İKTİSADİ EŞİTSİZLİĞİN YAYILMASI, AZ GELİŞMİŞLİK VE ÜÇÜNCÜ DÜNYA Antropoloji

PAYLAŞ

Kısaca Batı olarak tanımladığımız Batı Avrupa ve Kuzey Amerika toplumları En-düstri Devrimi’ni yaparak yeni bir çağa atladıkları halde, dünyanın geri kalanı bu dönüşümü gerçekleştiremeyerek tarım toplumu olarak kaldı. Ancak Endüstri Dev-rimi ile birlikte başlayan endüstriyel ilişkiler ve onun kapitalist ekonomisi dünyayı bütünleştirdiği için, bu durum eşitsiz iktisadî ve siyasal ilişkiler yarattı. Bu eşitsiz ilişkiler dünyada yeni bir iktisadî ve siyasal hiyerarşi meydana getirdi. Bu hiyerar-şinin bir tarafında zengin Batı yer alırken, diğer tarafında yoksul Üçüncü Dünya şe-killendi. Üçüncü Dünya, II. Dünya Savaşı’ndan önce büyük ölçüde Batı’mn sö-mürgeleri olan ve savaş sonrasında bağımsızlıklarını kazanıp ulus-devletler haline gelen Asya ve Afrika ülkelerini anlatan bir kavram olarak şekillenmiştir. Üçüncü Dünya’ya bağımsızlıklarını 19. yüzyılda kazanan Güney Amerika ülkeleri de ekle-nebilir. Bunun dışında Savaş sonrasında Sosyalist blokta yer alan ve içinde Doğu Avrupa ülkeleriyle Sovyetler Birliği’nin, Çin, Kore ve Küba’nın bulunduğu bir İkin¬ci Dünya (Sosyalist Blok) mevcuttu. Dünyadaki temel siyasal ve iktisadî çelişki zengin Batı ile Üçüncü Dünya arasındaki çelişki olarak tanımlanmıştır. Bu çelişki çeşitli kavramlarla anlatılmaya çalışılmıştır. Lenin’in sosyalist kuramında bu çelişki Batı emperyalizminin dünyanın geri kalanını sömürmesi biçiminde tanımlanmıştı. Sosyolog Immanuel Wallerstein bu çelişkiyi tek bir Dü nya Kapitalist Sistem i için¬de birbirine eşitsiz biçimde eklemlenmiş merkez ve çevre ülkeler formülüyle izah etmeye girişti. İktisatçı Andre Gunder Frank, ortaya attığı Bağımlılık Kuramı ile, kapitalist Batı ülkelerine iktisaden bağımlı Üçüncü Dünya ülkelerinin, bu bağımlı¬lık ilişkisi yüzünden yeterli ve sürdürülebilir bir kalkınma düzeyi tutturamadıkları- nı ileri sürdü. Kurama göre bu bağımlılık, iktisadî gelişmeyi önleyen bir kısır dön¬gü yaratmakta ve eşitsizliği daimi biçimde beslemektedir. Anılan üç yaklaşım da modernleşme kuramlarının kalkınmacı modellerini reddetmektedir. Modernleşme- ci kalkınma kuramının ortaya koyduğu az gelişmişlik modeli ise, Endüstri Devrimi sonrasında modern toplumların yaşadığı iktisadî kalkınma ivmesinin söz konusu olmadığı, ulusal gelirin büyük bölümünün hâlâ tarımsal üretimden sağlandığı, kişi başına ulusal gelirin düşük olduğu, kırda ya da kent varoşlarında yoksulluk sınır-ları içinde yaşayan insan sayısının genel nüfusa oranının yüksekliğini koruduğu, yetersiz beslenmenin yaygın olduğu hatta açlık sınırındaki insan sayısının nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu, çocuk ölümlülüğünün yüksek, ortalama ömür beklentisinin düşük, kişi başına tüketilen enerji ve çelik miktarının sanayi toplum¬
larına göre çok düşük olduğu toplumları kast eder. Ancak bu yaklaşım, diğer üçü-nün aksine, azgelişmiş olanların Batılı modele uydukları takdirde onların gelişmiş-lik düzeyine ulaşabileceklerini öngörür. Burada az gelişmişlik, bu durumun, bu ta-nıma uyan ülkelerin ve halkların iç dinamiklerinin belirli bir biçimde işlemesi ya da işlememesi yüzünden kendiliğinden düştükleri geçici bir hal olarak kurgulan-maktadır. Bu ülkeler, gelişmiş Batı ülkelerinin izledikleri yolu izledikleri takdirde bu durumlarından kurtulacak ve giderek gelişeceklerdir. Ayrıca az gelişmişlik yak-laşımının gizil bir kültürel göndermesi de vardır. Örneklerini en açık şekilde We- ber’de bulduğumuz kapitalist ekonomiye geçiş sorunsalının kültürel açıklaması, burada, zımnen de olsa, az gelişmişlerin gelişememe/kalkınamama durumunu da açıklayan bir anahtar gibi, ikiz bir işlev görür. Kültürel yapıları sermaye birikimine izin vermeyen, dolayısıyla kapitalist kurumların oluşamadığı bu toplumlara söz ko¬nusu kurumlar dışarıdan empoze edilecektir ve bu toplumlar Rustow’un kavra-mıyla ataletlerine son vererek kalkışa geçeceklerdir. II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan IMF (Uluslararası para fonu), Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü (GATT) gibi kurumlar, tek çizgili sosyo/ekonomik evrimi öngören bu kuramsal çerçevenin ürünüdürler.
Bu durumu açıklamak üzere başvurulan çerçeveler farklı da olsa, dünyada ka-pitalist piyasa ekonomisinin yayılmasıyla birlikte, Endüstri Devrimi’ni yapmış ülke¬lerle diğerleri arasında açık bir iktisadî düzey farkı ortaya çıkmıştır. Yoksulluk, göç gibi toplumsal durum ve hareketleri besleyen bu fark, kalkınma iktisatçıları tarafın¬dan az gelişmişlik kavramıyla açıklanırken, öte yandan kültürel gecikme, kültürel açıdan kötü uyarlanma gibi sonuçlar doğurmuştur.
Küreselleşme
Sosyalist Blok’un çöküşünden sonra dünya kapitalist ekonomisi, sermayenin dün-yanın bütün kesimlerine yayılmasını sağlayacak biçimde yeniden örgütlendi. Bu sürece sermayenin küreselleşmesi diyoruz. Küreselleşme eskinin güvenceli iş gü-cünü esnekleştirdi ve işsizliği kronik bir durum haline getirdi. Böylelikle
1. Sermaye hareketlilik kazandı ve daha güvenli ve getirili alanlara doğru sü-rekli bir hareket içine girdi.
2. Teknoloji hareketlendi ve ortaya çıktığı zamandan kısa bir süre sonra dün-yanın her yerine yayılma olanağı kazandı.
3. İnsan hareketliliği de arttı. Dünyadaki ikilik zengin batı-yoksul doğu ikiliği olmaktan çıktı ve yoksul güney ülkelerinden zengin Kuzey ülkelerine doğ¬ru bir insan hareketi (göçü) başladı.
4) Fikirler, imgeler ve simgeler aynı hızla yayılmaya başladı.
Bu gelişmelere koşut olarak kültür alanında da büyük bir değişim ortaya çıktı:
1. Kültürün klasik antropoloji içinde yer edinmiş olan yerel bağlamı ortadan kalktı. Belirli bir kültürün sınırından söz etmek olanaksız hale geldi. Kültür-ler arasında büyük bir akışkanlık ortaya çıktı.
2. Güvensiz yeni ekonomik koşullar yeni bir kaos hali yarattı. Bu kaos kökten dinci, aşırı milliyetçi ya da refah milliyetçisi hareketlerin güçlenmesine yol açtı.
3. Küreselleşme ile pek çok kültürel süreç ve olgu kararlı halini ve izlenebilir-liğini yitirdi. Her şey geçici, anlık ve arızî hale geldi.
4. Bu çerçevede kimlik arayışı öne çıktı. Ancak bunun yanında kimliklerin çok referanslı bir hal aldığı da görülmektedir. İnsanlar artık bir anda etnik, din¬sel, cinsel, sınıfsal ve ulusal pek çok kimlikle yaşamaktadır. Bu güvensiz ve kararsız ortamda hangi kimlik işe yararsa o anda onu öne çıkartmaktadır.
Böylelikle endüstri toplumunun ilk durumunda görülen türden bir tek yönlü kültürel yayılma yerine kültürlerin yoğun biçimde etkileşime geçtiği ve kimlik ba-kımından önem kazandığı bir döneme girmiş olduk.
Üretim Kültüründen Tüketim Kültürüne

Endüstrileşmenin ilk döneminde üretim çok önemliydi ve insanlar kimliklerini üre-timci niteliklerinden almaktaydı. Bu nedenle sınıfsal kimlikler ön plandaydı. Ancak endüstri toplumunun ikinci çağında, yani küreselleşme döneminde tüketim önem kazandı. İnsanların ne tükettikleri ve nerede tükettikleri kimliklerinin önemli bir parçası haline geldi. Üretim mekânları çevresinde örgütlenmiş, yani belirli ekono-mik etkinliklerin yürütüldüğü ve içindeki nüfusu beslediği fabrika şehirlerinin lo-kalleri, sinemaları, tiyatroları ve yerel eğlenceleriyle bezenmiş kültürel hayat terk edildi. Bugün kültürel hayat plazalar içinde toplanmış büyük mağazaların, yeme- içme mekânlarının ve eğlence yerlerinin etrafında dönmektedir. Bu dönüşüm, kül-tür hayatı içinden küçük işletmeleri söküp atmıştır. Belirli bir merkezde örgütlen-miş ve zincirleme mağazalar yoluyla dünyanın her yerine yayılmış ürünlerin tüke-timi bir değer ölçüsü haline gelmiştir.
Tüketim kültürünün doğmasının ekonomik nedenleri nelerdir? Tartışınız.
Popüler Kültür ve Moda
Endüstri toplumunda yerel ve değişme eğilimi düşük kültürel örüntüler, yerini çok hızla değişen ve birbiriyle yüz yüze ilişkisi olmayan kitlelerin tükettiği kültürel örüntülerle yer değiştirmeye başladı. Bu hızlı değişme ortamında bir kültür ihtiya¬cı ortaya çıktı ve içinde sinemanın, müziğin, sporun, medyanın ve çeşitli tüketim eğilimlerinin üretiminin yer aldığı bir kültür endüstrisi doğdu. Kültür endüstrisinin yarattığı ve kitlelerin tüketimine açık kültüre popüler kültür diyoruz. Bir başka de-yişle popüler kültür, halkın standart tüketiciler kitlesi halini aldığı, üretilip kendisi-ne sunulan ürünleri denetleme ve belirleme olanağının bulunmadığı, içinde yara-tıcı ve geliştirici olarak yer almadığı, ticarî ve endüstriyel kurumlar tarafından üre-tilen ve dağıtılan kültürdür. Popüler kültür, tüketim toplumundan ayrı düşünüle-mez. Popüler kültürün yarattığı en önemli kurumlardan birisi modadır. Moda de-diğimiz giyim-kuşam tarzı, eskinin giyim-kuşam tarzının sürekli ve ihtiyaçlara yö-nelik doğası yerine, her yıl değişen ve belirli merkezlerce üretilen tarzları yerleştir-miştir. Böylelikle hemen hemen her yıl ve her mevsim yeni bir giyim-kuşam eğili-miyle karşılaşıyoruz ve bu eğilim piyasa ekonomisi içinde önemli bir tüketim ala¬nı yaratıyor. Modanın yanısıra eğilimler (trendler) de ortaya çıktı. Bu eğilimler ge¬nellikle medya tarafından tanıtılıp yayılıyor ve geniş kitlelere mal olan bu tanıtım¬lar geçici tüketim eğilimlerinin belirli dönemlerde geçerli kılıyor. Genellikle genç¬liğin hedef alındığı bu tanıtımlarda kültürel tüketimi tanımlayan yeni bir sözcük or¬taya çıktı: Trendy… Yani yayılan eğilime uyan ve onu tüketen kişi! Böylelikle kişi¬ler kendi içinde yer aldıkları kültürel eşiklerden çıkıp, pek çok kişiyle hatta küre¬sel ölçekte aynı eğilimleri paylaşır hale geliyorlar. Marka tüketimi de böyle gelişi¬yor. Belirli markaları tüketmenin bir değer haline gelmesiyle birlikte, kişiler sınıfsal ve kültürel ayrımlarından ziyade tükettikleri markalarla tanımlanıyorlar. Markaların bir değer nesnesi haline gelmesi, tüketim toplumunun ve piyasa ekonomisinin en önemli sonuçlarından birisidir.
Beslenme ve Sağlık
Bu gelişmeler etrafında beslenmenin de doğal biçiminden koptuğu ve sentetik ürünlere dayanmaya başladığı görülür. Özellikle işe ayrılan zamanın önem kazan-masıyla ve endüstriyel sistemin bundan asla ödün vermemesi nedeniyle yeme-iç- me tarzı değişmiş, ayak üstü atıştırma düzenli yemek yemenin yerini almıştır. Ayak üstü atıştırılan yiyecekler ise genellikle enerji bakımından zengin ama diğer besle¬yici öğeler bakımından fakir yiyeceklerdir. Bu durum, özellikle çalışan sınıflarda şişmanlık (obezite), kalp ve damar hastalıkları, kanser gibi endüstri çağının hasta¬lıklarının yayılmasına yol açmıştır. Eskinin verem, tifo, tifüs, kızamık gibi öldürücü hastalıkları artık yerlerini bu tür hastalıkların belirlediği ölüm nedenlerine bırak¬mıştır. Dünyada insanlar arası temasın yoğunlaşması ve yoğun endüstrileşme ve tüketim nedeniyle ekolojik dengelerin bozulması, AİDS gibi, SARS gibi, kuş gribi gibi yeni salgınların insanlara musallat olmasına yol açmış, bu hastalıklar ölüm ne¬denleri arasında önemli yer edinmeye başlamıştır.