İslam Dünyasında Din Sosyolojisi

489
PAYLAŞ

İslam dünyasında bilimlerin oluşum süreci çok erken bir dönemde başlamıştır.

İslam’ın başlangıç yıllarından itibaren gerek Kur’an–ı Kerim’in gerekse

Hz. Muhammed’in bilgiyi, öğrenmeyi, aklı ve düşünceyi öven, özendiren

açık beyanlarının Müslümanların kısa zamanda bu alanlarda önemli

mesafeler kat etmelerinde ve dolayısıyla yeni bilimlerin ortaya çıkmasında

itici rol oynadığı söylenebilir. Ayrıca İslam’ın süratle yayılması, fetihlerle

farklı coğrafyalara açılması, yeni toplumlarla, çeşitli kültürlerle ve dinlerle

karşılaşması, ortaya çıkan yeni dini–sosyal sorunlara çözüm üretme

zorunluluğu, bilim faaliyetlerine de ivme kazandırmış, “hikmet (bilgi)

müminin yitiğidir, nerede bulursa alır” anlayışı İslam bilim düşüncesinin

gelişimine önemli katkılar sağlamış, düşünsel/bilimsel faaliyetler o döneme

dek görülmemiş yüksek bir düzeye ulaşmıştır.

Emeviler ve Abbasiler döneminde, özellikle de Harun Reşit’le yakalanan

gelişme çizgisi Me’mun döneminde (813–833) ‘Beytü’l–Hikme’lerin kuruluşuyla

zirveye çıkmış, İslam bilginleri tarafından eski Yunan düşünürleri

(Eflatun, Aristo, Hipokrat, Öklid, Batlamyus vb.) başta olmak üzere diğer

ülkelerdeki (İran, Hint) felsefe ve doğa bilimi düşünürlerinin eserleri

Arapçaya çevrilmiş, bir tür bilimler akademisi diyebileceğimiz bu kuruluşlar

bilginin yaygınlaşması, gelişmesi ve birçok düşünce akımlarının doğuşuna da

yol açmıştır.

İslam dünyasının ilk formel eğitim kurumları medreselerin de bu dönemde

başladığı ve ilerleyen yıllarda gelişerek 11. yüzyılda Büyük Selçuklularda

Nüzamülmülk’ün kurduğu Nizamiye Medreseleri ile eğitim öğretim ve bilim

faaliyetlerinin en parlak dönemlerini yaşadığı bilinmektedir.

Bu dönemlerde İslam bilginlerinin eserlerinde din sosyolojisi bakımından

çok önemli bilgileri, çözümlemeleri bulmak mümkündür. Onlar din–toplum

ilişkilerimi, dini gruplaşmalara dair görüşlerini klasikleşmiş bilimlerin içinde

incelemişlerdir. Bu anlamda tefsir, hadis, fıkıh, felsefe, kelam, tasavvuf gibi

bilim dallarında yazılan eserlerde genel ve özel din sosyolojisi konularının

işlendiği görülmektedir. Hatta bilimlerdeki gelişmeler onları diğer toplumlar,

kültürler ve dinler üzerinde de araştırmalara sevk etmiş, dinler tarihi, karşılaştırmalı

dinler tarihi, mezhepler tarihi ve genel sistematik din sosyolojisi

açısından da önemli eserler yazılmıştır. Nitekim hemen akla gelen Farabi, İbn

Miskeveyh, İbn Sina, İbn Rüşd, Gazali, Maverdi, Şehristani, İbn Haldun gibi

İslam Dünyasında ve

Türkiye’de Din

Sosyolojisi

birçok Ortaçağ İslam düşünürleri çağlarını aşan eserler bırakmışlardır.

Kısacası bu dönem İslam bilginlerinin çalışmaları birçok bilim açısından

olduğu gibi din sosyolojisi için de önemli kaynaklardır. Ancak bunlar üzerinde

yeterince çalışılmadığı, hatta bir kısmının bilinmediği dolayısıyla çağdaş

bilim dünyasına aktarılamadığı da söylenebilir.

İslam dünyasındaki bilgi birikiminin ve önemli eserlerin tercüme yoluyla

Batı’ya da aktarıldığı görülmektedir. Endülüs, Yunan ve İslam biliminin

Avrupa’ya aktarılmasında köprü görevi üstlenmiş, 12. yüzyılda bilim ve

felsefe eserleri Arapçadan Latinceye çevrilerek, Rönesans ve Reform hareketlerinin

ve dolayısıyla Batı Aydınlanmasının zeminini hazırlamıştır. Ancak

13. yüzyıla gelindiğinde düşünsel durağanlık kendini göstermeye başlamış,

İslam düşünce geleneği dinamizmini kaybetmeye yüz tutmuştur. 14. yüzyılda

ise İslam dünyası özellikle Endülüs gibi bilim merkezleri, siyasi parçalanma

ve iç kargaşalarla istikrarsız bir döneme girmiş, Endülüs’ün büyük bir bölümü

Hıristiyanların eline geçmiş, hanedanlıklar arasındaki şiddetli anlaşmazlıklar

ve savaşlar düşünce ve bilimde de çöküşe neden olmuştur. İslam dünyasının

diğer coğrafyalarında da durum pek farklı değildir. Bilim zihniyetinde

de skolastik bir döneme girilmiştir.

Bu dönemde İslam dünyası artık her yönüyle bir kırılmanın eşiğindedir.

İşte sosyoloji ve din sosyolojisinin kimilerine göre müjdecisi, kimilerine göre

mucidi/kurucusu olma onuruna sahip İbn Haldun böylesi bir dönemin zirve

ismidir. Bir dünya tarihi olan Kitabü’l–İber’ine giriş olarak yazdığı, daha

sonra genişlettiği ‘Mukaddime’si de sosyolojinin ve din (İslam) sosyolojisinin

ilk klasiği olma ayrıcalığını taşımaktadır.

Ne yazık ki, İslam dünyasının içinde bulunduğu konum ve şartlar İbn

Haldun’un ‘ilm–i ümran’ adını verdiği bu yeni bilimin gelişimini sürdürememiş,

uzun yüzyıllar boyunca da ne Doğu’da ne de Batı’da takipçileri

çıkmamıştır. İslam dünyası yukarıda da kısaca açıklandığı gibi düşünsel bir

gerileme ve siyasi bunalım dönemine girmişti. Avrupa dünyası ise Rönesans’ın

eşiğine gelmişti. Daha önce yüzyıllardan beri çok sayıda eseri

çevirerek İslam dünyasının düşünce hazinelerini kullanmış, bu dünyaya göre

maddi ve manevi bakımdan kendine yeterli bir yola girmiş bulunuyordu. Batı,

artık Doğu’da özellikle bilim ve düşünce alanında olup bitenlerle ilgilenmiyordu.

Bundan dolayı İbn Haldun ve eseri 19. yüzyıla kadar Avrupalılar için

meçhul kaldı. Modern sosyoloji bir bilim olarak İbn Haldun’un Mukaddime’sinde

çizilen planlardan ve hazırlanan ilkelerden habersiz olarak yeniden

kuruldu.

Bizde ise yaklaşık 200 yıllık bir aradan sonra İbn Haldun ve

Mukaddime’si Osmanlı tarihçilerinin dikkatini çekmiş, zaman içinde önemli

takipçileri olmuştur. Taşköprülüzade, Katip Çelebi, Müneccimbaşı, Naima,

Pirizade M. Sahip Efendi, Ahmet Cevdet Paşa gibi birçok Osmanlı düşünürü

üzerindeki etkileri bilinmektedir. Mukaddime’nin Türkçeye çevirisi, her ne

kadar dünya dillerinde ilk olma özelliği taşıyorsa da ancak 1860’ta tamamlanıp

yayınlanabilmiştir. Çevirmeni ve takipçisi Ahmet Cevdet Paşa’dan

sonra da ciddi takipçileri olmamıştır.

Tanzimat’la başlayan Batı etkisi ve öykünmeciliği bizde sosyolojinin de

Batı formunda ithali ile yeniden kurulması sonucunu doğurmuştur. Bu

nedenle sosyolojimizin başlangıçta ilgilendiği imparatorluğun çöküşten

kurtarılması arayışları içinde bir sosyolog / din sosyologu ve aynı zamanda

bir çöküş teorisyeni olarak İbn Haldun’dan yararlanma ihtiyacı duyulmamış,

daha yakın, somut Batı ülkelerindeki örnekler, yani sosyoloji ekolleri ve

teorileri tercih edilmiştir. Uzun bir aradan sonra nihayet 1940’ta Hilmi Ziya

Ülken ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun birlikte hazırladıkları ‘İbn Haldun’

adlı monografik eserle tekrar bilim dünyamızın gündemine düşen İbn

Haldun’un, o tarihten bugüne yeterince çalışıldığını söylemek de zordur.

.

Bu genel girişten sonra, İslam dünyasında ve Türkiye’de din sosyolojisinin

gelişimine ve belli başlı görüşlere geçilebilir. Burada en önemli

örmeklerle yetinilecektir.

İSLAM DÜNYASINDA DİN SOSYOLOJİSİ

İslam dünyasında sosyoloji ve din sosyolojisi açısından en büyük malzemeyi,

İslam bilginlerinin en tanınmışlarından Farabi, Gazali ve İbn Haldun’un

eserlerinde bulmak mümkündür. Örneğin, Farabi, daha çok eski Yunan filozoflarından

Aristo ve özellikle de Eflatun’un etkisinde kalarak bir ideal

toplum teorisi geliştirmiş ve dikkate değer toplum sınıflamaları yapmıştır.

Gazali ise Farabi’nin felsefi temelli bakış açısını eleştirerek, daha çok dini

merkeze alan bir toplum ve siyaset görüşü ortaya koymuştur. İbn Haldun’a

gelince, o, tarih felsefesi ve sosyolojisi alanındaki görüşleriyle ‘sosyolojinin

babası’ unvanını almayı hak eden bir İslam bilginidir. Bu açıdan Haldun’un

en önemli eseri olan ‘Mukaddime’nin, mükemmel bir ‘ön sosyoloji’ olduğu

rahatlıkla söylenebilir.

Farabi (890–950)

İslam dünyasında, din sosyolojisinin öncüsü ve hazırlayıcısı olarak dikkati

çeken ilk isimlerden biri Farabi’dir. Farabi’nin toplum anlayışı ile ilgili

görüşleri, daha çok, es–Siyasetü’l–Medeniyye (Site Yönetimi) ve Arau

Ehli’l–Medineti’l–Fadıla (Erdemli Şehir Halkının Görüşleri) isimli eserlerinde

toplanmıştır. Toplum görüşü konusunda Eflatun’dan etkilendiği anlaşılan

Farabi, toplumsal yaşamın bir ihtiyaç olduğunu belirtmektedir. Zira insanlar

yaratılışları gereği ve yaşamlarını sürdürebilmek için toplum halinde

yaşamak zorundadırlar.

Ayrıntılı bir toplum sınıflamasına girişen Farabi’ye göre toplumlar öncelikle

ikiye ayrılır: eksik toplumlar ve tam toplumlar.

1. Eksik toplumlar (el–ictimaatü gayrü’l–kamile): Eksik toplumlar kendi

içinde, (1) köy (karye), (2) mahalle, (3) sokak (sikke) ve (4) hane (menzil)

olmak üzere dört alt kısma ayrılır.

2. Tam toplumlar (el–ictimaatü’l–kamile): Tam toplumlar da kendi arasında

(1) büyük (uzma), (2) orta (vusta) ve (3) küçük (suğra) olmak üzere üç alt

gruba ayrılmaktadır. Büyük toplum, dünya; orta toplumlar, milletler ve

küçük toplumlar, şehirlerdir. Şehirleri de erdemli şehir (el–medinetü’l–

fazıla) ve erdemsiz şehirler olarak ikiye ayıran Farabi, erdemli şehri,

“halkının mutluluğa ulaşmak için birbiriyle yardımlaştığı şehir” olarak

tanımlamaktadır.

Farabi, ‘erdemli şehir/toplum’ görüşüyle, eski Yunan’ın site ve sınıflı

toplumu yerine İslamiyet’in insanlar arasında fark gözetmeyen evrensel ve

dini toplum anlayışını geçirmektedir. Aydınlar aristokrasisinin idare edeceği

bu erdemli şehir/toplum, bilginlerden ve erdemli insanlardan oluşacaktır.

‘Erdemli toplum’dan söz ederken ideal ve ütopik bir toplum modeli ortaya

koyan Farabi, ‘erdemsiz toplum’u anlatırken ise gerçek/yaşanan toplumu

resmetmektedir. Erdemli toplumun zıddı olan erdemsiz toplumun dört şekli

vardır:

1. Cahil toplum (el–medinetü’l–cahiliyye): Gerçek mutluluğu fark edemeyen

ve mutlak monarşi ile yönetilen ‘cahil toplum’ halkı, servet, şehvet,

itibar gibi değerlere ulaşmayı hayatın gayesi ve gerçek mutluluk zanneder.

Farabi cahil toplumlarında da altı farklı alt türü olduğunu belirtmektedir.

2. Günahkar toplum (el–medinetü’l–fasıka): ‘Günahkar toplum’, erdemli

toplum gibi görünse de, aslında bir tür cahil toplumdur.

3. Değişmiş toplum (el–medinetü’l–mütebeddile): ‘Değişmiş toplum’, önceden

erdemli bir toplum iken sonradan değişip dönüşerek erdemsizleşmiş

toplumdur.

4. Şaşkın toplum (el–medinetü’d–dalle): ‘Şaşkın toplum’ ise, hiçbir hedefi

olmayan bozulmuş bir toplumdur.

Farabi’nin de ortaçağdaki çoğu İslam bilgini gibi organizmacı bir toplum

anlayışına sahip olduğu belirtilmelidir. Ona göre erdemli toplum, sağlıklı bir

vücuda benzemektedir. Nasıl ki, bir vücutta kalp ile ona yardımcı olan ve

önem dereceleri oldukça farklı pek çok organ varsa toplumlar da böyledir.

Orada da bir devlet başkanı ile ona yardımcı olan ve farklı önem derecelerine

sahip çeşitli yönetici ve memurlar bulunmaktadır. Farabi’ye göre, devlet

başkanı iyi, bilgin, adaletli ve erdemli olursa, toplum da erdemli ve iyi olur.

Farabi el–Medinetü’l–Fadıla isimli eserinde, erdemli toplumun lideri olan

erdemli bir devlet başkanında şu 12 özelliğin bulunması gerektiğini

belirtmektedir: (1) özürsüz bir beden, (2) anlayış ve kavrayış, (3) kuvvetli bir

hafıza, (4) zekilik, (5) güzel hitabet, (6) bilim sevgisi, (7) yeme içme

kadınlara düşkün olmama, (8) doğruluk, (9) yücelik, (10) adalet, (11) ılımlılık

ve (12) azim ve irade. Bir insanda bu özelliklerin tümünün birden bulunması

çok zor olduğundan Farabi’ye göre, devlet başkanının hiç değilse bu

özelliklerin yarısına sahip olması gerekir. Eğer bu son şartı da taşıyan bir kişi

bulunamazsa, bu erdemleri taşıyan kişilerden oluşan bir kurul devleti

yönetmelidir.

Gazali (1058–1111)

İslam dünyasında din sosyolojisinin öncü ve hazırlayıcıları arasında üzerinde

durulması gereken isimlerden birisi de, şüphesiz Gazali’dir. Gazali’nin, konu

bakımından tek bir branş çerçevesine sıkıştırılamayacak geniş içeriklere sahip

eserleri arasında konumuzu yakından ilgilendiren en önemlileri şunlardır: el–

Munkız mine’d–Dalal (Dalaletten Kurtuluş), Tehafütü’l–Felasife (Filozofla37

rın Tutarsızlığı), İhyau Ulumi’d–Din (Din İlimlerinin Diriltilmesi), Faysalu’t–

Tefrika beyne’l–İslam ve’z–Zenadika (İslami ve Gayriislami Gruplar

Arasındaki Ayrım ve Farklar), Kimyaü’s–Saade (Mutluluk İksiri), el–İktisat

fi’l–İtikat (İnançta Orta Yol).

Gazali, sosyal olayları, organizmacı teorilerde olduğu gibi, canlıların

organlarıyla karşılaştırmalar yaparak açıklamaya çalışmaktadır. Ona göre

toplum, bir canlıya benzemekte ve tıpkı canlıda olduğu gibi çeşitli organlar,

toplumdaki çeşitli fonksiyon ve mesleklere karşılık gelmektedir. Örneğin,

yargıç toplumun arzusu, polis öfkesi, devlet başkanı ise kalbi ve sağduyusudur.

İnsanın yaratılışı gereği yalnız yaşayamayacağını ve yaşayabilmek

için toplumsal bir hayat sürmenin zorunlu olduğunu belirten Gazali’ye göre

dinin, bir yandan tamamen ferdi ilgilendiren sübjektif bir yönü olduğu gibi,

diğer yandan bir de toplumu ilgilendiren objektif bir yönü bulunmaktadır.

Gazali’ye göre, devletle din arasında yakın ilişkiler bulunmaktadır. Din,

insan toplumunun temelini oluşturur. Devlet ise dinin muhafızıdır. Bu bakımdan

devlet zayıflar veya yok olursa, din de zayıflar ya da yok olur. Gazali,

hükümdarın, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve dolayısıyla da mazlumların

sığınağı olduğunu söylemektedir.

Gazali’nin temel hedefi, tevhit inancı ve İslam Peygamberi’nin risaleti

etrafında bütün müminleri birleştirmek ve İslam toplumunun sosyal bütünleşmesini

sağlamak olmuştur. Bu amaçla o, fanatizm ve dini parçalanma ile

mücadele etmiştir. Dolayısıyla Gazali’nin eserlerinde pek çok mezhep, tarikat,

fırka ve dini gruptan bahsedilmekte, onlar hakkında bilgi verilmekte ve

böylece din sosyolojisinin en önemli çalışma alanlarının başında gelen ‘dini

gruplar sosyolojisi’ hakkında ciddi veriler yer almaktadır. Gazali’de yer alan

ve günümüz din sosyolojisinde de önemle üzerinde durulan bir diğer konu

ise, din ve ekonomi ilişkileridir. Örneğin, İhya’nın önemli bir bölümü dini–

iktisadi ahlak konusuna ayrılmıştır. Bütün bu özellikleri Gazali’yi, din sosyolojisinin

hazırlanışında önemli bir öncü olarak kabul etmemizi gerektirmektedir.

Bununla birlikte, “toplumsal konular ve din–toplum ilişkileri üzerinde

İbn Haldun kadar duran bir başka İslam âlimi yoktur” denebilir.

İbn Haldun (1332–1406)

Tunuslu bir filozof, tarihçi ve toplum bilimci olan İbn Haldun, dinin

toplumsal önemi üzerinde durması, din ve toplum ilişkilerine eğilmesi ve

üstelik bunları yaparken gözlem ve deneyimlerine de dayanması nedeniyle

modern ve deneysel din sosyolojisinin gerçek bir öncüsü ve hatta kurucusu

sayılmalıdır. Bu açıdan İbn Haldun’un konumuzu ilgilendiren en önemli eseri

Mukaddime’dir. Gerçekte Mukaddime, İbn Haldun’un Kitabü’l–İber adlı

büyük tarihinin girişi (‘mukaddime’si) ve birinci kitabıdır.

Altı bölümden oluşan Mukaddime’nin ilk bölümünde, daha çok coğrafi

şartlarla sosyal hayat arasındaki ilişkiler incelenmektedir. İkinci bölümde,

toplum türleri ile asabiyet ve devlet teorileri; üçüncü bölümde ise, din ve

devlet ilişkileri ile tavırlar teorisi, hilafet kurumu ve organizmacı toplum

teorisi üzerinde durulmaktadır. Dördüncü bölüm, yerleşik hayat ile köy–kent

ilişkilerine eğilmekte; beşinci bölüm ekonomi ve nihayet altıncı bölüm bilgi

teorisi, ilimler sınıflaması, şiir ve edebiyat gibi konular üzerinde durmaktadır.

Görüldüğü gibi, İbn Haldun’un Mukaddime’sinin her bir bölümü bir veya

birkaç sosyoloji dalına ayrılmış olup; eserin tamamında din sosyolojisinin

çeşitli konularının serpiştirilmiş bir halde yer aldığını belirtmek gerekir.

Mukaddime’nin yukarıda verilen bölümlerini yeniden gözden geçiriniz ve

bunların modern sosyolojinin hangi alt dallarına karşılık geldiğini bulmaya

çalışınız.

Mukaddime’nin başında, geleneksel hikayeci tarih anlayışından

ayrıldığını ve “ilm–i umran” adını verdiği yeni bir bilimin temellerini attığını

belirten İbn Haldun, bu yeni bilimin konusunun insan medeniyeti (el–

umranul–beşeri) ve insan toplumu (el–ictimau’l–insani) olduğunu

söylemektedir. Böylece, kendisinin bulduğu bu yeni bilim dalının konusunu

insan toplumunun incelenmesi olarak açıklayan İbn Haldun, A. Comte’tan

yaklaşık beş asır önce sosyolojinin kurucusu olmaya hak kazanmaktadır.

Esasen, sosyal bilimleri ansiklopedik bir tarzda toplayan bir genel

sosyolojinin esaslarını ortaya koyduğu anlaşılan İbn Haldun, bu yeni bilimin

konuları arasına dinin toplumsal yansımalarını da koymayı ihmal etmemekte

ve böylece gerçek bir din sosyolojisi öncüsü olmaktadır. Zira Mukaddime’yi

inceleyen herkes onun, din sosyolojisinin klasiklerinden biri olduğunu

görecektir.

Coğrafi faktörlerin toplumların hayatı üzerinde büyük etkiler yarattığını

ifade eden İbn Haldun, coğrafyanın sadece insan vücudu üzerinde değil, aynı

zamanda dini/ahlaki/manevi hayat üzerinde de etkilerde bulunduğunu belirtmektedir.

Ona göre, dünyanın yedi iklim bölgesinde medeniyete en uygun

bölge, aynı zamanda büyük ve ilahi dinlerin de ortaya çıktığı bölgedir ve bu

bölgeden uzaklaşıldıkça din ve dindarlık açısından zayıflama ve sorunlarla

karşılaşılmaktadır. Benzer şekilde, ekonomik şartların da sosyal ve dini hayat

üzerinde önemi etkilerde bulunduğunu söyleyen İbn Haldun, genel olarak,

fakirlerin zenginlerden ve köylülerin kentlilerden daha dindar olduğunu

belirtmektedir.

İbn Haldun, Aristo’dan beri gelmekte olan insanın sosyal bir varlık

olduğu hususunu tekrar vurgulamakta ve bu çerçevede iki tür toplumsal

yaşama biçimi ayırt etmektedir: bedevi/göçebe hayatı ve hadari/yerleşik

hayat. Hadari/yerleşik yani medeni halklarla bunların yerine geçmek isteyen

‘bedevi’ler arasındaki mücadelede rol oynayan temel faktöre ‘asabiyet’ adını

veren İbn Haldun, asabiyet kavramıyla ‘grup dayanışmasını’ kastetmektedir.

Asabiyet, kan bağı sayesinde oluşan nesep bağının yanı sıra her türlü manevi

bağlılığı ve bu arada din bağını da içermektedir. Özellikle dini bağ bir toplumun

birleşip bütünleşmesinde en etkili rollerden birini oynayan temel faktör

olup, toplumun ve onun idaresini üzerine almış bulunan idarecilerin sağlam

bir şekilde ayakta kalmalarında büyük bir rol oynar. Bu nedenle dini güçle

desteklenen asabiyet bir toplumun devamı için en önemli enerji kaynağıdır.

Görüldüğü üzere, bir toplumsal bütünleşme teorisi olan asabiyeti nesep ve

sebep asabiyeti olarak ikiye ayıran ve bu teori içinde dine büyük bir yer veren

İbn Haldun organizmacı bir toplum anlayışına sahiptir. Zira o, toplumu bir

organizmaya benzetmekte ve toplumların da tıpkı insanlar gibi doğma, büyüme,

gelişme ve çökme aşamalarından geçtiğini söylemektedir. ‘Tavırlar nazariyesi’

adı da verilen bu teoriye göre, toplumların hayatında beş tavır (dönem)

vardır: (1) zafer, (2) mutlakıyet, (3) refah, (4) barış ve (5) israf. Her toplum

zorunlu olarak bu beş dönemi geçirir ve sonunda dağılır. Bir toplumun

dağılıp yok olmasında, ekonomik kriz ve toplumun dayandığı asabiyetin yani

toplumsal birlikteliğin çözülmesi vb. gibi çeşitli nedenler rol oynamaktadır.

Görüşlerini daima gözleme dayandırması, İslam dünyasında ortaya çıkan

olaylarla sosyal faktörler arasında ilişkiler kurması ve tabii ki din–toplum

ilişkileri ve dinin toplumsal işlevleri üzerinde durması İbn Haldun’a din

sosyolojisinin tarihçesi içerisinde, haklı olarak, oldukça ayrıcalıklı bir yer

kazandırmaktadır. Nitekim İbn Haldun, İslam dünyasının düşünce açısından

büyük durgunluk geçirdiği bir dönemde yaşamış olması nedeniyle kendi

devrinde çok etkili olamasa da, sonraki yüzyıllarda büyük etkiler meydana

getirmiştir. Bu çerçevede, Mukaddime’si çeşitli dillere çevrilen ve üzerinde

önemli araştırmalar yapılan İbn Haldun’un, Katip Çelebi, Naima ve Ahmet

Cevdet Paşa gibi Osmanlı bilginleri üzerinde ciddi etkileri olduğu gibi; ayrıca

G. Vico, J. J. Rousseau, Montesquieu, Malthus, Nietsche, Machievel ve A.

Toynbee gibi Batılı düşünür ve bilim adamlarını da etkilemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda din sosyolojisine hazırlık çalışmaları konusunda

Ali Coşkun’un ‘Osmanlı’da Din Sosyolojisi’ adlı çalışması ile İbn Haldun’un

Osmanlı aydınları üzerindeki etkileri konusunda da Ejder Okumuş’un ‘Osmanlı

Gözü ile İbn Haldun’ isimli eserine bakılabilir.

İbn Haldun’dan günümüze uzanan süreç içerisinde uzun yıllar fikri bir

durgunluk ve siyasi bağımlılık altında yaşayan çoğu İslam toplumunda bilimsel

gelişmelerden söz edebilmek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bu

çerçevede özellikle sosyal bilimler alanına da ilgi gösterilmediği gözlenmektedir.

Günümüzde de Batılı ülkelerin kültürel baskısından tam olarak kurtulamamış

çoğu İslam toplumunun bilgi üretemediği maalesef bir gerçekliktir.

Ancak, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra Mısır, Pakistan ve İran

gibi ülkelerde ümit verici çalışmaların yapıldığı da yadsınamaz. Bu çerçevede,

Ali Abdülvadid el–Vafi, Abdülhadi el–Cevheri, Muhammed el–Behi,

Salah M. Fevval, Zeynep Rıdvan, Zeydan Abdülbaki, Saniye M. Haşşab,

Beşaret Ali, Ali Şeriati ile İlyas Ba–Yunus ve Ferit Ahmet gibi düşünürlerin

eserleri özgün bir İslam sosyolojisi oluşturma çabaları olarak hatırlanabilir.