İbn Haldun – Mukaddime 2

32

İbn Haldun – Mukaddime II

Dördüncü
Bölüm

Memleketlere,
Şehirlere, Sair Umrana ve Bu Hususa Ârız Olan Hallere Dair Bu Bölümle Alâkalı
Esas ve Tâli Meseleler

1.
Hanedanlıklar ve devletler, şehirlerden ve kasabalardan öncedir. Şehir ve
kasabalar, mülkün ikinci derecedeki mahsûlü olarak vücuda gelir

2.
Mülk, şehirlere inmeye ve yerleşmeye sevk eder

Kabileler ve asabeler, kendileri için mülk
hâsıl olunca, iki sebepten dolayı şehirleri istila etmek zarureti içinde
bulunurlar:

Birincisi: Mülk rahata, sükûna, ağırlıkları
indirmeye (ve istirahate), bâdiyede eksik olan umranla ilgili hususları ikmale
davet eder.

İkincisi: Rakiplerden ve hasımlarından
mülke gelmesi muhtemel olan hücumlara karşı onu savunmaktır.

3.
Büyük şehirleri ve ulu abideleri, sadece güçlü hükümdarlıklar inşa edebilir

4.
Çok büyük abideleri, belli bir hanedanlık tek başına vücuda getiremez

5.
Şehirler planlanırken riayet edilmesi lazım gelen hususlar ve bunlara dikkat
edilmemesi halinde ortaya çıkan durumlar

6.
Dünyadaki ulu mabetler ve camiler

Buhari ve Müslim’de yer alan sahih bir
hadise göre, yeryüzünün en faziletli yerleri, üç mabedin bulundukları
yerlerdir. Bunlar Mekke, Medine ve Beytu’l-makdis’teki mabetlerdir.

1. Mekke: Söylendiğine göre bunun
evveliyeti şöyledir: Âdem (a.s.) bunu (semadaki) Beytu’l-mamur’un hizasında ve
karşısında olacak şekilde inşa etmiş, ama bir müddet sonra Tufan onu yıkmıştır.

2. Mescid-i Aksa (İsra, 17/1) denilen Beytu’l-makdis’e
gelince, bunun başlangıcı Zühre (Venüs) mabedinin yeri olarak Sabiiler zamanına
kadar çıkar. Sabiîler, buraya takdim ettikleri armağanlar (ve kurbanlar) arasında,
Zeytinyağı da hediye ederler, bu yağı buradaki kaya üzerine dökerlerdi. Sonra
bu heykel (yani Venüs mabedi) tamamıyla harap oldu. İsrailoğulları buraya malik
oldukları vakit, namazları (ve duaları) için arasını kıblegâh edindiler.

Hz. Musa kubbeyi yaparak Ahd Tabutu’nu,
(Ahd sandukası, Tabernacle) oraya yerleştirdi. On kelime (evamir-i aşere)
halinde, (semadan) indirilen levhalar kırıldığı zaman, onun yerini tutmak üzere
yapılan levhaların içine konulmuş olduğu sanduka işte bu tabuttur.

3. Medine: Eski ismi Yesrib olan Medine, Amâlika’dan
olan Yesrib b. Mehlâil tarafından bina edilmiş, onun için, şehre onun adı
verilmiştir.

7.
İfrikiye ve Mağrip’te şehir ve kasabalar azdır

Bu bölgeler, İslamdan önce binlerce yıldan
beri Berberlere ait bulunuyordu. Buranın umranı da tümü ile bedevi (ve iptidai)
nitelikte idi.

8.
İslam ümmetindeki binalar ve meskenler, kendi kudretlerine ve daha evvelki
hanedanlıklara nisbetle azdır

Araplar da bedevi hayata, iyice dalmış ve
sanatlardan gayet uzak kalmış bir kavimdir.

Diğer bir sebep de şudur: Başlangıçta, bina
inşaatında aşırı derecede ileri gitmeye ve bu hususta itidale riayet etmeden
müsrifçe harcamalar yapmaya din mani idi.

9.
Ender haller müstesna, Arapların yaptıkları binalar çabuk harap olur

10.
Şehirlerin harap olmaya başlaması

Bir şehrin umranı gerilemeye yüz tutar ve
oradaki nüfus seyrekleşmeye başlarsa, bundan dolayı sanatlar da azalır.
Neticede iyi, sağlam yapılar ve üzerinde tezyinat yapılan yüksek binalar
ortadan kalkar.

11.
Halkının refah seviyesinin yüksek ve pazarların canlı olması yönünden şehir ve
kasabaların yekdiğerinden üstün oluşu, sadece umranın çokluğu ve azlığı
bakımından aralarındaki üstünlük derecesine bağlıdır

(iktisadi sahadaki) ahvalin genişliği ve umrandaki
nimetin çokluğu, umranın çokluğuna (ve hacminin genişliğine) tabidir.

…elde edilen bir kazancın değeri; o kazancı
elde etmek için harcanan emeğin değerine tekabül eder…

Emek (a’mal ve hizmet) arttıkça umran gelişir,
umran geliştikçe de emek ve ona olan talep artar. Emeğe olan talebin artması,
onun değerini artırır.

12.
Şehirdeki fiyatlar (ve teşekkül tarzı)

Bir şehir büyür, gelişir ve nüfusu
çoğalırsa, gıda ve onun yerine kaim olan zaruri ihtiyaç maddelerinin fiyatları
düşer ve ucuzlar. Katıklık, meyve ve ona bağlı olan lüks maddelerin fiyatları
ise yükselir, pahalılaşır.

İbn Haldun’a göre, mal ve hizmet (a’mal)
arzını geliştiren ve artıran esas unsur, revaç ve taleptir. Talebi meydana
getiren amil ise ihtiyaç ve arzu (ed-devâî) dur.

13.
Bedeviler, umranca ileri olan bir şehirde ikamet etmezler

14.
Zenginlik ve fakirlik itibariyle bölgeler arasında görülen farklı durumlar
aynen şehirlerde olduğu gibidir

…umran itibariyle mükemmel olan,
yörelerinde müteaddit milletler yaşayan ve nüfusu çoğalan bölgeler ahalisinin ahvali
genişler, (iktisadi vaziyeti düzelir ve ilerler). Malları ve şehirleri çoğalır,
devletleri ve memleketleri, (hanedanlıkları ve sultanlıkları) büyür.

15.
Şehirlerde akar ve çiftlik sahibi olmak ve bunların faydaları ve gelir
durumları

16.
Şehirdeki sermayedarlar, makama ve müdafaaya muhtaçtırlar

…umran içinde sermayedarların ve servetiyle
şöhret yapanların mutlaka bir koruyucu (askeri) güce ve makama ihtiyacı vardır.

17.
Şehirlerdeki hadaret, hanedanlıklardan kaynaklanır ve onun aralıksız devam
etmesi ve kökleşmesiyle kökleşir

18.
Hadaret, umranın gayesi ve ömrünün nihayeti olup onun çöküşünü haber verir

Mülk ve hanedanlık asabiyetin ulaşmak
istediği bir gayedir. Hadaret de bedeviliğin ulaşmak istediği bir gayedir.
İster bedevîlik, ister hadarîlik nevinden olsun, ister hükümdar ister tebaa
(veya ister mülk ister onun pazarı) ile alakalı bulunsun tüm umranın hissi (maddi
ve gözle görülür cinsten) bir ömrü vardır.

Umrandaki halk için refah ve nimet husule
gelince, tabiatıyla bu onları, hadaretin çeşitli yollarına ve onun adetleriyle
ahlaklanmaya sevk eder.

Evle (ev eşyası ile) ilgili bahis konusu
ahvaldeki zerafet son haddine ulaşınca, cismani ve hissi arzulara (şehavet,
desire) itaat etme hali, onu takip eder. Bu suretle insan nefsi, söz konusu
adet ve itiyatlarla, birçok şekillerde renklenir.

Şehirdeki hadarette görülen çeşitlenmeler,
(muhtelif sanatlar ve iş kolları) sebebiyle şehir halkının masrafları büyür.

…umran ne kadar çok gelişmiş olursa, hadaret
de o kadar fazla mükemmel olur.

Fiyatlar yükselir. Sonra alınan vergiler bu
pahalılığı daha da körükler.

Bu suretle de hadarîlerin (ve şehirlilerin)
masrafları büyür, itidal haddinden çıkarak israf derecesine ulaşır.

Bütün bunların sebebi, hadarette ve refahta
görülen ifrattır.

Artık insan nefsi hep maişet ve geçim
hususunu düşünme cihetine yönelir.

…o kimselerin yalana, dolana, kumarbazlığa,
adam kandırmaya ve çarpmaya, hırsızlığa, yalan yere yemin etme arsızlığına ve
murabahacılığa karşı cüreti oldukları (ve bu gibi ahlaksızlıkları gözlerini
kırpmadan irtikâp ettikleri) görülür.

Umranın gayesi ve hedefi, hadaret ve
refahtan ibarettir. Gayesine ulaşan umran bozulma haline dönüşür, ihtiyarlamaya
başlar, aynen canlıların tabii ömürlerinde olduğu gibi.

Bedevilerde birlikte yaşama zaruretinden
doğan halisane yardımlaşma ve dayanışma, şehirlerde yerini menfaatçiliğe
dayanan mesleki yardımlaşmaya ve dayanışmaya bırakır.

“Malınız sizin için fitnedir”

19.
Mülkün başkenti olan şehirler, hanedanlığın harap olması ve yıkılışıyla harap
olur

20.
Bazı sanatlar bazı şehirlere mahsustur

21.
Şehirlerde de asabiyetin mevcut olduğuna ve asabiyet sahiplerinin yekdiğerine
galebe çaldıklarına dair

22.
Şehir halkının lehçeleri

Arapçanın bütün İslam ülkelerinde başlangıçta
hâkim dil olması, Arapların hem galip, hem de İslam dini gibi bir inanç
sistemine sahip olmaları itibariyledir.

Beşinci
Bölüm

Geçime
ve Onun Kazanç ve Sanatlar Biçimindeki Çeşitlerine ve Bütün Bu Hususlara Ârız
Olan Hallere Dairdir.

Burada
(Halli Gereken) Birtakım Meseleler Mevcuttur

1.
Rızk ve kesbin hakikatine, bunların açıklanmasına ve kesbin, insan emeğinin
kıymetinden ibaret olduğuna dair

…rızk, fiilen kullanılan, faydalanılan ve
istihlak edilen maldır.

Ölene nispetle mirasa “kesb” ismi verilir
ama “rızk” adı verilemez.

Mutezile’ye göre bir şeyin rızk ismini
alabilmesi için, meşru surette ona mâlik olmak şarttır.

…kesb (ve kazanç}, sadece bir şeyi edinmek
ve elde etmek (iktinâ, tahsil) için gayret ve kast etmek suretiyle vücuda
gelir.

Âlemdeki insanlar için umumiyetle servet ve
sermaye (zahire- künye) bu ikisidir (altın ve gümüş). (Bu ikisinin haricinde
edinilen) şey bu ikisini elde etmek içindir. (s. 694)

2.
Çeşitli geçim şekilleri, nevileri ve yolları

…Meaş, “Mef’al” vezninde bir kelime olup “ayş”
(yaşamak, life) kökünden gelir. Hayattan (ve yaşamaktan) ibaret olan ayş, bu
(gibi rızk ve gıdalar) olmadan husule gelmediği için, bu nevi şeyler, mübalağa
ifade etsin, diye ayşın ve hayatın mahalli olarak itibar edilmiştir. (Böylece
ism-i mekân olan meaş kelimesi hayat ve yaşamak manasına alınmış, rızk ve gıda
aramak ve elde etmek, hayatın ve yaşamanın yeri, hatta kendisidir, denilmek
istenmiştir).

Çiftçilik, sanat ve ticaret…

3.
Hizmet, tabiî bir geçim yolu değildir

…belli bir işi gören bir hizmetçi, şu dört
durumdan birinde bulunur: Ya hem ehliyetlidir hem eline verilen iş hususunda
güvenilirdir veya bu iki vasıftan hiçbirine sahip değildir. Veya bu iki
husustan sadece birinde durum tam, diğerinde aksinedir.

4.
Para kazanmak için define ve hazine aramak tabii bir geçim yolu değildir

5.
Servet (edinmek ve elde tutmak) için makam faydalıdır

Görüyoruz ki, makam ve itibar (nüfuz)
sahibi olan bir kişi maişet çeşitlerinin tümünde makam (ve mevki) sahibi
olmayan bir kimseden zenginlik ve servet bakımından daha fazladır. Bunun sebebi
şudur: (Siyasi ve idari itibar ve) makam sahibi olan bir şahsa (çeşit çeşit) amellerle
(ve emekler harcanarak) hizmet edilir, yaranına (ve himaye cihetinden) makamına
ihtiyaç duyma sebebiyle amellerle ona yaklaşılır. İmdi halk, ister zaruri,
ister hâcî, ister kemalî olsun, bütün ihtiyaçlarında amel (ve emekleri) ile ona
yardımcı olurlar. (s. 705)

7.
Saadet ve servet ekseriya boyun eğmesini ve yaltaklanmasını bilen kişilerden
başkası için hâsıl olmaz

…insanların bir “fayda” olmak
üzere elde ettikleri kazanç, sadece onların amellerinin (ve emeklerinin)
kıymetlerinden ibarettir.

Bir kimsenin amelinin (ve emeğinin)
kıymeti, amelinin miktarı ve bu amelin diğer insanların amelleri arasındaki
şerefi ve halkın ona duydukları ihtiyaç kadardır.

…bazan az miktarda şer olmadan çok
miktardaki hayrın varlığı (tam olarak) gerçekleşmeyebilir.

Bu husus iyi anlaşılmalıdır. (Makamın
adilane kullanılması küllî hayır olup bizzat ilahi inayete dâhildir, zalimane
ve keyfi olarak kullanılması ve suiistimal edilmesi cüz’i şer olup bilaraz Rabbani
inayete dâhil bulunmaktadır).

Umran ehli olan şehir ve iklim sakinlerinin
teşkil ettikleri tabakalardan her tabakanın madunu bulunan bir tabaka üzerinde
kudreti (ve hâkimiyeti) vardır. Aşağı tabakadan (ve sınıftan) olan herkes, mâfevkindeki
tabakaya (sınıf, class) mensup olan makam sahibinden medet umar. Mâfevk olan,
hükmü altındakilerin üzerinde tasarruf ederek, onlardan temin ettiği istifade nispetinde
kazancını artırır.

…makama talip olan ve mevki peşinde koşan,
tıpkı izzet sahiplerinden ve hükümdarlardan bir şey istirham ederken takındığı
tavır gibi, boyun eğmeye ve yaltaklanmaya (hudu’- temellük, obsequiousness
flattery) ihtiyaç duyar.

Bundan dolayıdır ki, gururlu ve yüksek seciye
sahibi olmayı huy edinen birçok kimse için makam sahibi olma halinin
gerçekleşmediğini o yüzden bu kimselerin emekleriyle temin ettikleri kazançla
yetindiklerini ve (böyle olunca da) fakirliğe ve zarurete düştüklerini
görmekteyiz.

7.
Kadılık, müftülük, müderrislik, imamlık, hatiplik, müezzinlik ve benzeri dini
hizmetleri ifa edenler umumiyetle büyük servet sahibi olamazlar

Umumiyetle halk, bahis konusu dini
meslekleri ifa edenlere (ve onların hizmetlerine) zaruri olarak başvurmak
durumunda değillerdir. Onlara (ve sahip oldukları bilgi ve hizmetlere) sadece
dinine düşkün olan havas ihtiyaç duyar.

8.
Çiftçilik, zayıfların ve rızk temin etmek için uğraşan bedevîlerin geçim
yoludur

9.
Ticaretin manası, usulleri ve çeşitleri

…ticaret, ticari eşyayı ucuz almak ve
pahalı satmak suretiyle malı nemalandırmak (ve sermayeyi artırmak) için
çabalamaktır.

Sözü edilen artan miktara “kâr” ismi
verilir.

Ucuz olanı satın al, pahalı olanı sat,
ticaret hâsıl olmuştur… (s. 715)

10.
Tüccarın, ticaret metaını nakl etmesi

11.
İhtikâr

Şehirlerdeki basiretli ve tecrübeli zevat
arasında, “fiyatların yükselme zamanını kollamak üzere hububatın ihtikarı
(saklamak, spekülasyon, hoarding) meş’um bir hadisedir, (akıbeti felakettir,
onun için stok edilen malın) faydası telef olur, hüsranla neticelenir,” diye meşhur
olmuştur.

Karşılığı ödenmeden alınan mal ve para, onu
alana talihsizlik getirir.

12.
Fiyatlarda görülen düşüş, ucuz şeyler alıp satma (durumunda kalan) tacirler
için zararlıdır

Bu hususu önce hububatta (zirai
mahsullerde) nazar-ı itibara alınız. Hiç şüphe yok ki, bu çeşit mallar sürekli
ucuz ve fiyatı düşük olursa, muhtelif şekillerde geçimleri ziraata ve
çiftçiliğe bağlı olan bütün meslek sahiplerinin halleri de bozulur.

13.
Hangi sınıftaki kişiler ticareti meslek edinir, hangilerinin edinmesi uygun
olur?

Şayet tacir, ihtilaflı davalara girme
bahsinde cüretli, hesap hususunda basiretli, yaman bir pazarcı, hâkimlerin yanına
gitme konusunda cesur (kavgacı, dövüşken, atılgan, girişken, cedelci, münakaşacı,
hesapçı ve mahkeme kapılarını aşındırıcı) biri ise, atılgan ve yaman bir pazarlıkçı
oluşu, onun hakkını alması için daha elverişlidir. Aksi takdirde zırh olarak kullanacağı
bir makama (ve nüfuz sahibi kişiye) mutlaka ihtiyacı olacaktır. (s. 719)

14.
Tacirlerin karakterleri, reis olan kişilerin karakterinden aşağı ve mürüvvetten
uzak olur

…kurnazca pazarlık yapma, inatla fiyat
kesme, ustalıkla iş becerme, ihtilaflı davaların içinden çıkmaya alışık olma ve
sıkı bir şekilde tartışma… Bu gibi şeyler beşeri safvete ve insani faziletlere
zarar verir ve onları tahrip eder. Çünkü fiillerin tesirleri, mutlaka ruha
avdet eder. (s. 720)

Tacirlerin
karakterleri, eşrafın ve hükümdarların karakterlerinden aşağıdır

Ticarette zaruri olarak mukayese (cunning)
denilen kurnazlık (ve açık gözlülük) vardır. Şayet bir tacir daima kurnaz
olacaksa, ister istemez bu durum onu tesir ve hâkimiyeti altına alacaktır.

15.
Sanatlar için mutlaka bir ustaya ihtiyaç vardır

…eşyanın kuvveden fiile çıkması defaten ve aniden
olmaz. Bilhassa sanatlarla ilgili (teknik) hususlarda durum budur. Şu halde, bunun
için behemehâl bir zamana ihtiyaç vardır.

16.
Sanatlar, sadece hadarî umranın ilerlemesi ve kemale ermesi sayesinde
mükemmelleşir

…gıda, zaruri olduğu için ilimlerden ve sanatlardan
önce gelir, ilimler ve sanatlar zaruri olan (gıda)dan sonra gelir.

Umran denizi coşup orada lüks şeyler talep
olunmaya başladığı zaman, sanatların zarif ve kalitece iyi olması da buna dâhil
olur.

17.
Şehirlerde sanatların kökleşmesi yalnız buralardaki hadaretîn kökleşmesine ve
süresinin uzun olmasına bağlıdır

18.
Sanatlar ancak taliplerinin fazla oluşu ile iyileşir ve ilerler

Her kişinin kıymeti, yaptığı işin iyi (ve
kaliteli) oluşu nispetinde olur.

19.
Harap olmaya yüz tutan şehirlerde sanatlar noksanlaşır

20.
İnsanların, sanatlardan en uzak olanları Araplardır

Sebep şudur: Bedevilik bunların iliklerine
işlemiştir. Hadarî umrandan, bunun gerektirdiği sanatlardan ve diğer
hususlardan çok uzak kalmışlardır.

21.
Belli bir sanatta meleke sahibi olan bir kimsenin, ondan sonra diğer bir
sanatta iyi bir meleke kazanması nadir görülür

Melekeler, nefsin (ve ruhun) sıfatları ve
renkleridir. Bunlar defaten (ve üst üste) husule gelmezler.

22.
Temel sanatlara kısa bir bakış

Zaruri sanatlar: Çiftçilik, bina inşaatı
(mimari), terzilik, marangozluk ve dokumacılık. Konusu şerefli ve önemli olan
sanatlar: Ebelik, kitabet (yazarlık), sahhaflık, mûsikî, tıb.

Ebelik (aynı zamanda) umranda zaruridir.

Tababet: İnsan sıhhatini korumak ve
hastalığı ondan defetmektir.

Kitabet (yazı) ve ona tabi olan sahhaflık
ise (hatırlanması için) ihtiyaç duyulan beşeri hususları (yazı ile tespit
ederek) muhafaza eder ve unutulmamalarını sağlar.

Mûsikî (çalgı) sesler arasındaki
nisbetlerden ibaret olup onlardaki güzelliği kulaklara izhar eder. (Kulağa hoş
gelen ölçülü seslerdir).

Bu üç sanat (tıb, kitabet, mûsikî) büyük
hükümdarlarla münasebet tesis etmeye,

üns ve halvet meclislerinde bulunmaya sebep
olur ve bunun için de bunların, başkalarında bulunmayan bir şerefleri daha
vardır. Bunların dışında kalan sanatlar umumiyetle (yukarıda sayılanlara tabi
olan) ekseriya aşağı ve tali sanatlardır. Bunların hali, (onlarla alakalı)
maksatların ve gerektirici sebeplerin (milletten millete, nesilden nesile) farklı
olmalarına bağlı olarak farklılık gösterir. (s. 729)

23.
Çiftçilik sanatı

Çiftçilik (felahet, ziraat), sanatların en
eskisidir.

…bu sanat ve meslekle uğraşmak bedevîlerin
hususiyeti olmuştur.

Hadarîler bu iş ile uğraşmaz ve ondan
anlamazlar.

24.
Mimari sanatı

25.
Marangozluk sanatı

Temelde bu sanat (dülgerlik ve doğramacılık
gibi) bütün çeşitleriyle büyük ölçüde geometrik esaslara ihtiyaç gösterir.
Çünkü sağlam bir biçimde belli suretleri kuvveden fiile çıkarmak ya umumi veya
hususi bir şekilde miktarlar arasındaki tenasübün (simetriğin) bilinmesine
bağlıdır.

…geometri ilminde önde olan Yunanlı âlimlerin
tümü aynı zamanda bu sanatın da üstatları idiler.

26.
Dokuma ve dikiş sanatı

Hacda dikilmiş elbise giymenin haram
kılınmasındaki (hikmete bakınca) bu sır anlaşılır (Bedevîlerin dikişsiz,
yekpare kumaşla vücutlarını örtmelerindeki sebep). Çünkü haccın teşri kılınması
(ndaki sır ve hikmet), tüm dünyevi bağları söküp atma, ilk defa yaratıldığımız
şekilde Allah’a dönme hususunu ihtiva etmektedir.

27.
Ebelik sanatı

28.
Tababet sanatına ve buna bâdiyede değil, meskûn bölgelerde ve şehirlerde ihtiyaç
duyulduğuna dair

…bu sanatın semeresi sağlamların sıhhatini korumak,
hastalıklarından kurtularak şifa bulsunlar diye tedavi ile hastalardan
hastalığı defetmektir.

…tüm hastalıkların kökü alınan gıda
maddeleridir.

…şehir halkında riyazet (idman, exercise)
diye bir şey yoktur.

Bu yüzden şehirlerde ve kasabalarda hastalıklar
çok görülür.

29.
Hat ve kitabet, beşeri sanatlardandır

İnsanda yazının kuvve halinden fiil haline
çıkışı münhasıran talimle olur.

Bilinmelidir ki hat, söz ve konuşmanın
(kavl ve kelamın) beyan edilmesidir. Nitekim söz ve konuşma da nefste ve
zamirde (zihinde ve kalbte) olan manaların açıklanmasıdır. Şu halde her
ikisinin de delalet itibariyle vazıh olması şarttır. (s. 750)

30.
Sahaflık sanatı (ve kitap imalatı)

31.
Mûsikî sanatı

Seslerin pestlik, tizlik, yumuşaklık,
sertlik, titreklik ve sıkışıklık (yoğunluk) ve saire gibi bir takım keyfiyetleri
mevcuttur. Bunların güzel olmalarını icap ettiren husus aralarında mevcut olan
tenasüptür.

32.
Sanatlar, özellikle kitabet ve hesap, bunlarla uğraşanların zekâlarını
geliştirir

Altıncı
Bölüm

İlimler
ve Çeşitleri, Öğretim Usulleri, Bütün Bu Hususlara Ârız Olan Haller, Bu Babın
İhtiva Ettiği Bir Mukaddime ve Müteaddit Ekler

Mukaddeme

Mukaddeme, insan düşüncesine (fikr-i
insaniye) dairdir ki, bununla insan, hayvanlardan ayrılmış…

1.
İnsan düşüncesi

…Allah, insanı diğer hayvanlardan ve canlılardan
fikir (ability to think, düşünebilme hususiyeti) ile ayırt etmiş…

Fikrin muhtelif dereceleri vardır:

İlk derece: Hariçte, tabii veya vaz’i
(natural, arbitrary) bir tertipte tertiptenmiş hususları aklen kavramaktır (…)
akl-ı temyizi” (discerning intellect) budur.

İkincisi: İnsanın hemcinsiyle olan
münasebetleri ve onlarla geçinmesi ile ilgili olan görüşleri ve adab (-ı muaşeret
kaidelerini) kazandıran fikirdir.
Bu da
tecrübi akıl” (experimental intellect, pratik
zekâ) adını alır.

Üçüncüsü: Hissi idrakin ötesinde olup amel
(pratik) ile alâkası bulunmayan, bir maksad hakkında ilim veya zan husule
getiren fikirdir. Bu da, “nazari akıl” (speculative
intellect) dan ibarettir.

22.
Fiille ilgili hadiseler âlemi, ancak fikirle tamamlanır

Oluşumlar (kâinat) âlemi iki türlü varlık
ihtiva eder: Bunlardan biri, unsurlar, eserleri ve bunlardan oluşan üç sınıf
varlık: Maden, bitki ve hayvan (canlı) gibi saf zatlardır (zevat-ı mahz, zat-ı
eşya). Bunların tümü, ilahi kudrete bağlıdır.

Diğeri hayvanlardan (ve canlılardan) sudur
eden fiillerdir. Bu fiiller, Allah’ın, onlara, bunun için vermiş olduğu kudrete
bağlı olarak onların kastıyla vaki olur.

Sırası önce olanı sonra meydana getirmek
mümkün olmadığı gibi sonra olanı önce vücuda getirmek de kabil değildir.

…insan dışındaki canlıların fiillerinde ise
intizam yoktur. Çünkü failin yaptığı fiildeki tertibe vakıf olmayı temin eden
fikir onlarda mevcut değildir.

Bir kimsenin fikrinde, sebep-netice
(esbab-müsebbebât, causality düşüncesi) hangi ölçüde husule gelirse, onun
insanlığı bundan ibaret olur. (s. 768)

3.
Tecrübi akıl ve meydana gelişinin keyfiyeti

“İnsan, tabii olarak medenidir”

Medeni (şehirli) kelimesi, medine kelimesinin
nisbesidir. Ancak bu ifade, beşeri ictimadan (ve cemiyet hayatından) kinayedir.

Bu tabir, “insan için, öbür insanlardan
ayrı yaşamak mümkün değildir, onun varlığı ancak hemcinsiyle gerçekleşir,”
manasını ifade eder.

“Ebeveyninin te’dib edemediği bir kimseyi
zaman edeblendirir.”

4.
İnsanların bilgileri – meleklerin bilgileri

Biz, sahih vicdan (ve sağlam batıni his)
ile nefsimizde üç âlemin mevcudiyetine şahit oluyoruz. Bunların ilki his âlemidir, (maddi ve cismani âlem). Hayvanlarla
aramızda müşterek olan hissi idrak vasıtalarıyla bundan haberdar oluyoruz. Sonra,
insanların hususiyetini teşkil eden fikri nazar-ı
itibara alıyor ve o vasıta ile insan nefsinin var olduğunu kesin bir surette
biliyoruz.

Sonra, bizim üzerimizde bulunan üçüncü bir
âlemin mevcudiyetine, içimizde müşahede ettiğimiz eserlerinden istidlal
ediyoruz.

İşte bu, ruhlar ve
melekler âlemi
dir.

Birçok defa, ruhani olan bu yüce âleme ve
oradaki zatlara rüya ve uykuda gördüğümüz şeylerle istidlal ederiz.

(Ruhani âlemle aramızda perdeler var) “perdenin
açılması” (keşf-i hicab) sadece şu üç şeyle olur: Ya zikir temrinleri ile hâsıl
olur. Bunun da en efdali, kötülüklerden ve arsızlıktan uzaklaştıran namazdır.
(Çünkü en büyük zikir namazdır). Veya başlıca gıda maddelerini almaktan arınmakla
olur, bunun da başında oruç gelir.  

5.
Peygamberlerin bilgileri

Basit ve mürekkep âlemlerin tamamı
itibariyle bir kül olarak varlık (vücud), yukarıdan (aşağıya) ve aşağıdan
(yukarıya doğru) tabii bir tertip ve nizam üzeredir. Tüm varlıklar arasında
(hiç bir şekilde kopmayan ve) çözülmeyen tam bir ittisal (contact, bağlantı)
vardır. Âlemlerdeki her ufkun (sahanın, stage) son noktasında bulunan zatlar
(ve varlık nevileri), aşağıdan veya yukarıdan kendisine komşu olan bir zata (ve
varlık cinsine) inkılap etme (transformation) hususunda tabii bir istidada sahiptir.

(Melekler âlemi ile insanlar âlemi
arasındaki bağlantı peygamberlerdir)

Bu halet içindeki peygamberlerin (telakki
ettikleri gaybi) ilim, görmeye dayanan açık-seçik, (kesin ve vasıtasız) bir
ilimdir. Ufak da olsa bir yanılma, hata galat ve vehim vaki olmaz.

6.
İnsan, zatı itibariyle cahil, kazandığı (bilgi) itibariyle âlimdir

İnsan, fikir sayesinde fiillerini muntazam
bir şekilde vücuda getirmektedir. Temyizi akıl bundan
ibarettir veya (ictimaî) görüşlere (ara), maslahatlara ve mefsedetlere dair
olan bilgiyi hemcinsinden o sayede elde etmektedir. Bu da tecrübî akıldır veya (madde ve gayb âlemindeki) şahit
ve gaip varlıkların tasavvurunu o sayede oldukları gibi tahsil etmektedir. Bu
da nazari akıldır.

“Yaratan Rabbinin ismiyle oku! O, insanı
kan pıhtısından yaratmıştır. Kalemle öğreten ve insana bilmediğini belleten çok
kerim Rabbinin ismiyle oku” (Alak, 96/1-5). Yani Allah daha evvel kan
pıhtısından ve et parçasından ibaret olan insana, kendisinde mevcut olmayan bir
ilim kazandırmıştır.

7. İlmi
talim (ve tedris), sanatlar cümlesindendir

Bir ilimde ihtisas kazanarak derinleşmek ve
ona hâkim olmak ancak ve ancak o ilmin ilkelerini ve kaidelerini ihata etme ve
gerek meselelerini gerekse teferruatının çıkarılış tarzını kavrama hususunda hâsıl
olan bir meleke sayesinde kabil olur.

…tüm melekeler cismanidir. Cismani olan şeylerin
tümü, hissi şeylerdir. Onun için de (üstadın ve muallimin tedrisine ve) talime muhtaçtır.

Bahis konusu (tedris usulündeki) melekenin
elde edilmesinin en kolay yolu, ilmi meseleleri münakaşa ve münazara ile dili
açmak kuvvetlendirmek ve bol bol ilmi tartışmalar yapmaktır. Çünkü ilim bir
kuyu, tartışma ise onun kovası gibidir. Bu durum, bu usul, bu çeşit meseleleri
zihne yaklaştırıp onları anlaşılabilir bir hale getirir.

Bedevî karşısında hadarînin haline dikkat
ediniz. Hadarî olan şahsın, zekâ ile süslü, fikirlerle dolu olduğunu
göreceksiniz.

8.
İlimler, ancak büyük bir umranın ve yüksek bir hadaretîn bulunduğu yerde
gelişir

9.
Çağımızdaki umranda mevcut olan ilimlerin nevileri

…şehirlerdeki insanların tahsil ve talim
etmeye koyuldukları ve yekdiğerine aktara geldikleri ilil1’ller iki çeşittir.
Bunun bir çeşidi, insan için tabii (natural ve akli)dir. Fikri ile onu elde
etmenin yolunu bulur. Diğer çeşidi, nakli (traditional)dir. Bunu, onu vaz’
edenden öğrenir.

10.
Kur’an ilimlerinden kıraat ve tefsir

1.
Kur’an’ın kıraati

Yedi Kıraat (kıraat-ı seb’a) vs.

2.
Kur ‘an hattı

(Bir yandan yazılıp okunmayan, diğer yandan
yazılmadığı halde okunan harfler vardır).

3.
Kur’an’ın tefsiri

Araplar kitaptan ve ilimden anlamazdı.
Bedevîlik (iptidallik) ve üınmi’lik onların galip hali idi.

…bir şey öğrenme hevesine düştükleri vakit,
bunları sadece kendilerinden önceki Ehl-i kitaptan sorar ve bu konularda
onlardan faydalanırlardı (Yahudi ve Hıristiyanlara).

İşte bu yüzden, sözü edilen (melahiın,
hadasân ve benzeri) mevzu ve maksatlarda, onlardaki menkûlât (ve Yahudi asıllı
olan zevattan gelen ve İsrailiyat denilen rivayetler) ile tefsir kitapları
dolup taştı. (s. 787)

11.
Hadis ilimleri

Muhaddisler katında, makbul olma bakımından
en yüksek mertebede bulunan, sahih hadislerdir. Bundan sonra hasen hadisler
gelir. En aşağısı da zayıf hadisler olup bu da mürsel, münkatı’, mu’dal,
muallel, şaz, garib ve münker gibi (zayıf hadis çeşitlerinin hepsine) şamildir.
Muhaddisler, bu hadislerden bir kısmının reddi hususunda görüş birliğine
varmışlardır. Aynı vaziyet sahih hadisler için de söz konusudur.

Muhammed b. İsmail Buharî, 3.000’i mükerrer
olan 7.200 hadis ihtiva etmiştir.

Sonra Müslim b. Haccac Kuşeyri (r.a.)
yetişti ve Sahih isimli müsnedini telif etti.

…nakl etme bahsinde adım adım Buhari’yi
takip etti.

Sonradan gelen âlimler, (Buharî ve
Müslim’in) hadislerin sıhhatinde koştukları şartlara haiz olduğu halde, onların
dikkatinden kaçan hadisleri toplayarak, (Buhari ile Müslim’in eserlerini)
tamamladılar. (Müstedrekat adı verilen eserler yazdılar).

Sonra Ebu Davud Sicistanî, Ebu İsa Tirmizî
ve Ebu Abdurrahman Nesaî, “Sahih”

(rivayetlerden) daha geniş olarak “Sünen”
yazdılar. Maksatları “Amel etme şartlarını tam olarak haiz” olan rivayetleri
toplamaktı. Bunlar da ya isnad itibariyle yüksek derecede bulunan ve sahih diye
bilinen rivayetlerdir veya hasen vs. diye bilinen ve derece itibariyle sahihin
altında kalan rivayet ve nakillerdir. Gayeleri, sünnet ve onunla amel etme
konusunda rehber olacak eserler vücuda getirmekti.

12.
Fıkıh ilmi ve ona tabi olan ferâiz

Fıkıh (…) mükelleflerin fiillerine dair
olan ilahi hükümlerin bilinmesidir.

Ferâiz ilmi / miras hukuku

“Şüphe yok ki, ferâiz, ilmin üçte biridir
ve ilk önce unutulacak olan da odur”

13.
Fıkıh usulü ve onunla alakalı olan cedel ve hilafiyât

Esas şer’i deliller kitap, yani Kur’an ile
onu izah eden sünnetten ibarettir.

Hilafiyat / hilaf – ihtilaf / … Pek çok
konuda ihtilaflar ortaya çıktıktan sonra tartışılan konularda hüküm verirken
farklı mezheplerin geleneklerini dikkate alarak mukayese edebilmek gerekir.
Hilafiyât ilmiyle ilgili fasılda bu konuta atıf yapılıyor.

Cedel

…münazaraların adabını bilmektir.

Cedelde iki tarik ve usul vardır. Bunlardan
biri Pezdevî’nin usulü olup, nass, icma ve istidlal gibi şer’î delillere
mahsustur. Diğeri Amidî’nin (Muhammed b. Muhammed, öl. 615/1218) usulü olup,
hangi ilim olursa olsun, istidlalde kullanılan her delile şamildir.

Cedel ilminin konuları ekseriya İstidlalle
ilgilidir.

14.
Kelâm ilmi

Kelâm, (speculative theology) akli delillere
istinaden imanî akideleri savunmayı ve itikadî konularda selefçe ve ehl-i
sünnet tarafından tutulan yollardan sapan bid’atçıları reddetmeyi tazammun eden
bir ilimdir.

…sebeplerden geç, Allah’a er, sebeplerde
kalırsan O’na çıkamazsın…

15.
Kitap ve sünnetteki müteşabih ifadelerden örtünün kaldırılması ve bu çeşit
ifadeler sebebiyle itikadda zuhur eden Ehl-i sünnet ve Ehl-i bid’at mezhepleri
hakkında

Hz. Aişe (r.a.), “Kur’an (ve müteşabih
ayetlerin te’vili) konusunda cedelleşen kimseleri gördünüz mü, onlardan
sakınınız, zira Allah’ın Ehl-i zey’ dediği haktan sapanlardan muradı onlardır,”
demiştir.

Beşerî âlemin halleri/tavırları/seviyeleri

Birinci tavır: Beşerin cismani (ve maddi) âlemidir.

İkinci tavır: Uyku (ve rüya) âlemidir.

Üçüncü tavır: Nübüvvet tavrıdır.

Dördüncü tavır: Ölüm tavrıdır. Bu tavır
içinde beşer fertleri, berzah adı verilen kıyametten evvelki bir var olma
nevine gitmek üzere zahiri hayatlarından ayrılırlar.

16.
Tasavvuf ilmi

İbadet üzerinde önemle durmak (masivadan
alakayı kesip) tamamıyla Allah Tealaya yönelmek, dünyanın alayişinden ve
zinetinden yüz çevirmek, halk çoğunluğunun yöneldiği (maddi) lezzet, mal ve
mevki hususunda zahid (ve isteksiz) olmak, halktan ayrılarak ibadet için
halvete çekilmek bu yolun esasını teşkil etmekte idi.

Daha sonra ortaya atılan Vahdet-i Vücut
tariki tasavvufun bu ilk dönemlerdeki bütün niteliklerini örseleyip, tasavvufun
tamamen manevi, bilinemezci, dünyaya, insana ve inanca uzak bir içeriğe dönüştürmüştür.
İbn Haldun bu nedenle eserinde tasavvuf karşıtı görüşler ortaya koyar.

17.
Rüya tabir etme ilmi

Rüya, gayba ait idraklerden bir idraktir
(ve o âlemi idrak etme vasıtalarından bir vasıtadır).

Akıllı ruh, emir (ve gayb) alemindeki her
şeyi, zatiyle idrak eder. Çünkü onun hakikati ve zatı idrakin kendisidir. Onun
gayba ait idrakleri taakkul etmesine engel olan şey, içinde bulunduğu beden,
cismani kuvvetler ve hislerle meşguliyet perdesidir. Eğer bu perdeden hali olup
ondan tecerrüt etse, ayn-ı idrak olan hakikatine döner ve idrak edilebilir her
şeyi idrak eder.

Malum olsun ki rüya-yı sadıkanın
doğruluğuna delalet ve sıhhatine şehadet eden bir takım alametler vardır.

Birinci alamet, rüya gören şahsın derhal
uyanmasıdır.

Diğer bir alamet, mezkûr idrakin devamlı ve
sabit olmasıdır. Çünkü bu rüya bütün teferruatıyla onun hafızasına
nakşedilmiştir. Hiçbir şekilde yanılma ve unutma hali ona yol bulamaz.

“Rüya üç çeşittir. Allah’tan olan
rüya, melekten olan rüya ve şeytandan olan rüya,”

Allah’tan olan rüya sarih olup tabire
ihtiyaç göstermez. Melekten olan rüya, rüya-yı sadıka olup tabire muhtaçtır.
Şeytandan olan rüya ise adgas-ı ahlamdır.

“Bir kimse niçin yaratılmışsa o şey o
kimseye kolaylaştırılır.”

18. Akli
ilimler ve çeşitleri

Bu ilimlere felsefe ve hikmet (philosophy,
wisdom) ilimleri denilmiştir. Dört çeşit ilim ihtiva eder:

1. Birincisi mantık (logic) ilmidir. Bu,
ortada mevcut olan malum hususlardan meçhul maksatların (kıyas ve istidlal
yoluyla) elde edilmesi konusunda zihni hatadan koruyan bir ilimdir.

2. Bundan sonra (mantıkçı) filozoflar ya
cisimlerin unsurları ve bunlardan oluşan maden, bitki, hayvan, felekl cisimler,
tabii hareketler, kendisinden hareketler neşet eden nefsler (can) vs. gibi
hissi varlıklar ve maddi şeyler üzerinde durur ve düşünürler ki bu fennede akli
ilimlerin ikincisi olan tabii ilim (ilm-i tabii, physics) ismi verilir.

3. Veya düşünme ve araştırma, tabiat ötesi
(mavera-i tabiat, metaphysics) ruhani hususlara dair olur. Akli ilimlerin
üçüncüsü olan bu fenne ilm-i ilâhi (ilahiyat, theology) ismi verilir.

4. Dördüncü ilim, kemiyetleri (mekadir,
measurements) araştırmaktır. Bu da dört çeşit ilim ihtiva eder ve matematik
ilimler (tealim veya ulum-ı riyaziye) adını alır (geometri, aritmetik, mûsikî
ve astronomi).

Esas felsefi ilimler bunlardır. Mantık,
hepsinden önce gelir. Sonra tealim (ve kemiyet ilimleri) gelir. Bunların
başında aritmetik, sonra geometri, sonra astronomi, sonra musiki gelir.

Daha sonra fizik (tabiiyat, müsbet ilimler)
ve metafizik (ilahiyat) vardır.

19.
Adedi (sayıya dayanan) ilimler

20.
Hendesî (geometrik) ilimler

Bu sanata dair olmak üzere Yunancadan
tercüme edilen kitap Euclid’in Kitabu’l-usul ve’l-erkan isimli eseridir. Bu
konuda talebeler için vaz’ olunan eserlerin en basiti (ve en genişi) budur.

21.
Hey’et ilmi (astronomi)

Astronomiye dair yazılan eserlerin en
güzeli, Batlamyus’a nisbet edilen Kitabu’l-macesti’dir (Almagest).

22.
Mantık ilmi

Mutekaddimin denilen eski alimler
başlangıçta mantıktan parça parça cümleler halinde bahsetmişler, Yunan’da
Aristoteles zuhur edene kadar bu ilmin usulünü tertip ve meselelerini derleyip
toplamamışlardı. Aristo zuhur edince mantığın bahislerini tanzim, mesele ve
bölümlerini tertip etti, onu felsefi ilimlerin ilki ve başlangıcı (felsefeye giriş)
haline getirdi.

Mantığa mahsus olan eserine Nass (fass,
metin, organon, alet) ismi verilmektedir. Bu eser sekiz (küçük) kitap ihtiva
etmektedir. Bunların dördü kıyasın suretine diğer dördü (veya beşi) ise
maddesine dairdir.

23. Tabiiyât
(Fizik)

Cisimlerden, onlara lâhık olan hareket ve
sükun itibariyle bahseden bir ilimdir.

24.
Tıp ilmi

Bu fenne dair önemli ve çok faydalı bir
eser Calinos (Galen) tarafından yazılmıştır. Calinos, eski tabiplerin önderi ve
üstadıdır.

25.
Ziraat

26. İlahiyat
ilmi

Bu ilimde önce mahiyetler, vahdet, kesret,
vucûb, imkân vs. gibi cismani ve ruhani şeylere ait umumi hususlar incelenir.
Sonra varlıkların mebdelerine bakılır ve bu mebdeler ruhani olarak ele alınır.
Sonra varlıkların, o ruhani ilkelerden sudûr keyfiyeti ve mertebeleri araştırılır.
Sonra bedenden ayrıldıktan ve mebde’e avdet ettikten sonraki nefsin ahvaline
nazar edilir, ilahiyatçılara göre bu şerefli bir ilimdir.

27.
Sihir ve tılsım ilimleri

Şeriatlar katında bu ilimler metruktür.
Çünkü bunlarda zarar vardır. Ayrıca bu ilimlerle meşgul olunurken,
(yardımlarını temin etmek maksadıyla) yıldız ve benzeri diğer şeyler gibi
Allah’tan başkasına yönelme şart koşulmaktadır.

İslam milletindeki sihirbazların büyüğü ve
reisi olan Cabir b. Hayyan (…) Kimya ve sihre dair olan sanatı ortaya koydu. Bu
fennin özünü bulmak üzere bu sahaya daldı, onu bulup çıkardı, bu fenne dair bir
takım eserler yazdı.

Sihirbazların sahip oldukları nefslerin üç
derecesi vardır:

1. Sihir: Birinci derece olan sihirbazların
nefsleri herhangi bir alet ve yardımcı (unsur) olmaksızın sadece himmet (kalbin
teveccühü, dikkatin bir noktaya teksifi) ile tesir meydana getirir.
Filozofların sihir dedikleri şey budur.

2. Tılsım: İkinci derecede olanlar ya
feleklerin veya unsurların mizacından veyahut da adetlerin hassasından bir
yardımcı (muin, aid) sayesinde tesir icra ederler. Buna tılsım ismi
verilmektedir. Derece itibariyle bu evvelkinden zayıftır.

3. Göz bağlama: Üçüncüsü muhayyile
(mütehayyile, tahayyül, imagination) kuvvetinde olan tesirdir.

Sihrin ilk iki derecesinin hariçte bir
hakikati vardır.

28.
Harflerin esrarına dair olan ilim
(s.
291 ve devamı)

Bu ilme çağımızda sîmîya (sihirli harf, letter
magic) ismi verilmektedir.

Bazıları harfleri de tabiatları itibariyle
dört sınıfa taksim ettiler.
Nariye, heviiiye, maiye
ve türabiye (ateş, hava, su ve toprak) diye harfler muhtelif nevilere ayrılmış
oldu. Buna göre (ebceddeki) “Elif’ ateş, “Be” hava,
“Cim” su ve “Dal” toprak içindir. Sonra ebced harfleri ve
(onlara tekabül eden) unsurlar tükeninceye kadar art arda aynı işlem
tekrarlanır. Böylece dört unsurdan her birine ait olan yedişer harf belirlenmiş
olur.

Nariye olanlar: Elif, he, tl, mim, fe, sin,
zal;

Revaiye olanlar: Be, vav, ye, nun, dad, te,
zl;

Maiye olanlar: Cim, ze, kef, sad, kaf, se,
ğayın;

Türabiye olanlar: Dal, ha, lam, ayın, ra,
hi, şın.

Narî harfler soğuk hastalıkları (emraz-ı
barida) defetmek ve artırılması arzu edildiği zaman harareti kat kat artırmak
içindir.

Mai harfler de hummalar ve benzeri ateşli
hastalıkları (emraz-ı harre) defetmek ve artırılması istendiği zaman soğuk
kuvvetleri kat kat fazlalaştırmak içindir.

Zâyirace (zâyirçe) sîmîya ehline göre kelimeler arasındaki harfi
irtibata istinaden

(belli) sorulardan cevaplar çıkarmak da
simya ilminin dallarındandır. Bununla uğraşanlar ilerde olacak şeyleri öğrenme
hususunda bilgi sahibi olmak için bu fennin esas teşkil ettiği kanaatini
vermeye çalışırlar.

Bilinmelidir ki harflere ait şekillerden
her şeklin ulvi âlemde yani kürside bir şekli vardır. Bu şekillerin müteharrik,
sakin, ulvi ve süfli olanları vardır. Nitekim zayirçelere dair ortaya konulan
cetvellerdeki yerlerinde bunlara işaret edilmiştir. Bilinmelidir ki harflerin
kuvvetleri üç kısımdır: Birinci kısım en az kuvvetli olanıdır. Bu kuvvet harf
yazıldıktan sonra zahir olur. Ve onun yazılması resm olunan o harfe mahsus olan
ruhani âleme ait olur. Söz konusu harf ne zaman ruhi bir kuvvet ve himmeti cem
ederek çıkarsa o vakit harflerdeki kuvvetler cisimler âleminde müessir olur.

İkinci kısım, harflerin fikr-i heyet (ve
biçim) tarzındaki kuvvetleridir.

Üçüncü kısım, batini yani ruhi kuvveti
(harfin) tekvini üzerine cem eden (himmeti cem ve dikkati teksif eden) bir
kuvvettir. Onun için telaffuzdan evvel (o harf) nefste bir surettir. Telaffuz
edildikten sonra ise harfler içinde bir suret, telaffuzda da bir kuvvettir.

Harflerin tabiatları harflerdeki
mutevellidata nisbet edilen tabiatların aynısıdır.

Bunlar da hararet ve yubûset, hararet ve
rutubet, burûdet ve yubûset ve burûdet ve rutubetten ibarettir. Yemanî adedin
(ogdoad) sırrı budur.

Hararet, hava ile ateş unsurlarını toplar
ve onlar şunlardır: Elif, He, Tî, Mim, Fe,

Şın, Zal/Cim, Ze, Kef, Sin, Kaf, Se, Zî.

Burûdet, toprak ile suyu cem eder, onlar
şunlardır: Dal, Ha, Lam, Ayın, Ra, Hî,

Gayın/Be, Ve, Ye, Nun, Sad, Te, Dad.

Rutubet, hava ile suyu ihtiva eder, Onlar
şunlardır: Cim, Ze, Kef, Sin, Kat: Se,

Zî/Dal, Ha, Lam, Ayın, Ra, Hî, Gayın.

Yubûset, ateşle toprağı ihtiva eder, Onlar
da şunlardır: Elif, He, Tî, Mim, Fe,

Şın, Zal/Be, Ve, Ye, Nun, Sad, Te, Dad.

Fezleke: Bilmek lazımdır ki harflere dayanan bütün bu işlemlerle
sadece mana itibariyle suale mutabık bir cevap çıkarılır. Yoksa hiçbir şekilde
gayba vakıf olunamaz.

21.
Kimya ilmi

Kimya (Kimiya, alchemy), sanatla, altın ve
gümüşün vücud bulup tamamiyet kazanmasına esas teşkil eden madde (ve cevherin)
imalini tetkik ve bu sonuca ulaşılmasını sağlayan amel (ve işlemin) izah
edildiği bir ilimdir.

Sonra söz konusu maddenin (ve cevherin)
kuvveden fiile çıkmasına esas teşkil eden işlemler de kimyada şerh edilir.

Bu ilmi tedvin edenlerin imamı Cabir b.
Hayyan’dır. Hatta kimyacılar bu ilmi ona hasr ve tahsis edip buna Cabir ‘in
ilmi ismini vermektedirler. Cabir’in bu konuda yetmiş risalesi vardır.

30.
Felsefenin iptaline ve felsefeyi meslek edinenlerin fesadına dair (felsefeye ve
filozoflara reddiye)

…bu ilimler felsefe, nücûm ve kimya) umrana
ârız olmuş, şehirlerde çoğalmış olup dine olan zararları da fazladır.

İnsan nevinin mütefekkirlerinden (ukela)
olan bir zümre iddia etmişlerdir ki, tüm varlık (…) fikri nazar ve aklî kıyasla
idrak olunur

Filozoflar bu hususu araştırmaya
koyuldular,

Ortaya bir kanun (norm) koydular. Nazan
itibariyle akıl, o kanun sayesinde hak ile batılı ayırt etmeye yol bulur. Bu kanuna
mantık (logic) adını verdiler.

Hukemaya göre söz konusu izafet ve
nisbetten ibaret olan mücerret mefhumların) tasdikat kısmı nihayet itibariyle
tasavvurattan önce gelir. Tasavvurat ise bidayet ve talim itibariyle
tasdikattan evvel gelir. Çünkü filozoflara göre tam tasavvur, idrâk, talebin
(ve taharrinin) gayesi olup tasdik sadece onun vesilesidir. Mantıkçıların
kitaplarında, tasavvur mukaddemdir ve tasdik ona bağlıdır, diye işitmekte
olduğun söz sadece şuur manasına gelen tasavvur olup, tam ilim manasına gelen
tasavvur değildir.

Hukema; saadet, gerek hissi olsun gerekse
hissin ötesinde bulunsun tüm varlıkların sözü edilen nazar ve burhanla da idrak
edilmesidir, diye iddia etmiştir.

Filozofların kanaatlerine göre saadet nefsi
düzeltip faziletleri onun huyu haline getirmek şartıyla varlığı bu tarz bir
hükümle idrak etmekten ibarettir.

Bilmek lazımdır ki filozoflar tarafından
benimsenen bu görüş her yönüyle batıldır.

31.
Müneccimlik sanatının iptaline, mesnedlerinin zaafına ve gayesinin fesadına
dair

Haddizatında müneccimlik sahih bile olsa,
ne onun bilgisini ne de melekesini tahsil etmek hiçbir Müslüman için mümkün
olamaz.

32.
Kimyanın semeresini (iksiri) inkâra, onun var olmasının imkânsızlığına ve onu
meslek edinmekten neşet eden mefsedetlere dair

…kimyacılık maişeti temin etme yol ve
şekillerinden biridir. Servet isteyen bir kimsenin onu bu yoldan temin etmesi
daha basit ve daha kolaydır.

Bu yüzden gümüşü altın, bakın gümüş haline
getirmenin çaresini (ve usı1lünü) bulmak için didinip durur ve bunun tabiat âlemindeki
mümkünattan olduğunu zannederler.

Onlar ilaç ve çare için mevzu olan maddeye
hacer-i mükrem (şerefli taş) adını vermekte ve acaba bu taş insan pisliği
midir, yoksa kan mıdır veya kıl mıdır veyahut yumurta mıdır yahut da şu veya bu
şey midir vs. diye ihtilaf etmektedirler.

33.
Telifte itimat edilmesi icap eden maksatlar ve bunun dışında kalanların ilga
edilmesi

Kitabet, isimleri ve şekilleri itibariyle
insanların kullandıkları ıstılahlara bağlı olarak farklılık gösterir. Kitabetin
bu farklı şekillerine kalem ve hatt (pen script) ismi verilmektedir. Müsned
ismi verilen Himyeri hat (alfabe) bunlardan biridir. Himyerlilerin ve eski
Yemen sakinlerinin kitabeti (writing) budur.

Ulema telifte dikkate alınması gereken
maksatların adedini yedi olarak tespit etmişler,

Birincisi: Bir ilmin mevzuunu ortaya koymak,
bablarını ve fasıllarını tertip etmek, meselelerini tetebbu etmek veya bir
takım mesele ve bahisleri ortaya koymaktır…

İkincisi: (Araştırıcı bir âlim) önceki âlimlerin
sözlerine, teliflerine vakıf olur. Bunların anlaşılmalarını muğlak olarak bulur
(…) onları beyan etmeye heves eder.

Üçüncüsü: Sonradan gelen bir âlim, ifadesi
itibariyle her tarafa nam salan ve fazileti cihetinden ünlü olan evvelki âlimlerden
birinin sözleri arasında bir hataya ve galata rastlar. Hiçbir şüpheye yer
vermeyen apaçık bir burhana dayanarak bunun hata olduğunu kesinlikle tevsik ve
ispat eder.

Dördüncüsü: Konusunun kısımlara ayrılması
itibariyle bir fennin bir takım meseleleri ve fasılları eksik olabilir. Buna
muttali olan âlim, o fendeki sözü edilen eksik meseleleri tamamlamak ister.

Beşincisi: (Bir telifteki) ilmin
meseleleri, bablar itibariyle tertipsiz ve intizamsız bir halde bulunur. Buna
vakıf olan bir âlim, o meseleleri tertip ve tanzim eder.

Altıncısı: Bir ilm e ait mesel el erin
diğer ilimlere ait bablarda dağınık bir halde bulunması ve fazilet sahibi âlimlerden
birinin sözü edilen fennin mevzuunu ve (dağınık halde bulunan) meselelerinin
derlenmesi lüzumunu fark etmesi üzerine buna girişmesidir.

Yedincisi: Fenlerin ana kaynaklarından olan
bir telifin fazla uzun ve usandıracak kadar geniş olmasıdır.

34.
İlimlere dair teliflerin çok olması, ilmin tahsil edilmesine engel olur

35.
İlimlere dair yazılan eserlerin çok muhtasar olmaları, talimi (ve tedris usûlünü)
ihlal eder

Ulema nice kere tefsir ve izah maksadıyla
muhtelif fenlere dair yazılan uzun ana eserlere, (temel kaynaklara ve
mutavvelata) yönelerek ezberlenmeye de müsait olmalarını temin için onları
ihtisar etmişlerdir.

36.
Talim ve takrir usulü itibariyle ilimlerde takip edilmesi doğru olan tarz

…talebelere ilimlerin telkini, ancak azar
azar ve peyderpey şeklindeki bir tedriciliğe dayanması halinde faydalı ve
tesirli olur. Hoca ilk önce fennin bir bölümünden, bu bölümün esasları olan
meseleleri talebeye anlatır. Bu meseleleri kısa ve özet bir açıklama yoluyla
onun zihnine yaklaştırır.

Sonra hoca (…) meseleleri tam olarak şerh
ve izah ederek özetleme ve kısa kesme hududunu aşar. Bu sahada (ve seviyede)
olan ihtilafları ve bunun sebeplerini kendisine açar.

Sonra epeyce yetişmiş olan talebeyi hocası
tekrar fenne döndürür. Müşkil, müphem ve muğlak olan her şeyi ona izah eder.
Kapalı ve kilitli olan şeyleri kendisine açar. Anlamadığı bir şey bırakmaz.

Faydalı ve tesirli talim tarzı işte bundan
ibarettir. (s. 979)

İki ilmi aynı zamanda karışık bir şekilde
talebenin önüne sürmemek, (böylece onun zihnini teşviş etmemek) talimde
tutulması gereken güzel yollardan ve uyulması zaruri olan usûllerdendir. Zira
bu durumda talebenin iki ilimden birini elde etmesi çok nadir olarak vaki olur.

37.
Alet ilimlerinde nazarların genişletilmemesi ve meselelerin teferruatına
inilmemesi lazım geldiğine dair

Bilinmelidir ki, umrandaki halk arasında
var olarak bilinen ilimler iki sınıftır:

1. Bizatihi maksud olan ilimler: Şeriattan
tefsir, hadis, fıkıh ve ilm-i kelam; felsefeden tabiat ve ilahiyat gibi…

2. Sözü edilen ilimler için alet ve vesile
(instrumental, auxiliary) olan ilimler:

Şer’î ilimler için Arapça ve (ferâiz için)
hesap ve benzerleri; felsefi ilimler için mantık gibi… Müteahhirînin tarîkine
göre mantık nice zaman ilm-i kelâm ve usul-i fıkıh için de alet olma vazifesini
görmüştür.

Arapça, mantık ve benzerleri gibi diğer
ilimler için alet mesabesinde olan ilimler (…) sadece bahis konusu diğer ilme
alet olmaları itibariyle tetkik edilmeleri, başka türlü ele alınmamaları, enine
boyuna bahis konusu edilmemeleri ve meselelerinin teferruatlandırılmaması icap
eder.

38.
Çocukların eğitimi ve bu hususta İslam beldelerinde takip edilen muhtelif
usuller

Bilinmelidir ki, çocuklara Kur’an talim
edilmesi dinin şiarlarından bir şiardır.

Küçüklerin talimi çok daha fazla köklü olup
daha sonraki (yaşlarda alınan eğitime ve öğretime) esas teşkil eder. Çünkü
kalpler (ve zihinler) için ilk önce olan, (diğer) melekelerin temeli gibidir.
Temel üzerine bina kılınan şeyin hali, temele ve bu temelin muhtelif üsluplarına
göre olur.

İbn Arabi (Kur’an’dan sonra talebe) dinin
(itikadî esaslarını sonra fıkıh usûlünü, sonra cedeli (disputation) sonra
hadisi ve ulümu’l-hadisi tetkik etmelidir, diyor…

39.
Talebelere karşı sert davranmak, onlara zarar verir

40.
ilim tahsil etmek için sefer yapmak ve üstatlarla görüşmek öğretimdeki kemali
artırır

41.
Beşer nevi içinde siyasetten ve siyasi gidişattan en az anlayan ulema sınıfıdır

Bunun sebebi şudur: Ulema fikri nazarı,
(mental speculation) itiyat edinip mâna deryasına dalmış, bu manaları mahsusat
(ummanın)dan çıkarmayı ve onları külli ve umumi bir takım hususlar olarak
zihinde tecrid (ve tasavvur) etmeyi huy edinmişlerdir.

…ulema tüm nazarları itibariyle zihni
hususları ve fikri nazarları itiyat edinmiş olup bunun dışında bir şey
bilmezler. Hâlbuki hariçte bulunan hususlarla bunlara lâhık ve tabi olan ahvale
riayet ve dikkat etmek siyasette ve siyasetçilerde (zaruri) bir ihtiyaçtır.

Umran ehlinden zeki ve cin fikirli (keyyis,
dahi) şahıslar da onlara ilhak edilerek aynı bükümde tutulur. Zira onlar da
fukaha (ve ulema)nın halinde olduğu gibi keskin zekalarıyla, mana, kıyas ve
teşbih (mukayese) ummanına dalarak hata (girdabına) düşerler.

Diğer taraftan avamdan mutedil ve akl-ı (ve
tab’-ı) selim sahibi bir kimse fikren sözü edilen seviyenin altında kalıp ve (o
nevi kıyas ve istidlalleri adet ve) itiyat edinmediğinden (siyasetle ilgili
olan) her maddede, o maddenin özel hükmü ile ve her çeşit hal ve şahıslarda
bunlara ait özelliklerle iktifa eder. Ne kıyas ne de tamim ile belli bir hükmü
(diğer şeylere) sirayet ettirmez. Ekseriya düşüncesi hisle idrak olunan
maddelerden ayrılmaz ve zihni itibariyle de bu çeşit maddeleri aşmaz. Tıpkı
dalgalı bir denizde karadan ayrılmayan (ve fazla uzaklaşmayan) bir yüzücü gibi.

İşte bundan dolayı (avamdan olan tab’-ı
müstakim ve akl-ı selim sahibi bir kimse) siyasetindeki nazarından emin olur.
Hemcinsine olan muamelesindeki nazarı istikamet üzere bulunur. (s. 993)

42.
İslamdaki ilim adamlarının ekserisi Acemdir

Bunun sebebi şudur: Sadelikteki ahvalin ve
bedavetin icabı olarak başlangıç itibariyle İslamda ne ilim ve ne de sanat
vardı.

43.
Bir kimsenin ana dilinin Arapça olmaması, ilimleri tahsil hususunda dili Arapça
olanlardan onu geri durumda bırakır

Fikir hayatı için doğru lisan, ana dilidir,
millî lisandır.

44.
Arap lisanı ile alâkalı ilimlere dair

Arap lisanın dört rüknü vardır: Lugat,
nahv, beyan, edeb. Bunları bilmek şeriat uleması için zaruridir.

Nahiv
ilmi

Malum olsun ki lugatin (ve lisanın) mütearef
manası, konuşan şahsın maksadını anlatan ibaresidir. Lisanın bir fiili olan bu
ibare (ve tabir) sözü ifade etme kastından neşet eder.

(Maksat, tabir ve ifade) her milletin kendi
ıstılahına, (dil geleneğine ve yapısına) göre olur.

Arapçadaki kelimelerden başka (bir takım
edatlar ve hareketler) birçok manalar üzerine delalet etmektedir. Mesela faili
mefulden, onu da mecrurdan yani muzaaftan ayırd etmeye yarayan (irab alameti
olan) harekeler böyledir. Aynı şekilde diğer bir takım lafızları araya sokma
külfetine girmeksizin fiilleri yani hareketleri, zatlara rabteden harfler,
(edat denilen veya mücerret kelimelere eklenerek mezid kelimeler elde etmeye
yarayan harfler) de böyledir.

Nahiv ilmine dair ilk defa yazı yazan Benû
Kinâne’den Ebu’l-Esved Du’eli olmuştur. Söylendiğine göre o, bunu Hz. Ali’nin
(r.a.) tavsiyesi üzerine yapmıştı.

Lugat
ilmi

Halil b. Ahmed Farahidi’nin Kitabu’l-ayn
isimli eseri lugata dairdir. Bu eserde alfabe harflerinden oluşan kelimelerin tümünü,
yani sünaî, sûlasî ve rubaîden, Arap lisanında terkibin ulaştığı son nokta olan
hümâsiye kadar bütün hurûf-ı hecadaki mürekkebatı hasr ve tesbit etti.

(Arapçada bir isim en az iki harfli en çok
beş harfli olur).

1+27 X 27 X 2 = 756 / Sünaî lafızların
adedi.

(Kitabu’l-ayn’da 756 sünâî, 19.650 sülasî,
491.400 rubaî ve 11.793.600 humasî olmak üzere cem’an 12.305.412 harf ve şekil
hesap edilmiştir). (s. 1006)

Beyan
ilmi

Beyan, lisan ilimlerindendir. Zira lafızlar
ve lafızların delaletiyle ifade ve kasdediten manalarla alakalı bulunmaktadır.

Bu fenne en ziyade muhtaç olanlar müfessirlerdir.

Edeb
ilmi

Edeb, Arap şiirini ve tarihini hıfz etmek
ve her ilimden bir nebze bellemektir…

Başlangıçta gına (singing, şarkı, music) da
şiire tabi olması sebebiyle bu fennin bir parçası idi. Zira gına şiirin
bestelenmesinden ibarettir.

45. Lisan,
sınaî bir melekedir

Melekeler belli fiillerin tekrar
edilmesiyle hâsıl olur.

…fiil tekerrür edince, bu sıfat hale
dönüşür.

46.
(Bedevîler tarafından kullanılan) şu çağdaki Arap lisanı, Mudar ve Himyer
lisanına mugayir müstakil bir lisandır, ( diyenleri redde dair)

Arap lisanı, maksadı beyan ve delaleti ifa
bakımından Mudar’ın lisan geleneğini takip etmektedir.

…bizatihi lafızlar bizzat manalar üzerine
delalet eder.

Himyer lisanındaki kalıpların ve kelime
çekimlerinin birçoğu Mudar nezdinde tegayyur etmişti.

47.
Hadarîlerin ve şehirlerdeki halkın lisanları Mudar lisanına muhalif müstakil
bir lisandır

Bir lisanın ilk ve asli şeklinden
uzaklaşma, ancak yabancılarla haşir – neşir olma vasıtasıyla olur. Şu halde kim
gayr-ı Araplarla daha fazla ihtilat etmişse onun lisanı sözü edilen kök
lisandan daha ziyade uzaklaşmış bulunur. Çünkü (lisani) meleke belirtmiş
olduğumuz gibi ancak talimle hâsıl olur.

48.
Mudar lisanının talimine dair

Bu lisanın melekesini bellemek isteyen ve
onu kazanmayı meram edinen bir kimse için talimin usulü şudur: Kendi üslupları
üzere cereyan eden Arapların eski ifadelerini ezberlemeye koyulur. Bu ifadeler
Kur’an, hadis, eskilere ait sözler, gerek seci (nesir) gerekse şiirleri itibariyle,
Arapçada üstat olanlar arasında geçen hitaplar ve bir de müvelledlerin (melezlerin)
tüm fenlerindeki sözleri kabilinden şeylerdir. Bunları ezberleyen bir kimse
nihayet onlara ait çok miktarda nazım ve nesir bellediği için aralarında
yetişip maksatları ifade keyfiyetini bizzat onlardan öğrenen bir şahıs durumuna
gelir.

49.
(Mudari) lisandaki meleke, Arapça sanatından başka olup talimde ona muhtaç
değildir

Bir dili konuşmayı/okumayı öğrenmek o dilin
inceliklerine kifayet etmez.

50.
Beyan ehlinin ıstılahındaki “zevk”in tefsirine, bunun manasının
tahkikine ve umumiyetle Araplaşmış olan gayr-ı Araplarda bunun hâsıl
olmamasının izahına dair

51.
Şehirliler, talimle hâsıl olan şu lisani melekenin tahsili hususunda mutlak
olarak geri durumda olup bunlardan Arap lisanına en uzak kalanlar için bu
melekenin kazanılması daha zor ve daha güçtür

52.
Sözün biri nazım, öbürü nesir olmak üzere iki fenne ayrılması

53.
Çok az kimse müstesna hem nazım hem nesir fenlerinde iyi bir seviyede
bulunanlara tesadüf edilemez

54.
Şiir sanatı ve onu öğrenmenin yolu

Arap şiiri kıta kıta ayrılmış bir kelam
olup bu kıtalar, vezin cihetinden birbirine müsavi ve her kıtanın sonunda yer
alan harf itibariyle müttehiddir. Bu kıtalardan her bir kıtaya beyt, ahengi
temin eden beytin son harfine de revî ve kafiye, sonuna kadar devam eden sözün
tamamına da kaside ve kelime ismi verilmiştir.

Sözü edilen bu vezinlere has bir takım
şartlar ve hükümler vardır. Bunlar ilm-i aruzun konusunu teşkil ederler.
Tabiata muvafık olan her vezni Araplar bu fende kullanmış değillerdir. Onlar
tarafından kullanılan vezinler sadece bir takım hususi vezinlerden ibaret olup
bu sanatın (aruzun) ehli olanlar ona buhur (bahirler) ismini vermektedirler. Bunlar
on beş bahir olarak tespit edilmiştir.

…kimin ezberi (ve şiir sahasında mahfuzatı)
yoksa onun nazmı kusurlu ve fenadır.

Hülasa bu sanat ve öğrenilmesi keyfiyeti
İbn Reşik’in Kitabu’l-umde’sinde mükemmel bir şekilde anlatılmıştır.

55.
Nazım ve n esir sanatı, manalarda değil ancak lafızlardadır

56.
Lisan melekesi çok miktardaki ezber ile hâsıl olup bu melekenin iyi vasıfta
olması ezberlenen (metinler)in iyi vasıfta olması sayesinde olur

57.
Tabii ve sun’i ifade ve sun’i ifadenin iyi veya kusurlu oluşunun beyanı
hakkında

…ifadede kemal, belagattan ibarettir.

İfadedeki mükemmellikten sonra çeşit çeşit
güzelleştirme ve süslemeler (tahsinat ve tezyinat), söz konusu seciyeye
asaleten sahip olan, kelâmdaki terkipleri takip eder.

58.
Mevki sahipleri şiirle uğraşmaya tenezzül etmezler

59.
Bedevilerde ve şehirlilerde çağdaş Arap şiiri

Az kalsın maksadın dışına çıkacaktık
Hâlbuki umranın tabiatını ve ona arız olan şeyleri konu alan bu birinci kitapta
daha fazla söz söylememek için azın etmiş bulunmaktayız.

…kitabın müellifi -Allah affına mazhar
kılsın- diyor ki: işbu birinci kısmı, tekrar gözden geçirip yeniden düzenlemeden
evvel, beş ay zarfında, H.779 senesinin ortasında (Kasım 1377’de ilk şekliyle)
vaz’ ve telif ettim. (s. 1090)

İBN
HALDUN VE MUKADDİME KİTABİYATI

KARMA
FİHRİSTLER

Hazırlayan: Süleyman Uludağ

Dergâh Yayınları

6. Baskı, Ekim 2009