İslam Düşünce Tarihinde Tehâfütler Geleneği

83

Felsefe Eleştirileri ve Cevapları
(Tehâfütler Geleneği)

Yunan felsefesinin tercümesiyle beraber,
Müslümanlar tarafından tanınan felsefe, Müslüman düşünürleri üçe ayırdı:

1. Sırf felsefe yapanlar.

2. Felsefeyi dinle uzlaştıranlar
(Meşşâîler)

3. Felsefî metotla dini savunanlar.

Gazzâli, İslâm düşüncesinde dönüm noktasını
oluşturan fikirler ileri sürmüştür.

“Eleştiri”, Yunanca yargılama, ayırt etme
anlamına gelen krisis sözcüğünden gelmektedir.

Bugün Türkçede “tehâfüt
kelimesi daha çok “tutarsızlık” terimi ile karşılanmakta; “yıkım”, “çöküntü”,
“acelecilik”, “düşüncesiz sonuç”, “istikrarsızlık”, gibi sözlük anlamlarıyla da
kullanılmaktadır.

Gazzâlî bu terimi, “tutarlı bir düşünceye dayanmadan
kurulmuş olan fikir yapıları; arka arkaya bir şeyin üzerine düşmek, çarpmak,
pervanenin lambaya çarpması gibi, filozofların hatalara düşmesi” anlamında
kullanmıştır.

İlk Tehâfüt yazarı Gazzâlî, eserini
yazmadaki gayesini; hakikati, bilmek ve bildirmek olduğunu, kendisinin de bir
hakikat arayıcısı olduğuna işaret ederek belirtmiştir.

Tehâfütler objektiflikten uzak, tarafgir
bir yaklaşımla yazılmamıştır. Sorgulayıcı yeni yeni fikirlerin doğmasına zemin
hazırlayan bir eleştiri anlayışıyla yazılmıştır.

Gazzâlî filozofları daha çok metafizik
görüşlerinin dinî ilkelerle örtüşmediği gerekçesi ile eleştirmiştir.

Ebu
Hamid el-Gazzâlî

1058’de İran’ın Horasan bölgesi, Tûs
(bugünkü Meşhed) şehrinde doğdu. Çocuk yaşta babası vefat etti. İslâmî eğitim almak
üzere Cürcan’a gönderildi. Eğitimini tamamladıktan sonra dönüş yolunda soyuldu.
 Gazzali’nin felsefî ve kelâmî düşünceyle
tanışması İmamü’l-Haremeyn el-Cuveynî’nin öğrettikleri dolayısıyladır. İmam
Cuveyni’nin ölümünü müteakip Gazzali, Nizâmülmülk’ün sarayında henüz 28 yaşında
iken siyasî danışman olarak görevlendirilmiştir. 484’te (Temmuz 1091) vezir
tarafından Bağdat Nizarniye Medresesi müderrisliğine tayin edildi. Nizamülmülk
ve Sultan Melikşah’ın öldürülmelerinden sonra Bağdat’tan ayrıldı. Tasavvufa
yöneldi. 1106’da Nişabur’a gitti. 18 Aralık 1111’de Tûs’ta vefat etti. Mezarı
ünlü şair Firdevsi’nin mezarının yanındadır. Tûs şehrinde doğduğu halde Tûsî
değil de Gazzâlî olarak anılmasının nedeni, oğlu
Hâmid’in
babasının mesleğine (gazzâl “yün eğirici, iplikçi”) nisbetle Gazzâlî diye
anılmıştır.

Mizan’l-amel’in sonunda, düşünce hürriyetinin
ve gerçeğe ulaşmada şüphenin önemini kesin ifadelerle ortaya koyduğu bir
pasajda atalarının, üstatlarının veya milletlerinin mezhebine taassupla bağlananları
şiddetle eleştirir.

Gazzâlî’nin şiüpheciliğinin çıkış noktası
şeylerin hakikati sorusudur. Bu soruyu etraflıca ele almak için öncelikle
bilgi’nin ne olduğunun araştırılması gerekir ve Gazzâlî de bu yolu izler.
Hakikat tek olmalıdır, hâlbuki filozoflar kendi mantıkları içerisinde çeşitli
teoriler ortaya atmışlardır. Bu şekilde Gazzâlî, apaçık olduğunu söyledikleri
de dâhil olmak üzere bütün bilgilerini ve bunun zorunlu gereği olarak bilgi
vasıtalarını eleştiriden geçirdi. Duyu verilerinin her zaman doğru bilgiyi
vermediğini akıl sayesinde tespit edebiliyoruz. Şu halde aklın verilerine olan
güvenimizin temeli, dayanağı nedir? Gazzâlî bu soruyu tartışırken yıllar sonra
Descartes’in kullanacağı rüya örneğini ele alır: Uyandığımızda, uykudayken
gördüğümüzün rüya olduğunu fark eder, anlarız. Hayatın da bir tür rüya olması
mümkündür. İnsan bu hayatın ötesinde bir hal yaşayabilir ve o halde iken
şimdiki akli bilgilerin çoğunun yanlış olduğunun farkına varabilir. Kuşkuculuk
bu silsileyi izlediğinde kesinlikten söz edemez duruma geliriz. Gazzâlî  “hastalık” ve “safsata” olarak nitelediği bu
şüphe krizinin iki ay kadar sürdüğünü, nihayet “Allah’ın kalbine attığı bir
nurla” kendisini bu hastalıktan kurtardığını belirtir (el-Münkız). Gazzâlî aklın
mantık ve matematikteki, hatta tabiat bilimlerinin deneysel alanlarındaki
yetkisini kabul etmekle birlikte beşeri aklın metafizik problemlerin çözümünde
aciz olduğunu ve bu çözüme ulaşabilmek için batıni keşfe veya vahyin desteğine
muhtaç bulunduğunu düşünmüştür.

Eleştirinin İlk Eseri: Gazzâlî ve
Tehâfütü’l-Felâsife’si

Felsefeye ilk ciddi tenkit Gazzâlî’den
gelmiştir. Tehâfütü’l-Felasife adlı eseriyle, meşşâî filozoflarını özellikle
Fârâbî ve İbn Sînâ’nın metafizik fikirlerini hedef almıştır.

Gazzâlî’ye göre filozofların bir kısmı
bütünüyle dini inançlarla çatıştığından dolayı onları reddetmek gerekmektedir.
İkinci kısım görüşlerinin ise dini inançlarla bir bağlantısı yoktur. Bunlar
mantık, riyâzî ve geometri ile ilgili ilimlerdir. Din ile felsefe arasındaki
asıl tartışma, büyük oranda ilâhiyyât ile kısmen de tabiiyyât konusundaki
görüşlerindedir. Bu görüşlerinden dolayı Gazzâlî, filozofları tenkit ve küfürle
itham etmiştir. Özellikle ilâhiyyât ve tabiiyyâtın, ilâhiyyâtı ilgilendiren
bölümlerine hücum etmiştir. Gazzâlî’nin Tehafût’ûnde filozoflara yönelik
eleştirilerini, yirmi meselede ele almış, bu meselelerin üçünde filozofları
küfürle itham etmiş, on yedi meselede ise filozofların bid’at içinde olduklarını
vurgulamıştır.

Gazzâlî, öncelikle filozofların eserlerini
inceledi. Yaklaşık iki yıl süren araştırmalarının sonucunda ilk önce Makâsidü’l-Felâsife
adlı eserini kaleme aldı. Bu eser, eleştirmek önce öğrenmek, bilmek gerektiğine
vurgu yapar. Eserde felsefî ilimleri dört kategoriye ayırır:

1.
Riyaziyât
: Matematik ve geometri olup,
bunların akıl ve dinle çelişen hiçbir yönleri yoktur. Bunların inkârı
imkânsızdır.

2.
İlahiyât
: Filozofların buradaki
görüşlerinin çoğu yanlıştır, doğruları azdır.

3.
Mantık
: Buradaki görüşlerin çoğu
doğru, yanlışları azdır.

4.
Tabiîyât
: Bu alanda hak batıla, doğru
yanlışa karışmıştır.

Gazzali’nin Tehâfüt’ünde en dikkat çekici
nokta filozofları küfürle itham etmesidir. İslam dünyasındaki felsefi
gelişmeleri bir yozlaşma hareketi olarak değerlendirmiştir.
Ona göre filozofların delilleri, iddia ettikleri gibi
burhanî olmayıp, zannîdir.
Gazzâlî filozofları
sadece metafizik ve tabiiyyât alanında yirmi konuda eleştirmiştir.

Aristotelesçi düşünceye göre sebeple sonuç arasındaki
karşılıklı ilişki zorunlu olduğundan tabii bir sebebi olmayan sonuçtan söz
edilemez. Buna göre tabiattaki bir olayın sebebi yine tabiatın kendisindedir.

Gazzâlî sebep-sonuç bağıntısını (iktiran)
kabul etmekle birlikte bu bağıntının tabiatın özünden gelen bir zorunluluk
olarak düşünülmesini reddetti.

Tecrübe ve gözlemler, sadece sebep ve sonuç
denilen iki olayın artarda gelişini tespit etmekle sınırlıdır. Bunlardan birine
sebep, diğerine sonuç (müsebbeb) adının verilmesi tamamen bu iki olayın artarda
geldiğini görmeye alışmaktan kaynaklanan bir dil meselesidir.

Tehatütü’l-felasife’nin temel iddiası, ilahiyat
meselelerinin çözümünde aklın yetersizliğinden dolayı bir Müslüman için en
doğru tutumun bu meselelerin çözümünde dini açıklamaları kabul etmenin gerekli
olduğudur.

Bu eleştirel tutum İslâm düşüncesinin
gelişmesinde ciddi bir sorun oluşturmuştur.

Eleştirilere Cevap: İbn Rüşd ve
Tehâfütü’t-Tehâfüt’ü

İbn Rüşd, Aristoteles’i şerh eden ve onu en
iyi bilen filozof olarak kabul edilir. Tehâfütü’t-Tehâfût adlı eseriyle,
Gazzâlî’nin filozofları eleştirdiği yirmi ayrı meselenin her birini ayrı ayrı
ele alarak, kendine göre onun eleştirilerinde haksız olduğu noktaları ortaya
koymuştur.

Onu bu tartışmalara sevk eden asıl neden
Gazzâlî’nin filozofları bazı konularda yanlış anlayarak onları küfürle itham
etmesidir.

İbn Rüşd, Gazzâlî’nin filozofları küfürle
itham ettiği üç meselede hem ona hem de bahse konu olan filozoflara açık eleştirilerde
bulunmuştur. İbn Rüşd’ün de belirttiği gibi, filozoflar âlemin kıdemi
(ezelîlik) meselesinde kullandıkları kıdem terimini Tanrı’nın kadîm oluşuyla
hiçbir zaman özdeş görmemişlerdir.
Allah

kadîm bi’z-zattır (kıdemi zatından). Âlem
ise kadim bi’z-zamandır (âlemin kıdemi zaman itibariyledir). Burada da Gazzâlî’nin
ifade ettiği anlamda Tanrı’nın kadîm sıfatını âleme verme gibi bir anlam
yoktur.

Filozofları küfürle itham ettiği ikinci
meselede Gazzâlî, filozofların “Tanrı’nın küllîleri (tümel) bilip, cüz’îleri
(tikel) bilmediğini” söylemiş olduklarını ifade etmiştir. İbn Rüşd’e göre eğer
bu hakikat olsaydı gerçekten filozoflar savunulamayacak bir iş yapmış
olurlardı. Hâlbuki İslâm filozoflarının böyle bir ifadesi bulunmamaktadır. İbn
Rüşd’e göre Gazali bu konuda filozofları yanlış yorumlamıştır. Bunun nedeni de
Gazzâlî’nin, “filozofların Tanrı ile insanın bilgisini aynı kategoride ele
aldıklarını” zannetmiş olmasıdır.

Filozofların küfürle itham edildikleri
üçüncü mesele ruh ile beraber bedenlerin haşrinin inkârı meselesidir. İbn Rüşd
Tehâfüt’ünün diriliş ile ilgili bölümünde bedensel haşrin Kur’an-ı Kerim’de
zikredilmediğini beyan etmektedir.

İbn
Rüşd Sonrası Tehâfüt Geleneği

Gazzâlî ile başlayıp İbn Rüşd ile devam
eden tehâfüt geleneği (dolayısıyla da felsefi hareket) yaklaşık iki yüz yıl
kadar süren bir kesintiye uğramıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmet’in tehâfüt
tartışmalarını yeniden başlatması ile felsefi hareket de önemli bir ivme
kazanmıştır.

Gazzâlî’den sonra gelen Fahreddin Razî
(ö.1209), felsefe ile kelâmı birleştirmiştir. Felsefeyi kelâma katarak, kelâmın
meşruluğundan hareketle felsefi konuları kelam içinde okumak da bir ölçüde
meşrulaşmıştır. Ancak felsefe, şahsiyetini ve istiklalini kaybettiği için fazla
bir ilerleme kaydedilememiştir.

Sultan Fatih devrinin ünlü âlimlerinden olan
Ali Tûsi (ö.1482) ile Bursalı Hocazâde Mustafa Muslihuddin (ö. 1488) bu hususta
Fatih’in isteği üzerine birer eser kaleme alırlar. Hocazâde bazı konularda
Gazzâlî’ye muhalefet ederken Ali Tûsî, Gazzâlî’yi aynen takip etmektedir.

İslâm geleneğinde Hocazâde ve Ali Tûsi’den
sonra birkaç Tehâfût daha yazılmıştır. Ancak bu Tehâfût’ler, Hocazâde’nin eserine
haşiye şeklindedirler. Bunlardan birincisi Kemal Paşazade’nin yazdığı
haşiyedir. İkincisi ise Karabâğî’nin yine Hocazâde’nin eserine yazdığı bir şerhtir.

Yaklaşık bu 800 yıllık süre içinde İslâm
dünyasında tehâfütün yorumu tarzında on iki eser yazılmıştır.

Eleştiri/Tehâfütler
Geleneğinin Değerlendirilmesi

Gazzâlî eleştirilerine dinî bir nitelik
kazandırmasından dolayı, eserleri çoğu kez din noktasından dikkate alınmıştır. Bu
tavır, İslâm dünyasındaki felsefî hareketleri olumsuz yönde etkilemiştir.

İslâm Düşünce Tarihi

Editör: Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar

Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2070

Eylül 2010, Eskişehir