İslam’da Evlenmemek, Bekar Kalmak -Azeb- Nedir, Hakkında Bilgi

0
51

Azeb, Daha iyi bir dinî hayat yaşamak gayesiyle bekârlığı evliliğe tercih eden erkek.

“Bekârlık” anlamındaki uzûbe ve uz-be kökünden gelir. Uzûbe masdar ola­rak “gizli olmak, uzak düşmek, sahipsiz kalmak” demektir. Bu sebeple kadından uzak yaşayan kişiye a’zeb denilmiştir. Aynı anlama gelen azeb kadın erkek her iki cins için, azbe kelimesi ise sadece ka­dın için kullanılır.

Kur’an’da uzûbe kökünden gelen bir fiil şekli (ya’zübü) iki âyette geçmektey-se de bunların bekârlık anlamıyla ilgisi yoktur (bk. Yûnus 10/61; Sebe’ 34/3). Uzûbe, a’zeb ve aynı kökten başka keli­melerin yer aldığı hadisler içinde bekâr yaşamayı teşvik edenlerin sıhhati tar­tışmalıdır. Bu kelimelerin geçtiği sahih hadislerde ise cennette hiçbir bekâr kim­se bulunmayacağı (Darimî, “Rikâk”, 108; Müslim, “Cennet”, 14), bekârlığın ibadet­lerin sevabını azaltacağı {Müsned, VI, 25, 29; Ebü Dâvûd, “İmâre”, 14), bekârlığı ter­cih edenlerin durumlarının dünya ve âhirette evlilerin ki ne göre daha kötü ve kendilerinin bedbaht olacağı (Müsned, V, 163) belirtilerek bekâr yaşamanın yanlış­lığına dikkat çekilmiş, ayrıca daha baş­ka sahih hadislerde de müslümantar ev­lenmeye, aile kurmaya, çocuk yetiştir­meye teşvik edilmiştir.

İslâm öncesi Arap toplumunda bekâr yaşama âdetinin, bilhassa dinî gayeler-ie evlenmekten kaçınma anlayışının var­lığını gösteren herhangi bir kayıt yok­tur. Ancak Araplar’in, hıristiyanlardaki ve özellikle Arabistan’ın kuzey kısmında yaşayan hıristiyanlaşmış Gassânîler’de-ki ruhban hayatını bildikleri muhakkak­tır. Onlarla ilişkileri sonucunda az da ol­sa bekâr yaşamaya heves eden kişilerin bulunması muhtemel olmakla birlikte bu durum söz konusu edilmeye değer bir önem kazanmamıştır.

İslâmiyet’in evlenilecek kadın sayısını dörde indirmesi, hatta tek kadınla evli­liği teşvik etmesi (bk. en-Nisâ 4/3! ve dünya nimetlerinden çok âhiret nimet­lerinin önemine dikkat çekmesi, bazı zâhid ruhlu sahâbîlerin bekârlığa ilgi duy­malarına sebep olmuştur. Böyle bir eğili­min meydana gelmesinde hıristiyan ruh­banlığının tesirini de hesaba katmak ge­rekir. Bununla birlikte Hz. Peygamber’in İslâm’da ruhban hayatının bulunmadı­ğını [Aclûnî, II, 377; Müsned, III, 266; VI, 226), kendisine de ruhbanlığın buyurul-madığını (Dârimî, “Nikâh”, 3) belirtmesi, ayrıca bekâr kalmaya arzulu olan bazı müslümanlarla şahsen görüşerek onları ikaz etmesi (bk. Müsned, V, 163; Buharı, “Nikâh”, 7; Müslim, “Nikâh”, 1), Asr-ı sa-âdet’te çok az görülen bekâr yaşama temayüllerine engel olmuş ve bu sebep­le I. (VII.) yüzyılda yaşamış olan zâhidler dünyadan ve her türlü dünya nimetle­rinden yüz çevirdikleri halde çoğunluk­la bekâr yaşamayı zühdün gereği say­mamışlardır. Süfyân b. Uyeyne, sahabe­nin en zahidi olan Hz. Ali’nin dört zev­cesi ve on yedi cariyesi olduğunu ileri sürerek, “Bir ve daha fazla kadınla evli olmak -dinde yerilmiş olan- dünya zevk­lerinden sayılmaz” diyor, İbn Abbas da evli olmayı zühdün gereği sayıyordu. Ab­dullah b. Mes’ûd, “On günlük ömrüm kalsa yine de Allah’ın huzuruna bekâr olarak çıkmamak için evlenmeyi tercih ederdim” demiştir. İki karısı vebadan ölen ve kendisi de bu hastalığa yakala­nan Muâz b. Cebel, Allah’ın huzuruna be­kâr olarak gitmek istemediğinden, çev­resindekilerden kendisini hemen evlen­dirmelerini istemişti. Hz. Ömer de aynı şekilde birden fazla kadınla evlenmeyi tercih ediyordu. İlk müslümanlann inan­cına göre evli bir kimsenin kıldığı iki re­kât namaz, bekârın kılacağı yetmiş re­kâttan daha üstündü; bir mücahid ci­hada katılmayandan ne kadar üstünse bekâra nisbetle evli kişi de o kadar fa­ziletliydi. Rivayete göre, bekâr yaşamayı tercih etmiş olan Bişr el-Hâfî vefatın­dan sonra kendisini rüyada görenlere, “Allah bana çok yüksek makamlar ver­di, ancak yine de evlilerin derecesine ula­şamadım; çünkü Allah bekâr olarak hu­zuruna çıkmama rızâ göstermedi” de­miş ve’ çoluk çocuğun yüküne katlanıp nafakalarını temin etmek için didinen Ebû Nasr et-Temmâr’ın kendisinden yet­miş derece daha yüksekte olduğunu söy­lemiştir.

Sahabe, tabiîn ve tebeu’t-tâbiîn dö­nemlerinde kadın zühd hayatına engel görülmemiş, kötülenen ve terki istenen dünya zevklerinden sayılmamış, aksine zühdün ve dindarlığın tamamlayıcı bir unsuru olarak değerlendirilmiştir. O dö­nemlerde nikâhın mutlaka yerine getiril­mesi gereken bir sünnet olduğuna ina­nılmakta ve bu sünnetin terki bir kemal değil kusur sayılmaktaydı. Ancak Mısır, Suriye, Filistin, İrak ve İran gibi ülkele­rin fethinden sonra buralarda yaşayan ve tam dindar olabilmek için ruhban hayatı yaşamanın faydasına inananların zamanla İslâm dinini benimsemeleri, be­kâr yaşama âdetinin giderek İslâm top­lumunda da yayılmasına, özellikle bazı sûfflerin bu hayat tarzına yönelmeleri­ne sebep olmuştur. II. (VIII.) yüzyılda gö­rülmeye başlayan bu anlayış, bekâr ya­şamaya taraftar olanlarla evliliğin Öne­mini savunanlar arasında çeşitli tartış­malara yol açmıştır. Mevzu hadisler ih­tiva eden kitaplarda yer alan rivayetler bu gelişmenin ürünü olarak ortaya çık­mış, daha sonra bu tartışmalar çocuk sahibi olup olmama, doğurgan veya kı­sır kadınlardan hangisinin tercih edil­mesi gerektiği gibi konularda yeni tar­tışmaların başlamasına sebep olmuş­tur. Evlenmeye karşı çıkan anlayışın gi­derek yaygınlaşmasının en güçlü sebe­binin bazı büyük sûfflerin bekâr yaşa­mayı tercih etmeleri olduğunda şüphe yoktur. İbrahim b. Edhem, Râbİa el-Adeviyye ve Bişr el-Hâfî bunların başında gelmekteydi. Mâlik b. Dînâr’a niçin ev­lenmediği sorulduğunda dünyayı üç ta­lâkla boşadığını ve bir daha ona dönme­yeceğini söylüyordu. Hasan-ı Basrî, “Al­lah bir kişinin hayır içinde bulunmasını irade ederse onu mal ve kadınla meş­gul etmez” diyordu. Ancak Bişr el-Hâfîve İbrahim b. Edhem gibi ilk sûffler, be­kâr yaşamayı tercih etmiş olmalarına rağmen evliliğin daha faziletli olduğuna inanıyorlardı. Fakat giderek bekârlık bir fazilet, hatta zaman zaman dinî bir za­ruret sayıldı. Meşhur sûfî Ebû Süleyman ed-Dârânî kadını, çocuğu ve serveti insa­nın Allah’la meşgul olmasına engel teş­kil eden birer uğursuzluk kabul etti. Cü-neyd-i Bağdadî bile müridlere hiç değil­se başlangıçta evlenmemelerini tavsiye ediyordu. Necmeddîn-i İsfahânî, evlen­me arzusu bir yana kadın tarafından pi­şirilen yemeğe bile el sürmezdi.

Bu sûffler, Tegâbün sûresinin 14 ve 15. âyetlerinden ilham alarak kadını mal ve evlât gibi, erkeği baştan çıkaran bir fit­ne saymışlardı. Nitekim onlara göre Hav­va Hz. Âdem’in cennetten çıkarılmasına sebep olmuştu. Yeryüzünde ilk cinayet de kadın yüzünden işlenmiş, Kabil Hâ-bil’i kadın için katletmişti. Mutasavvıf­lara göre evlenmeyi mubah kılan zaru­ret, yani zinaya düşme korkusudur. Ev­lendikleri zaman Allah’a ve ailesine karşı yükümlülüklerini yerine getiremeyenle­rin zina endişesinden emin olurlarsa be­kâr yaşamayı tercih etmeleri daha fazi­letlidir. Evlenmek ruhsat*, bekârlık azî-met”tir. Geniş ölçüde tatbik sahası bul­mamakla birlikte tasavvufun genel te­mayüllerine uygun düşen bekâr yaşa­mayı mutasavvıflar umumiyetle benim­semişler, ancak bunun ruhen çok güçlü ve manevî derecesi yüksek kişilere mah­sus olduğunu ifade etmişlerdir. Nefsini tatmin etmedikçe sükûna kavuşmayan kişilerin evlenmesini lüzumlu görmüş­lerdir.

Bu anlayış evlilikten ve kadından uzak kalıp bekâr yaşamayı esas alan bazı züm­relerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Abbasîler zamanında bekârlara İslâm âleminin her tarafında rastlanmaktay­dı. Fütüvvet* mensupları içinde evlen-meyenler baştan beri mevcuttu. İbn Bat-tûta, Anadolu’da ziyaret ettiği zaviye­lerde yaşayan fütüvvet ehlinin bekâr ol­duklarını söyler. Fütüvvetnâ meler fütüv­vet ehline evlenmemeyi tavsiye eder. Be­kâr yaşama anlayışı Ahîlik’te de yaygın­dı. Bektaşîlik’teki mücerrecTlik âdeti de a’zebliğin devamından başka bir şey de­ğildir. Esasen mücerredlik Bektaşîlik’ten çok önce Sünnî tasavvufunda yaygın bu­lunuyordu. Bekâr dervişler Osmanlı Dev-leti’nin kuruluşunda asker olarak önemli görevler ifa etmişlerdir.

Mutasavvıfların, kadını kınanan ve kö-tülenen dünya zevklerinden sayıp olabildiğince ondan uzak durmayı bir gaye haline getirmeleri evlilik, nikâh ve kadın konusunda çok değişik birtakım yorum­ları da beraberinde getirmiştir. Bu an­layışa göre mecburiyet bulunduğu için evlenilir, o halde kısır kadın doğurgan kadına tercih edilmelidir. Çünkü çocuk dünyaya daha çok bağlanmaya yol açar. İbrahim b. Edhem’e göre, “Bir adamın evlenmesi gemiye binmesi mânasına ge­lir; çocuğu oldu mu battı demektir”. Cü-neyd’e göre. “Helâl yoldan şehveti tat­minin cezası çocuktur, haram yoldan şehveti teskin etmenin cezası buna kı­yas edilmelidir”. Mutasavvıflar âhirette bile kadınların yüzünü görmek isteme­mişlerdir. Onlara göre bir kimsenin ak­lını hurilere takması cemâl-i ilâhîyi gö­remeyeceğine delildir. Öte yandan evli­lik hürriyetlerin bir kısmını alıp götüren bir çeşit kölelik sayılmıştır. Mutlaka ev-lenilecekse fakir kadın zengin kadına tercih edilmelidir. Yetim kızia evlenme­nin tavsiye edilmesinin sebebi de budur. Hadislerde hür, doğurgan ve bakirelerle evlenmek teşvik edildiği halde (bk. Bu-hârî, “Nikâh”, 10; Müslim, “Nikâh”, 16), mutasavvıflar dul kadınları bakirelere ve cariyeleri hür kadınlara tercih etmiş­lerdir. Herhalde böyle hareket etmele­rinde, kadınların hâkimiyeti altına gir­me ve geçim sıkıntısı çekme endişesinin yanı sıra dul, fakir, yetim, kısır, câriye vb. ilgiye muhtaç kadınları koruma gibi ahlâkî gayelerin de tesiri vardır.

Bekâr yaşamayı tercih eden mutasav­vıfların herhangi bir sebeple evlendikle­ri zaman da bazan cinsî temastan kaçın­dıkları söylenir ve onların şehvete düş­kün olmadıklarını anlatmak için çeşitli menkıbeler nakledilir. Öte yandan Abdülkâdir-i Geylânî, Ahmed-i Câmî gibi çok evlenen ve bunu bir fazilet sayan mutasavvıflar da vardır.

İslâm’da evlenmek sünnettir. Durumu evlenmeye müsait olanların hemen ev­lenmeleri, olmayanların ise gerekli im­kân ve gücü kazanmak için gayret gös­termeleri istenir. Bu yüzden sofilerin ev­lenme karşısındaki olumsuz tavırları baş­tan beri âlimler tarafından yadırganmış, zaman zaman bu konuda mutasavvıflar aleyhine reddiyeler yazılmıştır. İbnü’1-Cev-zî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim bu mese­lede mutasavvıfları şiddetle tenkit eden­lerin başında yer alırlar. Onlara göre şey­tanın aldattığı ve azıttığı bazı mutasav­vıflar evlenmekten yüz çevirmişlerdir. Eğer bunların evlenmeye ihtiyaç ve ar­zuları varsa, kendilerini hem dünya hem de din yönünden tehlikeye atmışlardır. Böyle bir ihtiyaç ve arzuları yoksa o za­man da faziletli bir işi yapmaktan mah­rum olmuşlardır. Her iki halde de evlen­mek iyi, bekârlık kötüdür. Evlenmeyen mutasavvıflar hayattaki mücadeleden korkup kaçmışlar, rahatı ve şahsî huzu­ru tercih etmişlerdir. Halbuki insanın ço­luk çocuğu için sarfettiği para, cihad da dahil olmak üzere başka şeyler için har­cadığı paradan daha çok sevap getirir (bk. Müsned, 11,472; Müslim, “Zekât”, 13). Hz. Peygamber, “Evleniniz, çoğalınız; zi­ra ben öbür ümmetlere karşı sizin çoklu­ğunuzla övünürüm” [İbn Mâce, “Nikâh”, 8) buyurmuşken bekârlığı tercih etmek ruhbanlıktan başka bir şey değildir.

Mutasavvıflar dışındaki İslâm âlimle­rine göre sûfflerin çocuk sahibi olmayı istememeleri de şeriata, tabiata ve akla aykırıdır. Nitekim Kur’an’a göre birçok peygamber, “Rabbim, bana evlât lütfet!” diye dua etmiştir (bk. Âl-i imrân 3/38; Meryem 19/5; ei-Furkân 25/74). Hz. Pey­gamber yeni evlilere, Allah’ın kendileri­ne hayırlı evlât ihsan etmesi için dua ederdi (bk. Buhârî, “Da’avât”, 47; “Şavm”, 61]. Bizzat kendisi de çocuk sahibi ol­muş ve onları sevmiştir. Evlenmekten ve çocuk yetiştirmekten kaçınmak, İslâm’ın zaruri gördüğü neslin devamı ilkesine de aykırıdır.

Bekârlığın hiristiyan ruhbanlığının, Sâ-biî zühdünün ve Buda çileciliğinin tesi­riyle ve derece derece İslâm toplumuna yerleştiği kesin olmakla birlikte fazla yaygınlaşmadığı da bir gerçektir. Bunun­la beraber kutsiyetine inanılan bazı er­miş kişilerin şahsında bekârlığın yücel­tilmesi de son derece dikkate değer bir durumdur.

Diyanet İslam Ansiklopedisi