İmam Maverdi Kimdir, Hayatı, Hakkında Bilgi

0
33

Ebü’l-Hasen Alîb. Muhammed b. Habîb el-Basrî el-Mâverdî (ö. 450/1058) Siyaset ve ahlâk nazariyeleriyle tanınan Şafiî fakihi.

364’te (974-75) Basra’da doğdu. Baba­sı gül suyu (mâü’l-verd) işiyle uğraştığı için Mâverdî lakabıyla tanındı. İlk fıkıh eğiti­mini memleketinde Mu’tezile âlimi Abdülvâhid b. Hüseyin es-Saymerî’den aldı. 398 (1008) yılından önceki bir tarihte Bağdat’a giderek Ebû Hâmid el-İsferâyînî, Ebû Muhammed Abdullah b. Muham­med el-Bâfîve diğer bazı âlimlerden ders okudu. Ebû Ali Hasan b. Ali el-Cebelî, Mu­hammed b. Adî el-Minkarî ve Ebü’l-Kâsim İbnü’l-Mâristânî’nin aralarında bu­lunduğu ulemâdan hadis dinledi. Hanefî fakihi KudûTÎ’den yararlandı. Nîşâbur ya­kınlarındaki Üstüvâ’da ve diğer bazı yer­lerde kadılık yaptıktan sonra Bağdat’a döndü. Fıkıh, usûl-i fıkıh, tefsir ve ahlâk dersleri verdi, hadis rivayet etti. Basra Camii’nde de bir halkası olduğu anlaşıl­maktadır. Kari­yerinde birbirlerine baba-oğul kadar ya­kın olduklarını söylediği İbn Ebü’ş-Şevârib ailesinin en son kâdılkudâtı Ahmed b. Muhammed b. Ab­dullah’ın katkısı olsa gerektir. Kendisin­den fıkıh öğrenen ve hadis dinleyenler arasında Hatîb el-Bağdâdî ve Ebü’l-Fazl İbn Hayrûn gibi önemli şahsiyetler bulun­maktadır.

Mâverdî, Kâim-Biemrillâh tarafından 422 (veya 423/1032), 428 (1037) ve 435 (1043-44) yıllarında Büveyhî emirleri Ebû Kâlîcâr, Celâlüddevle ve Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e gönderilen diplomatik he­yetlerde görevlendirildi. Emîrlerin ikram ve ihsanına mazhar oldu. Kadılık maaşı yanında elde ettiği bu tür gelirler sayesin­de refah içinde yaşadı. Elçilikleri sırasında hükümdarlara doğru bildiği hususlarda eleştiriler yöneltmekten çekinmedi. Ni­tekim 1032’de Ebû Kâlîcâr’ın “sultân-ı a’zam” ve “mâlikü’l-ümem” unvanlarını almak istemesine bunların hilâfet maka­mına lâyık olduğu gerekçesiyle karşı çıktı. Halife, 429 Ra­mazanında (Haziran 1038) Celâlüddevle’-ye “şâh-ı şâhân” unvanını verince halkın tepkisini çekti. Gelişmeler üzerine mesele hakkında fetvası istenen âlimler arasında bulunan Mâverdî, Celâlüddevle’ye yakınlığıyla tanınmasına rağmen buna karşı çıktı; dinî gayretten kaynaklanan bu tav­rı sebebiyle emîrin bile takdirini kazandı. Ancak hali­fenin aynı yıl Mâverdî’ye İslâm tarihinde ilk defa olarak “akda’l-kudât” unvanını vermesi ilginçtir. 437’de (1045-46) Reîsürrüesâ İbnü’l-Müslime’nin vezirliğe ge­tirilmesinden sonra siyaset sahnesinden çekilen Mâverdî tamamen tedris ve telif faaliyetleriyle meşgul oldu. 30 Rebîülevvel 450 (27 Mayıs 1058) tarihinde Bağdat’ta vefat eden Mâverdî’nin cenazesi Bâbü-harb semtindeki kabristana defnedildi. Mâverdî kaynaklarda vakar, hilim, haya, tevazu, ihlâs, feraset ve üstün zekâ sahibi olarak nitelenir. Hatîb el-Bağdâdî ve İb-nü’l-Cevzî onu sika. Zehebî.ve İbn Hacer el-Askalânî sadûk kabul etmektedir.

İbnü’s-Salâh eş~Şehrezûrî, tefsirinde ortaya koyduğu bazı görüşlerin Basralı-lar’ın temayülüne uygun olarak Mu’tezi-le’ninkilerle örtüştüğü gerekçesiyle Mâ-verdî’yi gizli i’tizâl ile itham etmiş, ancak mutlak Mu’tezilî saymamış, bu sebeple kendisinden fıkıh ve hadis konularında birçok nakilde bulunmuştur. Yâküt el-Hamevî onun fürûda Şafiî, usulde Mu’te­zilî olduğu kanaatindedir. Aslında müctehidlik merte­besine erişen Mâverdî’nin Mu’tezile ve Eş’arİyye’nin bayraktarlığını yapan çağ­daşları Kâdî Abdülcebbâr, Ebû İshak el-İsferâyînî ve Bâkıllânî gibi kelâmciların cüz’İyyâtla ilgili bazı görüşleri arasında tercihte bulunması tabii karşılanmalıdır. Nassa öncelik veren hadisçilerin aklî mü­lâhazalarla farklı görüşleri benimseyen âlimlere i’tizâl ve teşeyyu’ ithamında bu­lunmasına sıkça rastlandığı bilinmekte­dir. Kâdir-Billâh da 420 yılının 18 Şaban, 20 Ramazan ve 1 Zilkade [1 Eylül, 2 Ekim, 11 Kasım 1029] tarihlerinde toplumun ile­ri gelenlerini huzuruna çağırmış, Mu’te­zile ve Şîa’ya reddiye mahiyetinde olup er-Resâ’Uü’l-Kâdmyye adıyla anılan yazılı görüşlerini dinleterek mutabakatlarını almıştır. Kâim-Biemrillâh da 433 (1041-42) yılında aynı şeyi tekrarlamıştır. Büyük ihtimalle bu toplantılara katı­lan Mâverdînin Mu’tezile taraftarlığı yap­ması beklenmemelidir. Ayrıca hadisler­den hareketle sünnetullaha aykırı muci­zeleri ve cennetin hâl-i hâzırda yaratıl-mışhğını kabullenerek halku’l-Kur’ân’ı reddetmesi, Allah’ın zâtının tek, sıfatları­nın kadîm olduğu görüşünü benimsemesi, Kur’an’ın sünnetle neshedilemeyeceğini savunması gibi konularda Mu’tezile’den ayrılmaktadır.

“Ashâbü’l-vücûh”tan olan ve Şafiî mez­hebinin hafızı sayılan Mâverdî’ye göre ic-tihad farz-ı kifâyedir; yeterli olmayanla­ra yüklenirse kargaşa ve fesat çıkar, ehil olanlar kaçınırsa şeriat duraklar, ilim sö­ner. Öncekilerin görüşlerine uyması yönündeki bir uyarıya içtihadı taklide tercih ettiği şeklinde kar­şılık verdiğine dair rivayet  meseleye bakışını yansıtmaktadır. Müctehid kadı için farklı mezheplerden terci­hi caiz görmesi de taassuba saplanmadı­ğını göstermektedir. Hadis ilmine hassasiyetle yaklaştığı anla­şılan Mâverdî, icazet ve mükâtebe yoluy­la rivayeti hadis yolculuğunu önleyeceği gerekçesiyle reddetmiştir.

Talebelerinden Basra Kadısı Ebü’l-Fe-rec İbn Ebü’l-Bekâ Mâverdî’nin bütün ki­taplarının râvisidir. Eserlerinin hayatta iken yayılmasına İzin vermediği şeklindeki rivayet herhalde doğru değildir. Çünkü en-Nüket ve’l-‘uyûn’u Harîrî’ye, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn ve el-Ahkâmü’s-sultâniyye’yi Ebû Ali Hasan b. Ahmed el-Katîî’ye okuttuğu son eseriyleel-İknâ’ı halifeye takdim ettiği bilinmektedir. Ka-vânînü’h-vizâre’yı de -mukaddimesin-deki ifadelere bakılırsa- ya Kâim-Biemrillâh’ın veziri Reîsürrüesâ İbnü’l-Müslime’ye veya Celâlüddevle’nin veziri Hibetullah b. Ali İbn Mâkûlâ’ya sunmuş olma­lıdır.

TDV İslâm Ansiklopedisi