İlk İlkelerin Bilimi – FELSEFE

İlk İlkelerin Bilimi
Metafiziğe ilişkin giriş tartışmasında, Bradley tarafından kullanılan
bir diğer tanım, “ilk ilkelere” veya nihaî, çürütülemez
hakikatlere “ilişkin araştırma”dır.
Metafiziğin, insanları, onlara ışığında biraz önce sözü edilen
anlamı içinde bir bütün olarak deneyime ilişkin bağlantılı bir
açıklamaya ulaşma imkânı veren bir kavramlar öbeğiyle donatan
bir ilk ilkeler öğretisi sağladığı söylenebilir ve bu iki metafizik
tanımı bir ve aynı şeyin iki ayrı yüzünü meydana getirir. Metafiziğin
ilk ilkelerle ilgili olduğu düşüncesinin, bununla birlikte,
oldukça geniş içerimleri vardır.
îlk ilkeler terimi Yunanca arkhai teriminin bir çevirisidir. Bir
arkhe, bir akılyürütme veya argümanın kendisinden hareket ettiği
şeydir -ya da bir ilk öncül veya nihaî bir önkabuldür. Platon Devlet
adlı diyalogunda yer alan ünlü bir pasajda, arkhelere yönelik
iki tavrı, sırasıyla, doğru olduğu kabul edilen belli şeyleri öne
süren ya da varsayımlaştıran ve onları daha fazla incelemeden,
sonuçlarını çıkarsayan matematikçinin tavrıyla, ilk öncüllerden,
ileriye doğru değil de, geriye doğru giden ve onları, hiçbir şekilde
varsayımlaştırılmamış olan bir arkhe de temellendirmeye geçen
diyalektikçinin tavrını karşılaştırır. Ne yazık ki, bugün elimizde,
Platon’un kendisinin bu programmın nasıl hayata geçirilebileceğiyle
ilgili düşüncelerinin ayrıntıları yoktur; o bundan sadece
genel terimlerle söz eder. Yine de, metafiziğin ilk ilkeleri karşısında
tümüyle eleştirel bir tavıra sahip olmak bakımından diğer
entelektüel disiplinlerden üstün olduğu iddiası, bugün de öne sürülmeye
devam eden bir idddia olup, incelenmeye muhtaçtır.
Söz gelimi, metafizikle ilgili buna tekabül eden iddia söz ko –
nusu olduğunda, matematikçilerin bilimlerinin ilk ilkeleriyle
ilgili olarak şu bakımlardan gayri eleştirel oldukları söylenebilir:
(1) Onlar ilk ilkelerinin kendinden açık bir biçimde doğru
olduklarını veya, bu özelliğe sahip olmadığı daha sonra açığa çıkan
evrensel olarak geçerli bir aksiyom ya da ilk öncül oldukla –
nnı kabul edebilirler. (2) Onlar ilk ilkeleri arasında varoluşla
ilgili -sadece belirli türden şeylerin (söz gelimi, irrasyonel sayılar
yerine rasyonel sayıların) matematiksel araştırmaya özgü
nesneler olabilecekleri anlamına gelen- belirli önermeleri doğru
kabul edebilirler ve zaman kabulün doğru olmadığını gösterebilir.
Bununla birlikte, bu türden yanlışların çaresi matematiğin
kendi içinde bulunmak durumundadır; disiplinlerin gelişmesi
tam da bu türden yanlışların ayıklanmasından meydana gelir.
Matematiğin temellerindeki antinomilerin keşfi ve ortadan kaldırılmasının,
her ne kadar bir Alman matematikçisi ve mantıkçısı
olan Gottlob Frege ve 20. yüzyılın herhâlde en ünlü İngiliz filozofu
olan Bertrand Russell gibi felsefî düşünen kişiler bununla
çok yoğun bir biçimde meşgul olmuş olsalar da, metafizikçinin
işi olup olmadığı dahi sarih değildir. Durum, empirik bilimler
üzerinde düşünüldüğü zaman da, temelde çok farklı olmaz. Bu
bilimleri temsil edenlerin, daha baştan diğer disiplinlerin sonuçlarının
genel doğruluğunu kabul etmek durumunda oldukları
için, tâlihe daha fazla tutsak oldukları kabul edilir; onların bu
sonuçları kendileri için test etmeleri diye bir şey söz konusu
olamaz. Matematikçiler de ortak akılyürütme formlarının geçer –
liliğini, onları geçerli kılmaya yönelik ciddî bir teşebbüste bulunmadan
kabul ederler ve onlarm böyle yapmalarında da ciddî
ciddî yanlış olan hiçbir şey yoktur. Matematik alanmda ilerlemeyi
engellemekten zaman zaman kötü mantığa beslenen güven
sorumlu tutulmuşsa eğer, pratikte yapılacak doğru şeyin, durumun
farkında olmayı ve teorilerini boş zamanlarında buna uydurmayı
mantıkçılara bırakarak, argümanın kendilerini tam anlamıyla
matematiksel olan çizgiler üzerinde götüreceği yere alıp
götürmesine izin vermek olduğunu bilen cesur matematikçiler de
hep olmuştur.
Öyleyse, matematik gibi bir özel bilimin arkheleriyle ilgili
olarak dogmatik davrandığı iddiası yanlış bir iddiadır; tam tersine,
matematikçilerin temel öncüllerini sürekli olarak güçlendirmekte
olduğu gibi bir düşünce vardır. Metafizik bağlamında
buna tekabül eden iddiaya gelince, bir zamanlar (1) bilimlerin nihaî
kabullerini temellendirmenin metafizikçinin işi olduğuna,
(2) bir tek metafizikte haklı kılınmamış tek bir kabulün bulunmadığına
inanılırdı, (l)’le ilgili olarak sorulması gereken soru,
temellendirmenin nasıl yapılacağı sorusudur. Metafizikçinin,
onun yerine getirmek durumunda olduğu işlevle ilgili bir yoruma
göre, metafiziği diğer deneyim biçimleriyle ilişki içine sokmak
suretiyle, genel olarak bilimin bir savunmasını ortaya
koyabileceği söylenmiştir. Bununla birlikte, bunu yapmak bir tikel
bilimsel kabulü haklılandırmak veya temellendirmek demek
değildir. Gerçekte, tikel bilimsel kabuller temellendirilmelerini,
bir yerden alırlarsa eğer, konusu itibariyle daha sınırlı bir
bilimden daha geniş kapsamlı bir bilime yapılan geçişten alırlar;
örneğin, jeolojide varsayılan fizikte kanıtlanabilir. Ama bunun
metafizikle uzaktan yalandan hiçbir ilişkisi yoktur. (2)’yle ilgili
güçlük ise, entelektüel bir faaliyetin, ne kadar dikkatlice yürütülürse
yürütülsün, temel kabullerden nasıl olup da bağımsız olabileceğini
bilme güçlüğüdür. (Bradley ve onun İskoç selefi J. F.
Ferrier gibi) Bazı metafizikçiler, disiplinleriyle başka disiplinler
arasında, sadece metafiziğin önermelerinin kendi kendine gönderimli
olmaları gibi bir farklılığın bulunduğunu iddia etmişlerdir.
Örneğin, Descartes’ın “cogito, ergo sum” u
(“düşünüyorum, o hâlde varım”ı) kendi kendine gönderen bir
önermedir; düşündüğünüzü yadsıyın, bunu yaparken düşünüyor
olacaksınız; varolduğunuzu inkâr edin, bu olgu size varoluşunuzun
kanıtını verir. Ama, bu türden önermelerin sadece metafiziğe
özgü oldukları ortaya çıksa bile, buradan metafizikteki herşeyin
bu özelliğe sahip bulunduğu sonucu çıkmaz. Daha ziyade materyalistin
maddî terimlerle doyurucu bir biçimde açıklanamayan
hiçbir şeyin bulunmadığı kabulü veya Aristoteles’in buna tekabül
eden, bir amaca hizmet etmeyen tek bir şeyin olmadığı ilkesi
benzeri metafiziksel iddiaları reddetmede hiçbir paradoksun söz
konusu olmadığını kabul etmek doğru olur.
Metafiziğin, ya da hatta genel olarak felsefenin, bir eşi daha
olmayacak şekilde özeleştirel olduğu modeı”n felsefenin efsanelerinden
biridir. Filozoflar, diğer insanlarıri da yaptıkları gibi,
başka disiplinlerin sonuçlarına dayanırlar; onlar, çalışmalarının
akışı içinde, hesaplamalara girmeden önce, b£sit aritmetiğin ilkelerinin
meşruluğunu ispatlamak için durup ^eklemedikleri gibi,

oluncaya dek, reductio ad absürdüm türden çürütmeyi (yani, bir
önermenin, mantıksal sonucu çıkarsandığı zaman, bir saçmalığa
götürdüğünü göstermekten oluşan argümanı) kullanmaktan sakınmazlık
da etmezler. Onlar kendi alanlarında bile, tıpkı ressamlar
gibi, herşeyi kendileri için yeni baştan düşünmektense, büyük
ustalar tarafından kurulmuş olan gelenekler içinde çalışma
eğilimi gösterirler. Felsefenin pratikte, savunucularının olduğunu
iddia ettikleri kadar, tam ve yetkin bir biçimde eleştirel
olmadığı, filozofların modası geçmiş teoriler karşısında takındıkları
tavırdan daha açık ve seçik bir biçimde, hiçbir yerde gösterilmez;
onlar bu teorileri sık sık, sabır isteyen eleştirel bir incelemeye
tâbi tutmaktansa, uzlaşıma uygun olarak küfre maruz
bırakırlar. Yine de, bu düşünme dalının üstünlüğüyle ilgili yay –
gın iddialar gücünü, felsefenin, özellikle de ınetafiziksel felsefenin
temellendirilmemiş kabuller olmadan i? gördüğü kanaatinden
alır. Bu kanaat ise, yukarıda sözü edilen iki görüşle, metafiziğin
ilk ilkelerin bilimi olduğu, ve bu ilkelerin, kendi inkârlarında
içerilmeleri anlamında, kaçınılmaz oldukları görüşüyle ilişkilidir.