Ingmar Bergman kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi

37

Ingmar Bergman kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1918) İsveç sinema ve tiyatro yönetmeni. İskandinav sinemasının en önemli temsilcilerindendir. Ernst Ingmar Bergman, 14 Temmuz 1918’de, İsveç’in Uppsala kentinde Protestan bir rahibin oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğundan beri sahne ve sinema ile ilgiliydi. On iki yaşında kendisine armağan edilen oynatıcıyla başlayan bu tutku, üniversitede yönettiği öğrenci oyunları ve amatör tiyatro çalışma­larıyla sürdü. 1944’de Hâlsingborg Şehir Tiyatrosu’nda çalışmaya başladı. Göteborg Şehir Tiyatrosu’na geçtiğinde tiyatro yönetmeni olarak ünü perçinlenmiş bulunuyordu. İsveç sinemasına yeni yetenekler ka­zandırmak isteyen Svensk Filmindustri için senaryo editörlüğü yaparken ilk yönetmen yardımcılığı dene­mesine girişti.

1944’te Alf Sjöberg’in Hets (“Cinnet”) filminde­ki yardımcılığından sonra 1945’te, senaryosunu da yazdığı Kris (“Kriz”) adlı ilk filmini yönetti. Yönet­men, bir taşra melodramı olan bu filmi “ne pahasına olursa olsun bir film çekmek için” kabul ettiğini söyler. Bir yıl sonra Det Regnar pâ vdr kârlek (“Aşkımızın Üzerine Yağmurlar Yağıyor”) adlı filmi çekti. Bir Norveç sahne oyununun uyarlaması olan film yoğun kara film (gangster, dedektif ve korku filmleri) etkileri taşıyordu. Ingmar Bergman 1947’de ünlü ve deneyimli bir yönetmen olan Gustaf Molander için bir film senaryosu yazdı: Kvinna utan ansıkte (“Yüzü Olmayan Kadın”). Bu çalışmadan yararlana­rak da bir sonraki filmini yaptı. Skepp tül Indialand (“Hindistan’a Bir Gemi”) gene bir oyun uyarlamasıy­dı. Ingmar Bergman senaryoda daha sonra sık sık ele alacağı iki izleği, baba kompleksi ile otorite sorununu vurgu­ladı. Ayrıca gene ilk kez bu filmde ayrı iki anlatının kesişip örtüşmesi tekniğini kullandı. 1947’de Musiki Mörker (“Karanlıkta Müzik”) ve daha sonra Hamnstad’ı (“Uğranılacak Liman”) çekti. Hamnstad, Ingmar Bergman ’ın öteki filmlerinde görülmeyen belgeci bir anlayışla çekilmiş bölümler içeriyor ve İtalyan Yeni-Gerçekçilik’inden izler taşıyordu. Bu sıralarda, kendi oluşturduğu konulara oyuncuları alıştırması ve rolle­rini benimsetmesi başarılı yönü olarak dikkat çekme­ye başlamıştı. 1949 tarihli Fangelse (“Hapishane”) çoğu iç mekânlarda geçen bir filmdir. Ingmar Bergman ’ın ana izleklerinden olan kötülük ve şeytan, ilk olarak burada ortaya çıkar. Bir fahişeyle onu intihara sürük­leyen nedenleri konu alan film karamsar, nihilist bir eğilimi yansıtıyordu.

Ingmar Bergman aynı yıl Törst’ü (“Susuzluk”) çekti. Kadın kahramanlarının psikolojik çıkmazlarını ve yalnızlıklarını inceleyen ilk tipik Ingmar Bergman filmlerin­den biri budur. Aynı yıl çevirdiği Till Gladje (“Se­vinç”) ise Ingmar Bergman ’ın kır ve doğa görünümlerine ağırlık vererek ansızın yön değiştirdiği bir filmdi. Yönetmenin “yaz filmleri” dediği bu dizi 1950’deki Sommarlek (“Yaz Oyunu”) ile sürdü. Ingmar Bergman, bu filmin kendisi için büyük önem taşıdığını, kendini ilk kez bu filmde tümüyle bağımsız hissettiğini ve üslubunu bulduğunu belirtmiştir. Senaryosunu kendi öykülerinden birinden esinlenerek yazdığı bu aşk filminde sarsıcı bir doğal dekor kullanıyordu.

Ingmar Bergman ’ın eleştirmenlerce önemsenen ilk film­lerinden biri 1952 tarihli Kvinnors Vantan’dır (“Bekleyen Kadınlar”). Filmde bu kez güldürü kalıpları içinde kadınların duygusal ilişkileri ele alınır. Güldürünün en başarılı biçimde kullanıldığı asansör sahnesi Ingmar Bergman ’ın giderek artan teknik becerisinin de bir örneğiydi. “Yaz filmleri”nin sonuncusu, 1953 yapımı Sommaren med Monika (“Monika’yla Geçen Yaz”)bir gençlik aşkını konu edinir. Bu filmde yoğun ve mutlu bir erotizmin etkilerini, yaz ışığının parlak renklerini görmek mümkündür. Olumlu eleştiriler alan film ticari; başarı da kazandı.

Bu aydınlık ve iyimser filmi, Ingmar Bergman ’a özgü karamsarlığın en çarpıcı örneklerinden biri olan Gycklarnas Afton (“Talaş ve Yaldız”) izledi. Film bir grup sirk oyuncusu arasındaki gerilimleri konu edini­yordu. Sirk sahibi Albert, cinsel açıdan soğuk karısı, kıskanç metresi Anne, Anne’nin peşindeki oyuncu Fans arasındaki cinsel savaş görsel bir çarpıcılıkla ele almıyordu. Bu oyuncuların toplumsal konumlarından kaynaklanan aşağılanmışlık duygusuyla örtüşen cinsel yetersizlikleri neredeyse dışavurumcu bir anlatıma kavuşuyordu. İlk gösterilişinde inanılmayacak kadar kötü eleştiriler alan film bugün Ingmar Bergman sinemasının kilometre taşlarından biri sayılır.

Ingmar Bergman bu sırada Malmö Şehir Tiyatrosu yö­netmenliğine de getirildi. Özellikle tiyatroda, oyun­cularıyla kurduğu yoğun ilişkilerle seçkinleşmiş bir yönetmendi. Burada on yılı aşkın bir süre Strindberg, Moliere, Goethe ve Ibsen gibi yazarların oyunlarını sahneledi. Yavaş yavaş kendi oyuncu grubunu kuru­yordu. Bu dönemde iki önemli film çekti: Kvinnodröm (“Sonbahara Yolculuk”) ve Nara Livet (“Flayatın Eşiğinde”). Özellikle İkincisi, bir doğum kliniğindeki kadınların öykülerini anlatırken gene tipik- Bergman konularını gündeme getiriyordu.

Bu dönemin başyapıtı ise İsveç sinemasının en başarılı duygusal güldürülerinden biri sayılan Som- marnatterıs Leende’dır (“Bir Yaz Gecesi Gülümse­yişleri”). Marivaux ve Molieregibı yazarların entrıkalı güldürülerini hatırlatan konu 1901’de bir kır evinde geçer. Film görünürdeki entrikaların ardında ince bir şiir, yoğun bir hatırlama süreci ve sanat-gerçeklik ilişkisi üzerine gözlemlerle yüklüdür. Ingmar Bergman ’ın en sık gösterilen filmlerinden biridir.

Bcrgman’a dünya çapında başarı getiren film 1957 tarihli Det Sjunde Inseglet (Yedinci Mühür) oldu. Yönetmenin Tramalung (“Duvar Resmi”) adlı kendi oyunundan uyarladığı senaryo, şövalye Anto- nius Blok’un serüvenlerini konu edinir. Blok, yamağı Jöns’le birlikte katıldığı Haçlı seferinden döndüğünde ülkesini vebayla yerle bir olmuş bulur. Orta Çağ’m tüm görünümleri arasında Tanrı’yı arayıp dururken karşılaştığı tek şey Ölüm olacaktır. Blok sonuçta kendisini ve tüm insanlığı ortaya koyarak Ölüm’le bir satranç oyunu oynar. Yedinci Mühür, Orta Çağ’da geçen konusuna rağmen çağdaş bir karamsarlığın anlatımıdır.

Yönetmen bu filmden sonra Smnltronstallet’de (“Yaban Çiçekleri”) çağdaş bir konuyu işledi. Film, başroldeki eski kuşak yönetmeni Victor Sjöström’ün unutulmaz oyunuyla, yaşlılık, yalnızlık ve hatırlama gibi Ingmar Bergman konuları üzerine yapılmış bir başyapıt oldu. Başarılarla geçen bir meslek yaşamının sonunda kendisine verilecek onurbelgesini almak üzere geliniy­le bir araba yolculuğuna çıkan Profesör Borg yolcu­luğu sırasında yaşamının önemli anlarını yeniden yaşar. Film şimdiki zamanla geçmiş, düş ve gerçek arasında gidip gelir. Bu Ingmar Bergman ’ın filmdeki yumuşak ve lirik kamera çalışmasıyla da bütünleşir. Profesör Borg, bir önceki filmindeki şövalye Blok’un Tanrı’yı arayışından pek de farklı olmayan bir biçimde, insanın kendi kişiliğinde giriştiği bir arayışın anlatımı­dır. 1960’ta yönetmen gene Orta Çağ’la ilgili bir film çekti. Jungfrukâllen (“Bakir Kaynak”), korkunç bir cinayetin ve bunun karşılığında alman öcün öyküsüydü. Ingmar Bergman filmde Tanrı’yı acımasız ve suskun bir güç olarak sunuyordu.

Bu dönemde Ingmar Bergman ’ın filmlerindeki görsel unsur giderek önem kazanmaya başladı. Yönetmen, görüntü yönetmenleri Gunnar Fischer ve özellikle Sven Nykvist’in yardımıyla eşyanın plastiğini, doğa görünümlerinin simgesel değerini daha yoğun bir görsel zenginlikle ele almaya başladı. Bu arada Jung’ un rüya çözümlemesiyle ilgilenen Ingmar Bergman ’ın bu ilgisi, 1960’larda gerçekleştirdiği üçlemede belirgin­dir. 1%1’deki Sâsom ı en spegel (“Bir Aynanın içinden, Karanlıkça”) bir ailenin bireyleri arasındaki ilişki ve kopuşları konu edinir. Baba, erkek kardeş, kız kardeş, onun kocası arasındaki gerilimler bir yönüyle cinsel, öteki yönüyle de dinsel ve entelektü­eldir. Sanatçının sorumluluğu, toplum ve aydın, dış çevreden yalıtılma sorunları gene Ingmar Bergman ’a özgü karanlık bir sinema evreni içinde tartışılır. 1963’teki Nattvardgdsterna (“Kış Işığı”) ise tanrısal olan sevgi­yi ararken giderek insani olandan uzaklaşan kişileri konu edinir. Kendi ifadesine göre, yönetmen filmin çekimi sırasında Tanrı’yı “insana yönelik bir sevgi” olarak gören anlayıştan kuşku duymaya başlamış, bu da filmin yönünü değiştirmiştir. Filmde Tanrı arayışı­nın kaçınılmazlığı ile boşunalığı, acılı bir karşıtlık olarak ele alınır. Üçlünün son filmi, yine 1963’teki Tystnaden (Sessizlik) Ingmar Bergman ’ın en çok gürültü koparan filmi ve dönemin cinsel tedirginliklerini en iyi yansıtan Avrupa filmlerinden biri oldu. İki kız kardeş ve kız kardeşlerden birinin küçük oğlu arasın­daki ilişki, suçlu kadın cinselliklerinin olduğu kadar buna koşut gelişen çocuk masumiyetinin de anlatımıy­dı. Film ciddi tepkilerle karşılandı. Ama bu büyük ticari başarıya ulaşmasına da engel olmadı.

Ingmar Bergman ’ın kadın cinselliğinin ruhsal dinamikle­rini araştırması 1966 tarihli Persona’da (“Maske”) aynı mekân içine kapatılmış kadınlara yöneldi. Film­de psikosomatik bir olay sonucu dili tutulan ünlü oyuncu Elisabet Vogler (Liv Ullman) hemşire Alma (Bibi Andersson) ile bir sayfiye evine kapanır. İki kadın birbirlerine muhtaç olmanın getirdiği zorunlu­luk sonucu histeriden cinsel yakınlaşmaya kadar türlü evrelerden geçerler. Kimi noktalarda, iki kadının yüzü birbirinden ayırt edilemez olur ve film ilişkinin yıkımsal niteliğini yanan film karesiyle simgeleyerek biter. Liv Ullman ve Bibi Andersson bu filmdeki olağanüstü oyunlarıyla Ingmar Bergman ’ın başarısını bütünlemişlerdir.

Aynı yıl çektiği Vargtimmen (“Kurdun Saati”) yönetmenin o zamana kadar az çok örtük ve dolaylı bir biçimde ele aldığı bir sorunu, toplumla çelişkiye düşen sanatçı sorununu işliyordu. Kesikli bir anlatı yapısı kuran filmde ressam Johan Borg, Gotik korku öykülerine anıştırmada bulunan bir “iblis” sanrısı ile bunalır. Borg’un peşini bırakmayan “iblis” bir anlamda kaybedilen Tanrı’yla ulaşılamayan top­lum arasındaki karabasanlı karşıtlığın anlatımıdır. Bunu izleyen Skammen’de (“Utanç”) haber filmlerim andıran görüntüleriyle bilinmeyen bir totaliter devlet­te aydının yerini gündeme getirir. Sorun gene yaratıcı bireyle toplum arasındaki uzlaşmazlıktır.

1969 yapımı En Passion (“Bir Tutku”) film tekniği ve anlatım açısından yenilikler getiriyordu. Ingmar Bergman burada rengi soldurulmuş film ve oyuncula­rın dosdoğru kameraya bakmalarıyla sağlanan bir oyun tekniği kullandı. Eleştirmenler bu film hakkında çelişen görüşler öne sürdüler. Genel kanı, Ingmar Bergman ’ın yenilikçi bir film anlayışına öykünerek ana izleklerini baltaladığı yolundaydı. 1970 yapımı The Touch (Te­mas) ise yönetmenin ilk Amerikan yapımıydı, isveçli bir çiftle onların hayatına giren Amerikalı bir dokto­run öyküsü gene tipik bir Bergman konusuydu. Artık Bergman ve dünyası bir ölçüde önceden kestirilebilir olmuştu.

1972 yapımı Viskingar och Rop (“Çığlıklar ve Fısıltılar”) Bergman’ın dönem filmlerinden biridir. Biri ölmekte olan üç kız kardeş arasındaki ilişkinin anlatımıyla, yönetmen bir kere daha kadınlar arasın­daki gerilimli ilişkilere döner. Veremden ölmekte olan ablanın (Harriet Andersson) başını bekleyen iki kız kardeş Sessizlik’deki karşıtlığın bir çeşitlemesidir. Cinselliğini dolu dizgin yaşayan kız kardeş (Liv Ullman) ile suçlu cinselliğini sado-erotik yollardan doyuran kız kardeş (Ingrid Thulin) üçüncü kız kardeşle simgelenen ölümde birleşirler. Film, bütün karamsarlığına karşın son bir geriye dönüşte üç kız kardeşin mutlu gençlik günlerini çağrıştırarak biter. Ingmar Bergman bu filmde Kuzey’in ressamlarından, özellik­le de Gustav Munch’dan yararlandı. Zengin renkler, sahneler arasındaki gösterişli geçişler, kadın oyuncu­ların olağanüstü başarısı filme geç dönem Ingmar Bergman filmleri arasında özel bir yer kazandırdı.

Kadın erkek Bir sonraki Ingmar Bergman filmi 1974’te gerçekleşti, ilişkilerinin Scener ur ett aektenskap (“Bir Evlilikten Sahneler”) psikolojik önce İsveç Televizyonu için altı bölümlük bir dizi boyutta ele olarak hazırlandı. Sonra bu televizyon dizisinden alınması kurgulanan sinema filmi gösterime girdi ve büyük ilgi gördü. On yıllık evlilikten sonra evlilikleriyle hesap­laşmaya karar veren varlıklı bir burjuva çiftini anlatır­ken, yönetmen yeniden kadın-erkek ilişkilerine dö­nüyordu. Psikanalist yöntemden yararlanan ve kendi evliliğinden izler taşıyan film az çok belgeci bir anlatım benimsiyordu. Bunu, 1975’te Mozart’ın Die Zauberflöte (Sihirli Flüt) operasının uyarlaması izledi. Eleştirmenlerce çok başarılı bir uyarlama olarak nitelenen film Bergman için bir tür değişikliği sayıldı. Oysa yönetmen yeniden evlilik ve kadın-erkek ilişki­leri konularına dönecekti. 1977 yapımı Face to Face (Yüz Yüze) kadın psikiyatrist Jenny Isaksson’un kendi evliliği ve cinsel bunalımlarıyla yüzleşmesini anlatır. Kimi eleştirmenler filmi ustaca bulmakla birlikte Bergman’ın kendi sınırlarını zorladığı kanısına vardılar.

Yönetmenin son dönem filmleri nitelik ve düzey açısından farklılık gösterdi. 1978’de gerçek­leştirilen Alman-İsveçortak yapımı The Serpent’s Egg (“Yılan Yumurtası”) abartılı bir II. Dünya Savaşı filmi, Ingrid Bergman’la Liv Ullman’ın bir ana-kız uzlaşmazlığını canlandırdığı 1980 tarihli Sonate d’automne (“Sonbahar Sonatı”)bir başyapıt sayıldı. Berg- man’ın bu filmden sonra iki önemli çalışması daha oldu; Ausdem leben der Marionetten (“Kuklaların Hayatından”) adlı Alman yapımı ve bir dönem filmi olan Fanny and Alexander. Yönetmen bu filmden sonra sinemayı bıraktığını açıkladı.

Ingmar Bergman yaratıcı Avrupa sinemasının en önemli adlarından biridir. Din, psikanaliz, cinsellik konuları­nı, aydın ve toplum çelişkisini çağdaş Avrupalı aydının bilincini yansıtan ve çoğu kez de sarsan bir yoğunlukla ele aldı. İsveç’te 1960’lara doğru egemen olmaya başlayan yeni sinema akımları Bergman’ın aşırılıklarıyla karamsarlığını haklı olarak eleştirdilerse de, bu Bergman sinemasının en iyi örneklerini gözden uzak tutmak anlamına gelmez. Ingmar Bergman, bugün kendi konularını kabul ettirmiş ve kurduğu oyuncu grubuyla (Von Sydow, Thulin, Andersson, Ullman vb.) dünya sinemasına unutulmaz çağdaş insan yüzleri bırakmış bir sinemacı olarak kabul edilmektedir.

YAPITLAR (başlıca):

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 15. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983