İslam’da Yönetim ve Hilafet Sistemi

İslam’da Yönetim ve Hilafet Sistemi
Müslümanlar belli bir yönetim biçimine zorlanmadıkları için yönetim biçimi İs­lam tarihinde dönemin şartlarına göre belirlenmiştir. Bu süreç Hz. Muhammed’in Medine’ye göçüyle birlikte başlamıştır. Hz. Muhammed’in Medine’ye göçünden sonra Müslümanlar burada yaşayan diğer topluluklarla birlikte ortak bir yönetim oluşturma yoluna gitmiş ve ortak bir sözleşme imzalamışlardır. Medine Vesikası olarak bilinen bu sözleşme Medine’deki yönetimin anayasası niteliğinde olup ana- yasacılık tarihinde önemli bir belge niteliğindedir. Medine Vesikası sözleşmenin ta­rafları olarak kabileleri esas almakta ve Medine’de yaşayan Müslümanlarla Yahudi kabileleri ortak bir ümmet (siyasi topluluk) olarak kabul etmektedir. Medine Vesi- kası’nın öngördüğü yönetim biçimi günün şartlarında Arap toplumunda geçerli olan bir yapı idi. Sözleşmenin tarafları bireyler değil, aşiretlerdi. Bu, dönemin yö­netim anlayışının gerektirdiği bir şeydi.İslam’da yönetim Hristiyanların yaşadığı deneyimden farklı bir seyir izlemiştir. Müslümanlığın temel kaynağı olan Kur’an’ın bir kısmı Mekke’de, bir kısmı da Hz. Muhammed’in göçünden sonra Medine’de gelmiştir. Mekke’deki ayetler daha çok
inanç ve ahlakla ilgili hususları vazetmiştir. Oysa Medine’deki ayetler inanç ve ah­laka ilave olarak hükümlerle ilgili ilkeler üzerinde durmuştur. Kur’an bu dönemde Müslümanlara suç ve cezalar, yönetime ilişkin ilkeler, sosyal ve siyasal ilişkiler ko­nusunda değişik ayetlerle yol göstermiştir. Kur’an’da belli bir yönetim biçimi gös­terilmemiştir. Bunun yerine yönetime ilişkin prensiplere işaret edilmiştir. Bu pren­sipler ana hatlarıyla adalet, istişare, liyakat, hakkaniyet gibi ilkelerdir. Bununla bir­likte inananların kendilerinden olan yöneticilere itaat etmeleri tavsiye edilmiştir. İncil’de kim olursa olsun tüm yöneticilere itaat önerilirken Kur’an’da Müslümanla­ra kendilerinden olan yöneticilere itaat etmeleri önerilmiştir. İslam inancında ağır­lıkta olan anlayışa göre Müslümanlar kendi yöneticileriyle bir sözleşme içindedir­ler. Yönetici kendilerinden biri olarak Kur’an’da zikredilen prensiplere uymakla yükümlü iken yönetilenler de ona itaat etmekle yükümlüdürler.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra Müslümanlar arasında Dört Halife dönemi başlamıştır. Dört Halife’nin belirlenmesi seçim sürecine bağlanmıştır. İlk Halife Hz. Ebubekir, Peygamber’in bıraktığı boşluğu doldurmak üzere tüm kabilelerin üzerin­de anlaştığı bir kişilik olarak seçilmiştir. Ebubekir seçildikten sonra kendi sıfatını Peygamber’in halifesi, başka bir deyişle onun varisi veya temsilcisi şeklinde tanım­lamıştır. Daha sonraki halifelerin seçilme sürecinde farklılıklar olmakla birlikte dört halife Müslümanlar arasındaki seçkinler (ileri gelenler) tarafından seçilerek başa gelmiştir. Dördüncü halife Hz. Ali’nin öldürülmesiyle birlikte İslam tarihinde otuz küsur yıl sürmüş olan hilafet sistemi de fiilen sona ermiştir. Dört Halife dönemin­deki hilafet sisteminin dikkat çeken bazı özellikleri şu şekilde özetlenebilir: Halife­lerin seçiminde kabileler arasındaki denge dikkate alınmış, halifeler kabilelerin ile­ri gelenleri tarafından seçilmiş, halifelerin otoritesi inananların bağlı olduğu pren­siplerle sınırlandırılmış, halifelerin seçiminde inananların rızası esas alınmıştır. Rı­za kavramı dört Halife döneminde önemli bir değer olarak korunmuştur. Zira son halife Ali’nin seçimiyle ilgili genel bir rıza oluşmadığı için Müslümanlar arasında ki­min halife olacağıyla ilgili ihtilaf başlamış, bu ihtilaf kanlı çatışmalara yol açmıştır.
İslam tarihindeki yönetim pratiğine bakıldığında, Orta Çağ Hıristiyanlığının or­taya çıkardığı teokratik yapıdan farklı bir yapı ortaya koyduğu görülür. Yukarıda ifade edildiği gibi, beşinci yüzyıldan başlamak üzere ulus devletlerin ortaya çıktığı on altıncı yüzyıla kadar Avrupa’daki devletler ulusal kardinaller veya piskoposlar üzerinden Roma Katolik Kilisesi’nin başı olan Papa’ya bağlı olmuşlardı. Bu yapı içinde gerek papa, gerekse kardinaller sadece birer ruhani lider değil, aynı zaman­da birer siyasi lider konumundaydılar. Bu da yönetimin tepe noktasında ruhani li­derlerin bulunduğu anlamına gelir. Yine Orta Çağ Avrupa’sındaki devletlerin yö­netiminde Hristiyan ruhban sınıfının geliştirdiği normlar (canons) veya yasalar bağlayıcı olmuştur. Bu yapı tipik anlamda teokratik bir yönetim biçimiydi. Oysa Müslümanlarda böyle bir durum söz konusu değildir. Müslüman toplumlarda yö­netici papa, kardinal veya piskopos gibi ruhani bir lider değildir; o sadece bir yö­netici, bir devlet adamıdır (Çaha, 2008).Müslümanlar arasında Dört Halife döneminden sonra fiilî olarak saltanat yöne­timi baş göstermiştir. Saltanat yönetimiyle birlikte yöneticilerin sıfatlarında ve başa geliş süreçlerinde önemli bir değişiklik meydana gelmiştir. Halifeler kendilerini Emirül Müminin, yani inananların yöneticisi olarak tanımlarken Emevi İmparator- luğu’ndan başlamak üzeri sultanlar kendilerini Emirullah veya Zilullah, yani Al­lah’ın gölgesi veya onun adına yöneten hükümdar şeklinde tanımlamışlardır. Bu­nunla birlikte sultanın ölümüyle birlikte yöneticilik önceki sultanın soyundan biri­ne intikal ederek Dört Halife dönemindeki sözleşme, seçim ve rıza gibi değerler bir kenara bırakılmıştır.

Bununla birlikte İslam tarihinde gerek Emevi ve Abbasilerde gerekse Selçuklu ve Osmanlılarda devlet örfi ve şer’i olmak üzere ikili hukuk sistemine göre yöne­tilmiştir. Şer’i hukuk genel olarak özel yaşam alanıyla sınırlı kalırken devletin işle­yişi örfi hukuka dayanmıştır. Örfi hukuk, Şer’i ilkeleri göz önünde bulundurmakla birlikte esas olarak beşeri bir hukuk sistemi olup zamanın şartlarına bağlı olarak şekillenmiştir. Buradan hareketle İslam tarihinde yönetimin Orta Çağ Avrupasında olduğu gibi teokratik olmaktan çok yarı seküler bir karakter taşıdığı söylenebilir (Dursun, 1989).