İbn Haldun’a dair bir özet

İbn
Haldun

1 Ramazan 732’de (27 Mayıs 1332) Tunus’ta
doğdu.

Onun zamanında Tunus’ta Hafsîler, Fas’ta Merînîler,
Tilimsân’da Abdülvâdîler, Endülüs’te Nasrîler Mısır’da Memlükler yönetimdeydi.
Kuzey Afrika ve Endülüsteki devletler hem birbiriyle mücadele ediyor hem de
kendi içlerinde sık sık taht kavgalarına girişiyorlardı.

Merîni, Hafsî ve Abdülvâdî hanedanlarının
yönetiminde önemli görevler üstlenene İbn Haldun, siyasi mücadelelerde taraf
tutmuş, entrikalara karışmış ve tertip etmiştir.
Devletin
en üst kademelerinde bulunma hırsı takibata uğramasına, sürgün ve
hapsedilmesine sebep olmuştur. Sıkıntılı bazı dönemleri olmakla birlikte
çoğunlukla saray ve konaklarda refah içinde itibarlı bir hayat sürmüştür.

Böylesi bir yaşam tecrübesi toplumsal
değişimi merak ettiren fikrî çerçeve ve yaratıcı gücü vermiştir. Toplumsal
değişimi kendisine araştırma konusu yapmış, bu değişimin sebep ve sonuç
ilişkilerini teorik bir çerçeve içerisinde açıklamaya çalışmıştır.

Onun elinde tarih ilmi teorik ve kavramsal
bir çalışmaya dönüşmüştür.
Tarihin zahirinde
görünen olay ve hallerin arkasındaki açıklayıcı derin sebeplerin tespit
edilmesi bu ilmin en önemli vazifesi olmuştur.

İbn Haldun geleneksel tarih anlayışını
eleştirirken, ümran dediği ilimle yeni bir bakış açısı getirir.
Ümran ilmi rivayet aktarımı olmaktan ziyade aklî, hikemi
yani felsefi bir disiplin olarak kurulmaktadır.
Artık
tarih ve toplum bir varlık alanı olarak ele alınmakta,
bu varlık alanında da sebeplilik ilkesinin işlediği,
toplumun değişim doğasının bulunduğu ve bu değişim hallerinin bedevi-medeni,
asabiyet, mülk, ümran gibi teorik kavramlar etrafında açıklanabileceği iddiası
sergilenmektedir.
Ümran ilmi farklı disiplinlerden istifade ederek oluşturulsa da,
vurgulamalarından anlaşıldığı üzere temelde tarih disiplinin bir uzantısı
şeklindedir.
İbn Haldun filozofların doğaya
uyguladığı sebep-sonuç ilişkisini daha soyut bir düzlemde yani tarih, toplum ve
gelecek boyutunda uygular.
Ümran ilminin amacı,
insanları taklitten kurtarıp daha önce olmuş bitmiş olanla daha sonra olacak
olanın anlaşılması konusunda bir bakış açısı kazandırmaktır.
Bu bilim toplumun zorunlu hallerini ele alır. Böylece
insanın tarih içinde toplumsal varlık oluşunu ve toplumsal değişimi inceleme
konusu yapar.
İbn Haldun değişim sürecinin
son derece yavaş gerçekleştiğini ve o sürecin bizzat içinde yaşayanların bile
bu süreci algılamalarının çok zor olduğunu, dolayısıyla sürecin geri
döndürülemez olduğunu iddia eder.
Tarihsel
olguları ümran ilmi ismini verdiği teorik kavramsal bir çerçevede anlamlandırır.

İbn Haldun iki tür varlık alanından
bahseder. Birincisi unsurlar âlemidir. Bu alanı araştırmak fiziğin ve kısmende
metafiziğin görevidir. İkincisi ise havadis yani olaylar âlemidir.
Bu alanı araştırmak ise ümran ilminin görevidir. İnsan hiç
şüphesiz bir yönüyle tabiatın bir parçasıdır. Bu bakımdan fizik ve onun alt
kolları olan biyoloji tarafından incelenir. Ama havadis âlemi doğrudan insana
bağlı ve bağımlıdır.
İnsan akıl ve irade
sahibi olması sebebiyle unsurlar âleminden ayrılır.
İnsanlar ihtiyaçlarını karşılamak için tabiat üzerinde
eylemlerde bulunur. Böylece insanoğlu diğer tüm canlılardan farklı olarak
çevresini içinde bulunduğu doğayı akıl, tarihsel birikim ve iradesi aracılığıyla
yeniden inşa eder. İbn Haldun buna imar şeklinde isimlendirir. Ümran da bu inşa
neticesinde ortaya çıkar. Oluşan siyasi ve sosyal yapılar insanlara kendilerini
zorunlu olarak kabul ettirirler.

İbn Haldun’un el-İber’i altı ana bölüme
ayrılır. Mukaddime’ye ayrılan 1. ciltten sonraki ikinci kitabı, başlangıçtan
İbn Haldun’un zamanına kadar milletlerin ve hanedanların, başta Araplar olmak
üzere onlara komşu olan Nabatîler, Süryânîler, Farslar, Yahudiler, eski
Mısırlılar, Yunanlılar, Rumlar. Türkler ve Franklar gibi milletlerin tarihini
kapsar.
Bu bölümünü yazarken geniş ölçüde
Taberî ve Mes’ûdî gibi tarihçilerin verdikleri bilgileri aktarmakla
yetinmiştir.

İbn
Haldun’un Toplumu Temellendirişi ve Devletin Ortaya Çıkışı

İbn Haldun toplumun ortaya çıkışını iki ana
noktadan yola çıkarak açıklar. Birincisi Aristotelesçi köklere sahip olup
“insanın doğası gereği dayanışmaya ve paylaşmaya açık olduğu” kabul ve
önermesine dayanmaktadır.
İkinci açıklaması ise
ilk çağda kısmen sofistlerde, daha sonra gerek Makyavelli ve gerekse de Hobbes’ta
gözlemleyeceğimiz yaklaşıma daha yakındır. İbn Haldun insanların hayvani bir
yönünün bulunduğunu ve birbirlerine zarar verdiklerini, aralarında çatışma
halinin bulunabildiğini, bundan dolayı da bir otoriteye ihtiyaç duyduklarını
belirtir. İnsan ancak bir toplum içerisinde her türlü varoluşunu gerçekleştirebilir.

İbn Haldun, tarihi olguları izah için
teorik bir çerçeve kurar ve orijinal kavramsallaştırmalarda bulunur. Bu
kavramlardan ikisi, bedevi (göçebe) ve hadari (yerleşiklik/şehirli) kavramlarıdır.

İbn Haldun fıkıh literatüründen de istifade
ederek insanların ihtiyaçlarını üçe ayırır. Bunlar

1) zarurî,

2) hâcî ve

3) kemali ihtiyaçlardır.

Zarurî ihtiyaçlar insanın yaşamını
sürdürebilmesi için zorunlu yiyecek, giyecek, barınma ve korunmadan ibarettir.
Hâcî ihtiyaçlar ise insanın yaşamı için zorunlu olmayan fakat insanın varlığını
kolaylaştıran ve insanın gelecek ihtiyaçları bakımından önemli olan
ihtiyaçlardır. Kemalî ihtiyaçlar ise gelecekteki ihtiyaçlarını karşılama
konusunda belli bir noktaya gelmiş olan insanların estetik ve başka kaygılarla
geliştirdiği hususlardır.

Bedevîler ellerindeki imkânlar sınırlı
olduğu için zaruri ihtiyaçlarla yetinmek zorundadır. Şehirli ve yerleşik
insanlar ise hâcî ve kemalî ihtiyaçlara da ulaşabilmektedir.

Bedevî yaşam temelde tabiatın sunduğu
imkânlara dayanır. Göçebeler doğanın verdikleri üzerinde hemen hemen hiçbir
işlem yapmadan ihtiyaçlarını giderirler. İbn Haldun’a göre göçebelik insanların
birlikte yaşama biçimlerinin ilk ve öncelikli şeklidir.

İbn Haldun’un en özgün katkılarından birisi
insanların temel yaşam biçimleriyle onların karakterleri arasındaki ilişkiyi
gözlemleyip kavramsallaştırmasıdır. Diğer bir ifadeyle insanların ihtiyaçlarını
karşılama biçimleri, alışkanlıklarını ve sonra da karakterlerini
belirlemektedir.

Göçebe Yaşamın Temel Özellikleri

1) Özgürlüğe düşkünlük,

2) güçlü asabiyet,

3) doğal ve dayanıklı olmaları

4) işlerini kendileri görmeleri,

5) cesaret,

6) iyiliğe daha meyyal olmaları.

Şehirli Yaşamın Temel Özellikleri

1) Bağımlılık ve sınırlanmışlık,

2) zayıf asabiyet,

3) rahat yaşama alışmışlık, kırılganlık ve tembellik

4) iş bölümü ve uzmanlık,

5) korkaklık,

6) iyiliklere duyarsızlık.

Şehirli insanlar ise iş bölümü yapıp sadece
bir konuda uzmanlaşmışlardır. Güvenlik de dâhil olmak üzere bütün alanları ya
başkalarına veya bir otoriteye devretmişlerdir. Sonuçta ise dayanıksız ve
konfor düşkünü olurlar.

İbn Haldun şehirlere hâkim olan siyasal
yönetim biçimlerinin de insanlar üzerinde kalıcı huy değişikliklerine neden olduğunu
belirtir. Mesela zulmün hâkim olduğu zorbalığa dayalı yönetimlerde insanların
teşebbüs kabiliyeti yok olur. Bu insanlar zamanla korkaklaşır.

Asabiyet

Asabiyet insanın kendi akrabalarına karşı
duyduğu yakınlık ve bağlılıktır. Asabiyet ve nesep bağı olmayan insanlar göçebe
halinde yaşayamazlar. Kişinin akrabaları için duyduğu yakınlık hissi, kendi
ailesinden başlayarak en uzak akrabasına doğru gittikçe zayıflar. Asabiyet
itibari bir halle de gerçekleşebilir. Özellikle insan nüfusunun yoğun olduğu
yerlerde durum böyledir.

İbn Haldun’un asabiyetin etrafında ikinci
kullandığı kavram kaynaşmadır.
Kaynaşma ise birlikte yaşama,
beraber savunma, sürekli iletişim, beraber yetişme, ölüm ve hastalık gibi
acıları paylaşmayla oluşur.

İbn Haldun’un asabiyet kavramıyla izah ettiği
bağlılık ve dayanışmayı 18. yüzyıldan sonra oluşan ulus devletlerde ve günümüzde
milliyetçilik, kimlikler ve ideolojiler karşılamaktadır.

Devlet ve Mülk

Asabiyet sahibi göçebe topluluklar
savaşkan, cesur, dayanaklı olduklarından mülk sahibi olmak için şehirlere,
yerleşik kültürlere doğru saldırıda bulunurlar.
Şehirliler
savaşma kabiliyetlerini kaybettiklerinden, uyuşuk, tembel ve birbirleriyle
dayanışma duygularını kaybettiklerinden göçebe toplulukların saldırılarına
karşı koyamazlar.

Toplum olarak yaşamak güce dayanır, güç de hâkimiyeti
birlikte getirir. Hâkimiyet gücü arttırır, artan güç daha fazla hâkimiyet talep
eder; bu durum şartlar ve zamanın imkân verdiği ölçüde sürer. Ancak sahip
olunan güç zaman içerisinde yok olmak zorundadır.

Asabiyetin ulaşacağı mülkü ve genişliği
belirleyen önemli hususlardan birisi de dindir.
Çünkü
din insanların nefislerini eğitmekte, kalplerini yumuşatmakta ve birbirlerine
kaynaştırmaktadır.

İbn Haldun’a göre mülkün ve iktidarın
sürekliliği asabiyet ve gerekli ahlâkî özelliklerin hem sultanda hem de
asabiyete mensup üyelerde gerçekleşmesi zorunludur.

Devletlerin ve mülklerinde tabii bir ömrü
vardır. Devlet ve mülkün sağladığı nimetlerle lüks ve rahat dönemi ortaya
çıkar.
Bu durum zaman içerisinde
zorunlu olarak devletin giderlerini arttırır. Konfora alışan insanlar yaşam
seviyelerini düşürmeyi asla istemezler. Ancak devletin gelirleri sınırlıdır. Devlet
gelirlerini arttırmak için ek vergiler çıkartır. Fakat bu da toplum tarafından
zulüm olarak algılanır ve hoşnutsuzluk artar. Bundan sonra olumsuzluklar
birbirini takip eder. Yıkım kaçınılmazdır; artık yeni bir asabiyetin ve mülkün
gelme zamanıdır. Bu döngü sürekli devam eder.

Tavırlar (Aşamalar) Nazariyesi

1. Kuruluş ve zafer aşaması: Buna göre bir
devletin kuruluş devri onun ilk aşamasını ifade eder. Devlet bu aşamada
asabiyetin müşterek gayretiyle ortaya çıkar.

2. Gücün şahsileşmesi dönemi: Bu süreçte
iktidar tek bir kişinin veya ailenin elinde toplanır.

3. İmar dönemi: Bu aşamada siyasi istikrar
sağlanır. Asker sınıfına ve ülkenin imarına odaklanılır. İnsanlar servet edinmeye
başlar.

4. Sulh ve istikrar dönemi: Bu dönemde
atalardan devralınan gelenek ve kurumlar muhafaza edilmeye çalışılır. Taklit ve
muhafaza kaygı ve duygusu hâkimdir. Hâlbuki gelen her yeni gün yeni haller ve
sorunlar getirmektedir.

5. Çözülme ve yokoluş devresi: İktidarı
elinde tutanlar keyfîlik bataklığına saplanırlar. Hükümdar kendi ve çevresinin
zevklerini tatmin etmek için hazineyi tamamen tüketir. Hem siyasal yapı hem de
sosyal yapı tamamen kokuşur. Asabiyet tamamen ortadan kalkar. Ahlaki yapılar
tükenir.

İbn Haldun’a göre tüm bu süreçler
zorunludur ve döngüseldir.

Ümranın
Gelişimi ve Aklî İlimler

İlimler insanın düşünen bir varlık olması
sebebiyle meydana gelmektedir. İlimlerin neşet edebilmesi, gelişip
ilerleyebilmesi ise ancak ümranın büyümesi ile mümkündür.

Mukaddime’nin beşinci bölümünün on üçüncü
kısmında, kelâm ve tasavvuftan sonra insanın ilmi çalışmalarının bir parçası
olarak felsefeyi ele alır. Buradaki yaklaşımı oldukça objektif ve tasviridir.
İnsanın düşünce gücüne sahip olması sebebiyle aklî ilimlere sahip olmasının son
derece doğal olduğunu ve onların bütün insanlar için ortak olduğunu belirtir.

İbn Haldun felsefi ilimleri dört ana kısma
ayırır.

1. İlki mantıktır.

2. Fizik ve fizik bilimleri.

3. Duyu ötesi manevî hususları inceleyen disiplinleri
üçüncü sırada zikreder ve buna ilm-i ilahi der.

4. Son sırada nicelikleri konu edinen
matematik yer alır. Geometri, aritmetik, ses ve melodilerin birbirleriyle olan
oranlarını inceleyen musiki ve astronomi, matematik biliminin hanesi altında
toplanırlar.

—-

İslâm Düşünce Tarihi

Editör: Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar

Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2070

Eylül 2010, Eskişehir