İSLAM DİNİNDEKİ TEMEL EKOLLER, MEKANLAR VE DİN ADAMLARI

PAYLAŞ

İSLAM DİNİNDEKİ TEMEL EKOLLER, MEKANLAR VE DİN ADAMLARI

Tasavvuf, Kelam, Fıkıh

Tasavvuf, sufizm olarak da bilinen bir kavram olup ağırlıklı olarak İslam geleneği içinde kullanılmaktadır, islam’da mü’minin Tanrı’nın doğrudan bilgisine ulaşması­nı amaçlayan düşünce, inanç ve yaşam biçimi olarak tasavvuf, dinler tarihindeki genel terimle İslam’ın mistik boyutunu belirtmektedir.

Aslında sadece İslamda değil, diğer pek çok dinde de var olan ve mistik düşün­ce ve yaşam tarzıyla tanrısal bilgiye ulaşmayı, hakikati elde etmeyi, kurtuluşu sağ­lamayı hatta Tanrı’da yok olmayı hedefleyen bir kurum olarak tasavvuf, İslam top­lumlarını anlama konusunda oldukça anahtar sayılabilecek kavramlar arasında yer almaktadır. Arapça “sûf” (yün), “safvet” (temizlik, sadelik), “ehli suffa” ya da “saff- ı evvel” terimlerinden türetilmiş olabileceği düşünülen tasavvuf, İslam geleneğin­de içsel arınma ve temizliğe önem vererek hakikati kavramaya ve kurtuluşa eriş­meye çalışan, Allah-insan illişkisinde mistik yaklaşımları ön plana çıkaran bir dü­şünce sistematiğini ifade eder. İlk kez Ebu haşim el -Kûfi (MS 765) için kullanıldı­ğından hareketle terimin miladi 8. yüzyıl sonlarından itibaren kullanılmaya başlan­mış olması muhtemeldir. İçsel arınmaya, dünyadan elden geldiğince soyutlanıp uzak durmaya, ledünni bilgi ya da marifet yoluyla ilahi hakikate ulaşmaya ve Tan­rı’da yok olmaya dayalı tasavvuf düşüncesinin menşeini neyin oluşturduğu konu­su tartışılagelmekle birlikte tasavvuf düşüncesindeki insan, kurtuluş, bilgi, maddi alem ve Allah-varlık ilişkisi anlayışıyla Orta Doğu gnostik geleneklerinin aynı ko­nulardaki yaklaşımları arasındaki çarpıcı benzerlik hatta kimi paralellikler dikkat çekicidir. Genellikle mutasavvıflarca tasavvufun bir “hâl ilmi” olduğu, yani mistik tecrübelere dayalı bir yaşam biçimi olduğu vurgulanır.
Hallac-ı Mansur, Ebu Said Ebu’l-Hayr ve Îbnu’l-Arabi gibi mutasavvıflar da İslam dı­şı kültürlere açık etkilenimleriyle dinî geleneğin belli başlı kaynaklarına karşı açıkça mesafe koyan başta vahdeti vucud olmak üzere hakikat algısına yönelik “çizgi dışı” çıkarımlarıyla farklı bir yol izlemişlerdir. Bu bağlamda ortaya atılan kimi düşünceler, İslam’ın Tevhid akidesi başta olmak üzere pek çok temel esasıyla zaman zaman kar­şı karşıya gelme riski taşıyan çizgi dışı bir hayat felsefesine dönüşebilmiştir.Tasavvuf, İslam’ın maddi tezahürlerine, özellikle Emevi ve Abbasi iktidarlarının dünya hayatına fazlasıyla meyleden ilgilerine karşın, bu hayatın geçiciliğini bir sü­reklilik içinde temellendiren deruni ve ahlakî bir gayretin ürünüdür. Özellikle Ha­san el-Basri’nin erken dönem İslam tarihi içinde kendi etrafında şekillenen zühd hareketi, ilerleyen dönemlerde kendine özgü bir biçim kazanacak ve tasavvuf den­diğinde artık inanç, ritüel, adab ve erkanıyla dikkat çeken bir yapı özelliği taşıma­ya başlayacaktır. Aslında tasavvufun başlangıçta bir gönül hareketi olarak ortaya çıkmış olması dikkat çekicidir. Hayata karşı görece bir mesafe ve Allah’ın rızasını onu çokça anmakla onun koyduğu kurallara harfiyyen riayetle kazanmayı hedef­leyen bir yönelim içinde tasavvuf, kısa zamanda genel müslüman toplum katında ilgi ve rağbet görmüştür. Tasavvufun ortaya koyduğu yaşam şekli bir yandan kita- bi/fıkhi yaklaşımların dikkatini çekerken bu dikkat yer yer tepkisel değerlendirme­lere de fırsat vermiştir. Ebu Said el-Harraz, Cüneyd el Bağdadi, Haris el-Muhasibi, Serrac, Kelabazi, Kuşeyri ve Gazzali gibi öncüler tasavvufun genel İslam söylemiy­le mutabık bir çizgide gelişmesi için gayret göstermişleridir. Bununla birlikte orta­ya attıkları görüş ve düşünceleriyle müslüman toplumda farklı kelami tartışmaların dogmasına ve derinleşmesine öncülük eden Bayezidi Bestami, Hâkim et-Tirmizi,

Kelam, İslam’da inanç esasları etrafında ortaya çıkan tartışmaları disipline eden bir ilim dalıdır. İlm-i kelam olarak da bilinen bu alan, İslam’da inanç esaslarını akıl yoluyla açıklamayı, temellendirmeyi ve savunmayı amaçlamaktadır. İslam inanç esaslarını konu aldığı için akaid, bunlar dinin temellerini oluşturduğu için usulu’d- din (dinin temelleri), Tanrı’nın birliği ve nitelikleri üzerine yoğunlaştığı için ilm-i tevhid ve’s-sıfat, fıkhın inançla ilgili konularını incelediği için de fıkhu’l-ekber, te­mel yöntem olarak düşünme ve akılla açıklamayı benimsediği için ilm-i istidlal ve’n-nazar gibi adlarla anılmıştır. Kelamcılar, konusu ve amacı bakımından olmak üzere kelamı iki ayrı biçimde tanımlar. Konusunu temel alan birinci tanıma göre kelam, Tanrı’nın zatından ve sıfatlarından, peygamberlerine ilişkin konulardan, başlangıç ve sonları bakımından, varlıkların durumlarından İslam ilkeleri açısından söz eden bir ilimdir. İkinci tanıma göre ise kelam, kesin deliller kullanmak ve kar­şıt düşünce sahiplerinin kuşku ve itirazlarını ortadan kaldırmak yoluyla dinsel inançları kanıtlamaya çalışan bir ilimdir. Kelam âlimlerine mütekellim adı veril­mektedir.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra, İslam toplumunda Tanrı’nın sıfatları, ka­der, büyük günah işleyen kişinin durumu, imamet gibi konular etrafında ilk görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Öteki dinlerin iddialarına karşı İslam inançlarını savun­ma gereği de akla başvurmanın önemini artırmıştır. 7. yüzyılın sonuna kadar süren tartışmalar sonucunda 8. yüzyıl başlarında temel inanç konularını sistemli bir şekil­de inceleyen ilk kelam okulu Mutezile doğmuştur. Mutezile içinde yetşen Eş’ari’nin (873-986) 10. yüzyıl başlarında kurduğu ilk sünni kelam okulu Eş’arilik, kelam ala­nında Mutezile’nin birkaç asır süren egemenliğine son vermiştir. Eş’ari’nin kendi öğretisini Basra ve Bağdat’ta yaydığı sırada Orta Asya’da Ebu Mansur Maturidi de (ö. 944) Sünni Kelamının ikinci büyük okulu Maturidiliği kurmuştur. Bu iki okulun İslam dünyasında egemen olmasıyla Mutezile ancak dar bir çevrede varlığını sür­dürebilme imkânı bulabilmiştir. Ancak Şii din bilginlerinin pek çoğu Mutezilenin temel görüşlerini benimseyerek onları geliştirmiştir. Sünni kelam okullarının doğ­masına değin süren başlangıç dönemlerinde kelamın başlıca konusu Tanrı’nın za­tı, sıfatları ve fiilleridir. Eş’ari’yle başlayıp Gazzali’nin hocası Cuveyni’yle sona eren Mütekaddimin döneminde felsefe ağırlık kazanmış ve kelam biliminin konusu bü­tün varlığı kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Gazzali’yle başlayan Müteahhirin döneminde ise kelam felsefeyle bütünüyle içiçe geçmiştir. Felsefeyle mezcedilmiş kelam dönemi olarak nitelenen bu aşamada kelam, bilgi nesnesi (malum) olabilen bütün konularla ilgilenmeye başlamıştır.
Fıkhın iki temel kaynağı Kur’an ve Sünnettir; Hz. Muhammed sonrası dönem­de yasa koyma (teşri) değil, ana kaynaklara uygun hükmü araştırma, ortaya koy­ma (tefri) söz konusudur. Bu dönemde İslam hukukunun kimi ikincil kaynakların­dan söz edilse bile ana temel bu iki nokta üzerine kurulmuştur. Kur’an ve Sünnet’e uygun bir hükme ulaşma çabası içinde başvurulan ikincil kaynaklar arasında icma (İslam âlimlerinin bir konuda görüş birliği içinde olması), kıyas (bir hükmü ben­zerliği nedeniyle başka bir konuya uygulama), istihsan (nedenin etkisini gözönü- ne alarak açık kıyası bırakıp gizli kıyasa başvurmak ya da bir delil nedeniyle bir konuyu genel kuraldan ayrı tutmak), mesalih-i mürsele (ilgili bir nassın bulunma­dığı konularda kişi ve toplum yararlarını gözetmek), sedd-i zerayi (kötülüğe giden yolları kapatmak), gelenek ve görenekler, sahabenin söz ve davranışları, önceki dinlerin Kur’an ve Sünnet tarafından iptal edilmemiş yargıları ve istishab (bir şeyin değiştiğini gösterir bir kanıt getirilene değin onun geçmişteki durumunun sürdü­ğünü kabul etmek) yer almaktadır. İslam hukukunda Kur’an’da ve Sünnette kesin hüküm bulunmayan konularda kıyas, istihsan ve istishab gibi yöntemlerle yorum yapmaya ictihad, bu tür yorumları ortaya koyanlara da müçtehit denir. İçtihat ye­terliliği belli ilke, usul ve şartlara bağlanmış olup bu yolla ulaşılan bilgi ya da hü­küm Kur’an ve Sünnet gibi kesin ve bağlayıcı bir nitelik taşımamaktadır. Çünkü ana kaynakların kesinliğine ve değişmezliğine karşın bu ikincil kaynaklar her za­man tartışmaya açıktır. Bu yolardan ulaşılan hükümler ancak temel kaynaklara uy­gun olduğu, onlara aykırı düşmediği durumlarda geçerlidir.İslam geleneğinde ibadet ve hukuk alanına ilişkin bilgilerin üretildiği bir disip­lin olarak fıkıh, gündelik dilde bir şeyi bilmek, iyi ve tam anlamak, derinlemesine kavramak anlamlarına gelmektedir. İslam âlimleri, fıkıh aracılığıyla Şeriat’m birey­sel ve toplumsal düzlemde uygulamaya dönük yasa ve hükümlerini delilleriyle bir­likte ortaya koyarak müslümanlara dinî konularda rehberlik yapmaktadırlar. Kav­ram Kur’an-ı Kerim ve hadislerde dinî derinlemesine kavrama ve bilme anlamında kullanılmıştır. İslam hukukunun sistemleşmeye başladığı dönemlerde bile bu an­lam varlığını korumaya devam etmiştir.

Seküler hukuk sistemleriyle karşılaştırıldığında fıkhın daha kapsamlı olduğu görülür. Çünkü fıkıh sadece ibadet ve ahlaka ilişkin konuları değil çağdaş huku­kun ele aldığı konuları da içermektedir. Konuları itibarıyla fıkıh yedi ana dalla il­gili bir disiplindir. 1. İbadet: Temizlik, namaz, oruç, hac, zekât ve kurban gibi iba­detlere ilişkin sorunlar, 2. Muamelat: Alışveriş, ortaklıklar, borçlar, mülkiyet ve mi­ras gibi konular, 3. Ahval-i şahsiye: Evlenme, boşanma gibi kişi ve aile haklarıyla ilgili sorunlar, 4. Siyaset-i fier’iyye: Kamu hukuku, özellikle anayasa ve idare huku­ku başta olmak üzere devlet kişi ilişkileri, karşılıklı hak ve görevler, 5. Ukûbat: Ce­zayı gerektiren suçlar ve bunlara uygulanacak cezalar, toplumsal düzeni sağlayıcı yargılar, 6. Siyer: Devletlerarası ilişkiler, İslam devletinin diğer devletlerle olan iliş­kilerinin düzenlenmesi, 7. Adab: Ahlak ve görgü kuralları.

Dört halife döneminden sonra İslam topraklarının genişlemesi ve olayların ço­ğalması, hukuksal sorunların artmasına neden olmuştur. Bu bağlamda İslam âlim­leri arasında belirginleşen farklı eğilim ve yaklaşımlar da fıkıh okulllarının (İslam mezhepleri) ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur.

Cami / Mescit

Cami müslümanların ibadet mahallerine toplu olarak verilen addır. İlkesel olarak müslümanlar ibadetlerini temiz olmak koşuluyla her yerde yapabilir­. Cami daha çok Türkiye müslümanlarının kullandığı bir kavramdır. Genel olarak İslam dünyasında kullanılan ifade mescittir. Bununla birlikte hem cami hem de mescit Türkiye özelinde bazı farklarla tanımlanmaktadır.

Osmanlı Devleti’nde Cuma namazı kılınmayan ve içinde minber bulunmayan iba­det mekânlarına mescit adı verilmiştir. Günümüzde ise bugün daha çok küçük ma­halle camilerine mescit denmektedir. Bu bağlamda bir kent merkezindeki ana ibadet merkezine ulu cami, sultanlar tarafından yaptırılanlara ise selatin camii denmektedir.

Müslümanların en önemli dinsel yapısı olan cami, İslam dininin gereklerine gö­re biçimlenmiştir. İlk cami Hz. Muhammed tarafından Medine’de yapılmıştır. Cami­nin birincil işlevi ibadet yeri olmasıdır. Mescid başlangıçta idare, eğitim ve öğretim merkezi gibi değişik amaçlar için kullanılmışsa da onun asıl fonksiyonu her zaman mâbed olmasıdır. Gerçi İslam’da ibadet için belli bir yer ya da mekân zorunlu kılmmamışsa da cemaatle kılınan namazın ferdi olarak kılınan namazdan daha üs­tün olduğunun belirtilmesi, camiyi önemli bir mekân durumuna getirmiştir. Ancak ibadet açısından bakıldığında onun esas önemi sadece vakit namazlarıyla değil, özellikle Cuma, bayram ve teravih namazlarında ortaya çıkmaktadır. Müslümanla­rın haftada en az bir kez biraya gelip birbirleriyle tanıştıkları, görüştükleri ve so­runlarını tartıştıkları yer olarak cami, toplumsal bir fonksiyon da icra etmektedir.

Tekke, Zaviye, Dergâh

Tekke, zaviye ve dergâhlar tasavvuf kültürü içinde anlam kazanmış dinî/mistik mekânlardır. Bu yapılar İslam tasavvuf geleneğindeki etkinliklerin yürütüldüğü ya­pılardır. Zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılsa da icra ettikleri fonksiyonları açısından kimi konularda belli nüanslarla birbirinden ayrılırlar.

İslam dünyasında kurulan ilk tekke Ebu Haşim el-Kûfi’ye (ö. 767) atfedilmek­tedir ve Şam yakınlarında Remle’de kurulmuştur. Tarikatların ortaya çıkmasına pa­ralel olarak hızla yayılan tekkeler cemaat etkinliklerinin gerçekleştiği mekânlar olarak bilinmektedir. II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra yapılan bir sayıma göre sadece İstanbul’da 311 adet tekke vardı.

Tekkeye göre daha küçük yapı özelliği taşıyan zaviyeler ise daha çok küçük yerleşim alanlarında ve yol üzerlerinde bulunmaktaydı. Bir yandan gezgin derviş­ler ve yolcular için birer konaklama yeri olarak görev yapan zaviyeler bir yandan da tıpkı tekkelerde olduğu gibi birer tarikat etkinlik mekânı olarak rol üstleniyor­du. Her şeyden önce zaviyeler, Anadolu ve Balkanların fethinde, özelllikle de bu bölgelerin müslümanlaşmasmda önemli roller üstlenmiştir. İlk zaviyeler 13. yüzyıl­da ortaya çıkmış ve daha çok inziva hayatını tercih eden dervişlerin hücrelerinden ibaret birer mekân özelliği taşımaktaydı.

Dergâhlar da tekke ve zaviyeler gibi tasavvuf dünyasının mekânları arasında yer almaktadır. Kadirihane ve Mevlevihane örneklerinde olduğu gibi dergâhlar ba­zen tarikat isimlerine göre adlandırılmaktaydı. Aslında dergâhlar sadece tasavvuf eğitiminin yapıldığı mekânlar değildir. Gerektiğinde aşevi, han, kervansaray gibi işlevler de üstlenen bu mekânlar ayrıca hat sanatı, edebiyat ve müzik başta olmak üzere güzel sanatların hemen her alanının beslenip geliştiği merkezler olmuştur. Bir yandan özellikle sınır boylarında kurulmuş olanları (ribat), savunma açısından önemli bir görevi yerine getirirken bir yandan da zaviyeler gibi ekonomik hayatın düzenlenmesine katkıda bulunmuş ve hastane, spor kulübü gibi işlevler de üstlen­miştir.

Cemevi

Cemevleri de tekke ve zaviyeler gibi tasavvvufi/mistik çerçeve içinde değerlendi­rilebilecek yapılar arasında yer almaktadır. Ancak cemevlerini söz konusu yapılar­dan kısmen farklı kılan, bu mekânların Alevi inanç dünyası içinde yapılandırılmış olmasıdır. Tekke ve zaviyeler ise Sünni inanç öğretisi etrafında şekillenen tasavvu- fi yapılardır. Bugün Aleviler yeni yerleşim alanlarında inanç ve erkânlarını sürdür­mek, yaşatmak ve geleneğin korunmasını sağlamak üzere cemevlerini canlandır­mak arzusundadır. Alevi inanç dünyası içinde cemevleri merkezî bir yer tutar. Ale­
vi inanç önderi dedelerin cemaat bütünlüğünü sağlamak üzere gerçekleştridikleri görevler arasında ayin-i cemleri yönetmek de vardır. Alevilerin bir araya geldikle­ri ayini cemde dede, cemaatin belli başlı sorunlarını çözer ve cemaatin katılımıyla gerçekleşen ayine önderlik eder.

İmam

Arapça emm (öne geçmek, sevk ve idare etmek) kökünden gelen imam, terim ola­rak “cemaatle kılınan namaza önderlik eden kimse” ve “devlet başkanı” anlamları­nı taşımaktadır. Bu tanımlamalarla imamın önderlik ve örneklik özelliği öne çık­maktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de kullanıldığı biçimiyle imam toplum önderliği­ni ve Hz. İbrahim’i nitelemek için kullanılmıştır. Gündelik hayatta kullanılan biçi­miyle imam, öncelikli olarak namaz kıldıran kişi demektir. Namaz kıldırma anla­mındaki imamlığı İslam cemaatinin başı anlamındaki imamlıktan ayırmak için, bi­rinciye imamet-i sugra (küçük imamlık), ikinciye de imamet-i kübra (büyük imam­lık) denmektedir. Dinî bir statü göstergesi olarak imam görevini yerine getirirken cemaat içinde dinî açıdan donanımlı olmak zorundadır. Namaz kıldıran imamın Kur’an okumayı iyi bilen, yasaklardan kaçınan, toplumun saygısını kazanmış, iyi ahlaklı ve güzel sesli bir kişi olması önem kazanmaktadır. Çünkü imamlık aynı za­manda bir rehberlik ve önderlik özelliği de taşımaktadır.

Şeyh, Seyyid

Sözlükte yaşlı kimse anlamına gelen şeyh kelimesi daha çok tarikat dünyasında yer almak üzere çeşitli İslam devletleri ve toplumlarında birer saygınlık ve itibar göstergesi olarak kullanılmaktadır. Tasavvufta pir ve mürşitle ayn anlamında kul­lanılan şeyh, tarikat yolunun en yüce mertebesi, Allah’a davet konusunda peygam­ber vekilliğinin en üstün derecesi olarak kabul görmektedir. Nitekim şeyh, mürit­lerinin her bakımdan Hz. Muhammed’e uymasını sağlamakla, Allah’ı onlara sevdir­mekle ve nefislerini temizleme yollarını öğretmek suretiyle onları Allah’a sevdir­mektedir. Tanrı’yı bilginin en kesin biçimiyle (hakke’l-yakiyn) tanıyan bir arif ola­rak şeyh, lehinde ya da aleyhinde olan şeyleri Tanrı’nın iradesi olarak değerlendi­rir. Müritler arasında şeyhlerin kendi istekleri doğrultusunda değil, Tanrı’nın istek­leri doğrultusunda hareket edip davrandığına inanılmaktadır.

Seyyid ise Hz. Muhammed’in soyundan gelenleri ifade eden bir kavramdır. Efendi, bey, önder, sahip, faziletli ve kerim gibi anlamlara gelen seyyid kelimesi, şerefli, asil soylu, onurlu, kutsal, mübarek anlamlarına gelen şerif kelimesiyle aynı kategoride kullanılmakla birlikte Hz. Muhammed’in Hz. Ali ve Hz. Fatma’dan do­ğan torunlarıyla onların soyundan gelenler için kullanılan önemli bir itibar ve sta­tü ünvanıdır. Kur’an ve hadislerde kavram sözlük anlamında kullanılmaktadır. Kavramın özellikle Türkiye özelinde taşıdığı anlam bir hayli derindir.
Hz. Muhammed’in aile üyelerinden oluşan ehl-i beyt tüm müslümanlar tarafın­dan tartışmasız bir sevgi ve saygı içinde değerlendirilir. Bundan dolayı seyyidler, bütün İslam toplumlarında her zaman ayrıcalıklı bir yere sahip olmuş, büyük say­gı ve sevgi görmüşlerdir. Ehl-i beytin hem Kur’an-ı Kerim’de hem de Hz. Muham­med’in hadislerinde vurgulanan değeri bu saygı ve itibarı ölümsüzleştirmiştir. Böy­lece Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatma’nın Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin soyundan ge­lenler için seyyid ve şerif tabirleri kullanılarak bunların toplum içinde rencide edil­memesi ve kendilerine olan saygının sarsılmaması bütün İslam toplumların temel prensibi olarak görülmüştür.