Ian Fraser – Hegel ve Marks – İhtiyaç Kavramı

Hegel’e göre zorunluluğun üstesinden gelmek insanların manevi ihtiyaçlarını gidermelerine imkan verir.
Manevi ihtiyaçlar zorunluluk ve esaret alanında bir an olarak var olur ancak ve uygun bir şekilde giderilmeleri sadece bu alanın ötesinde mümkündür. Bu nedenle, makinelerin yaşama girişi, insanların manevi ihtiyaçlarını ifade etmeleri bakımından çok önemlidir.
Özgürlük alanında, üretim sürecinde makineler insanların yerini alır ve bu da zorunlu emeğin azalması ve sonunda ortadan kalkmasıyla sonuçlanır. (s. 15)
Hegel ve Marks’a göre, ancak doğal zorunluluğu aşarak insanlar manevi özgürlüğü tam olarak gerçekleştirebilirler. (s. 22)
Hegel diyalektiğini ‘spekülatif mantık’ olarak adlandırdığı mantıkla açıklar.
Spekülatif mantık, kavramlarını devralarak ve bunları titiz bir eleştiriye tabi kılarak önceki felsefe üzerine oturtulur. Hegel bu gelişmeyi üç anı(moment) ile özetler: Kavrayış, diyalektik ve spekülatif. (s. 36)

Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nin amacı, gayesi ‘aklımızı genişletmek değil, sadece aydınlatmak ve hatasız kılmak’ olduğundan ‘sadece olumsuzdur’.
Spekülatif felsefe şeylerin ‘esas doğasını’, olumlunun olumsuz içindeki ve dışındaki varlığını idrak ederek bilebileceğimizi iddia edip Kant’ın ötesine geçer.

Kavrayış perspektifinden bakıldığında hiçlikten farklı görünen varlık, aslında hiçliği içinde barındırır. (s. 38)

İdea’nın tanımı kavram ve gerçekleşmedir. Örneğin mülkiyet… Mülkiyetin nesnel gerçekliği evrensel mülkiyet kavramıyla örtüştüğünde, o zaman, mülkiyet ideası mantık ve gerçeklik kazanır. Örtüşme halinde olmadıklarında, o zaman sonuç y a l a n veya sadece görünümdür. (s. 40)

Kant öncesi metafizik, soyutu somuttan ayırarak sadece düşünce alanında kalmıştır. Hegel ise böyle bir ikiliği açıkça reddeder ve bunun yerine, soyut ve somut olanı çelişkili bir birlik içinde birleştirerek çözümlemesini gerçek insanların somut eylemlerine oturtur. (s. 43)

Öz, görünümün ‘ötesinde’ veya ‘arkasında’ bir şey ve bu nedenle -Kant’ın ileri sürdüğü üzere- bilinemez değil, görünümün kendisidir.
Spekülatif felsefenin görevi (görünümün) ‘en içteki niteliklerini (…) ve zorunlu bağlantılarını bulmak için bu biçimleri çözümlemektir.

Düşünce kendi kendine gelişmez, ancak gerçek insanların ‘eylem ve emekleri’ olarak irade’nin diyalektik hareketinde ifadesini bulur. (s. 51)
Hegel’e göre ‘gerçeği’ değiştiren, Marks’ın belirttiği gibi düşüncedeki değişimler değil, kendini dünyada gerçekleştiren irade’dir. (s. 53)

Hegel gerçekte kavramları bir ‘oluş’ sürecine, bir hareket sürecine dahil olarak kavrar, kavram ve gerçekleştirilmesi, evrensel ve tikel anları içinde ve arasında irade’nin hareketi vasıtasıyla kavramın hareketi, Hegel’e göre incelemeye tabi tutulması gereken biçimlerdir.

Genel soyutlama evrensel kavramdır; belirli soyutlama tikel kavramdır; Hegel’in diyalektiği Marks’ın diyalektiğidir. (s. 57)

Çalışma, ertelenmiş haz
Sahip olmayı arzu etmek -> Çalışmak
Birey bir nesneyi arzu eder, buna sahip olmak ister. Bu ideal bir (an) veya hareketsizlik anıdır. İkinci an çalışmaktır ‘gerçeklik veya hareket’. Birey ya da özne, fiilen üzerinde çalışarak nesnenin gerçekliğini kapsar. Üçüncü an, Hegel’in deyişiyle ‘sentez’ nesnenin mülkiyeti, korunması ve saklanmasıdır. Bu bir sentezdir çünkü üçüncü an birinci anı -arzu edilen ideal- içerir ama artık fiili gerçeklik olarak; ikinci an olan çalışmakla artık bireyin aslında istediği biçimi almıştır. Mülkiyet ya ürünün tüketilmesi biçimin alabilir (yemekten haz almak) ya da insan emeğiyle nesne, hemen olmaktan ziyade ertelenmiş hazza sebep olabilecek yeni bir biçim alabilir. (s. 63)

Dürtüler ihtiyaçlara dönüşür, ihtiyaçlar ise… -> Arzu çağı

Toplum insanları sadece paralarıyla ölçmektedir. (s. 78)

Emek ve ihtiyaç faaliyetinin, yaşayan ölünün hareketine dönüştüğünü düşünür. İlk başlangıç noktası olan, bir birey içindeki bir ayrılma duygusu olarak ihtiyaçtan varılan sonuç, çalışma, makine ve paranın aracılık ettiği devasa, zorba bir ihtiyaç-giderme sistemidir.
Hegel, ihtiyaçların ve bunların giderilmelerinin aldığı biçimleri, evrensel ve tikel anları arsındaki diyalektik yoluyla izler.(…) Sonuç olarak, yönetimin malın ‘mülkiyetini’ almasına ve herkes için evrensel ihtiyaçların sağlanmasını temin etmesine izin verecektir. (s. 82)

Etik yaşam sisteminde insanlar kendi ihtiyaçlarının ve onları giderme biçimlerinin ‘kölesi’ olurlar.

Hegel’e göre, fenomenleri doğru bir şekilde anlamak için, soyutun somutla birleştirilmesi gerekir.(ve bu ‘artık’ mümkün değildir) (s. 85)

Öznel iyi ve nesnel iyi yalnızca ayrı olamamlı, bir birlik içinde olmalıdır. Böyle bir uzlaşmanın meydana gelebileceği yer, etik yaşam alanıdır.

Mein -> Benim
Meinung -> Fikir
Tatmin edilmekte olanın ihtiyaçlar değil ‘fikirler’ olduğu sonucuna varması nedeniyle Hegel’in ihtiyaçlar kuramı açısından oldukça çarpıcıdır.

Hegel özgürlüğü ‘basit türde doğal ihtiyaçlarla’ ilişkilendirmeye çalışan Rousseaucu bir doğa durumunu şiddetle eleştirmektedir. Bu alanda ‘doğal ihtiyaçları’ derhal gidermek, ‘yabanilik ve özgür olmama halinden’ başka bir şey değildir, çünkü maneviyat ‘doğaya gömülüdür’. Bunun aksine, gerçek özgürlük, yalnızca manevi olanın kendine yansımasına (ve) doğal olandan ayrılmasına dayanır. Bu nedenle ‘evrensellik’, bireylerin insan olarak kendilerini ifade etmekte gerçekten özgür oldukları daha yüksek bir üretim seviyesinde kendini gösterir. Ancak bu seviyede ‘manevi ihtiyaçlar’, doğal zorunluluğun tahakkümü dışında tümüyle giderilebilir. O halde açıkça, insanlar manevi ihtiyaçlarını gidermek ve böylece özgür olmak için farklı bir alan yaratmak zorundadır. (s. 101)

İnsanlar ancak zorunluluk alanını aştıklarında gerçekten özgür olabilirler.

‘Manevi ihtiyaçlar’ tam da onların varlığını inkar ediyor görünen bir alan içinde bir an olarak bulunur.

Sanata saygı artık olmadığından, bir sanat felsefesi ivedi bir ihtiyaç haline gelir.
Ruh, yani tüm deneyimlerimizin daimi evrensel merkezi olan ego sadece eyleminin tüm ürünlerini düşünceyle harmanladığında … ve gerçekten kendine ait… kılığında tatmin olur. Bu nedenle sanat eserleri, düşüncenin, ruhun esas doğasının bir ifadesi olarak dünyada kendini göstermesinin kanıtıdır. Ancak sadece felsefi düşünme yoluyla sanat gerçek anlamıyla onaylanabilir. (s. 121)

Dolayısıyla sanat, dışsal kendini gerçekleştirme ihtiyacının alabileceği tikel biçimlerden biridir. Bu önemlidir çünkü Hegel’in yorumlarıyla kastettiği, içsel benliğimizi somutlaştırmanın pek çok farklı yolunun, ‘manevi ihtiyaçlarımızı’ gidermenin örnekleri olduğudur.

Bir sanat eseri üretmek insanın kendini gerçekleştirme ihtiyacının bir başka ifadesidir.

Fenomenler arasındaki içsel bağlantının izini sürerken, Hegel, sanat üretiminin nasıl insanların çok temel ihtiyaçlarıyla ilgili olduğuna işaret etmektedir. (s. 123)

Sanat, din ve felsefe
Bunların her biri bilince mutlağı getirir.
Sanat bunu duyumsal bilme yoluyla yapar.
Din, ‘resimli düşünme’ yoluyla mutlağın bilgisini getirir.
Felsefe, mutlak ruhun özgür düşünmesidir.

Felsefe, sanatın nesnelliğini dinin öznelliğiyle birleştirir. Sanatın nesnelliğini ‘dışsal duyumsallığını’, ‘düşünce biçimi’ ile takas eder.

Sembolik, Klasik ve Romantik Sanat Biçimleri

Sembolik sanat biçimi ve özel olarak sembol ‘sanatın başlangıcını oluşturur.’
Sembolik sanat biçimi (…) evrensel kavramın ilk tezahürüdür.
Sembolik biçimin başlıca eksikliği anlam ve görünüşün ya birbirinden ayrı olması ya da sadece sembolik olarak birbirleriyle birleşmesidir. (s. 135)

Klasik sanat biçimi tam olarak sanatın mükemmelliğinin doruk noktasına ulaştığı bir dönemdir. Çünkü doğal olanı idealleştirmiş ve ruhun kendi hakiki bireyselliğinin yeterli bir ifadesine dönüştürmüştür. (s. 137)

Romantik sanat biçimi, ruh artık varoluşunun dışsal biçiminde tatmin bulamadığı için ortaya çıkar. Bunun yerine uzlaşmayı kendi içinde bulur.
Romantik sanatın gerçek içeriği mutlak içselliktir ve biçimi, bağımsızlığını ve özgürlüğünü kavramış manevi öznelliktir.
Romantik sanat, içsel akıl ve duygu lehine dışsal görünümü reddeder. (s. 138)

Müziğin görevi, insanların, duygularının notalarda (…) yankılanmasını sağlamaktır. Hegel’e göre, özellikle Rossini bu görevi yerine getirmekte ustadır.
Ancak, bireysel bir sanat olarak müziğin sınırlı niteliğini gösteren, tam da duyguya yapılan bu vurgudur. (s. 142)

İnsanlar birbirleriyle insan olarak değil, sadece ‘bencil ihtiyaçlarını’ giderme amacının aracı olarak ilişki kurarlar. Kendilerini tam da, ‘kişinin işinin ve varlığının yabancılaştırılmış özü’ olan ‘yabancı madde’ paraya tabi kılarlar. Para ihtiyaçla nesne, yaşamla kişinin yaşam aracı arasında ‘pezevenk’ işlevi görür. İhtiyaç duyulan nesne, öncelikli para ihtiyacı karşısında ikincil kalır. Sonuç olarak, özel mülkiyetin yoz alanında, nesne değil para, tüm bireylerin ‘hakiki ihtiyacı’ haline gelir. (s. 171)

Bu yabancılaşmanın üstesinden tam anlamıyla gelmek ve tam olarak ‘hakiki bir toplum’ kurmak için, insani ihtiyaç tamamen bencil ihtiyacın yerini almalıdır. (s. 172)

Özel mülkiyet alanındaki yabancılaşma son bulduğunda, ‘öteki’, sadece bir nesne olmaktan ziyade, insan olarak kabul edilir. (s. 173)

Hegel’e göre birey eğer özgür olacaksa bu dürtüleri bastırmak ve yenmek zorundadır.

Hem Hegel hem de Marks, özgürlüğe erişimin, gelişmiş teknolojik ilerlemelerin artmasıyla önemli ölçüde arttığının tam olarak farkındaydı. Bu teknolojik yenilikler, insanlara, Premetheusvari doğal zorunluluk seviyesini aşma şansı verebilir. Doğal zorunluluk alanını terk etme ve insanların ‘tinsel ihtiyaçlarını’ tatmin etme kapasiteleri artık hakiki olasılık halini alır. (s. 199)

Üretkenliğin artması insanları özgür kılmak için değil, onları hapsetmek için kullanılmaktadır. İşçiler, tinsel ihtiyaçlarının gelişimini ve tatminini sağlamak için değil, sancılı işsizlik ve yoksulluk ihtimaliyle yüzleşmek için ya makineye bağlıdır ya da ‘kenara çekilmek’ zorundadır. (s. 200)

Zorunluluğun tiranlığının ve sisteme özgü çelişkilerin üstesinden gelmek, insanların ‘tinsel ihtiyaçlarını’ tam anlamıyla gidermelerine imkan verecektir.

SSCB’nin tarihi (…) iş gücüne hakim olma çabasının tarihidir. (s. 212)

Yirminci yüzyılın sonunda, kapitalizm, tüm dünya çapında milyonlarca insanın yoksulluğuyla sonuçlanan bir sömürü sistemi olmaya devam etmektedir. Meta-formuyla dayatılan çalışma tiranlığı, emek gücünü satacak kadar ‘şanslı’ olanların günlük cefalarını özetlemektedir. Ancak bu enkazın ortasında Hegelci-Marksizm, görünüşte hakim bu sistem içinde ve karşısında bir kırılma potansiyeli olarak ‘radikal ihtiyaçlarını’ ileri süren insanların antagonistik mevcudiyetine odaklanır.
“Bir kez bireylerin (…) kafasına soyut tam özgürlük kavramı, girdi mi, kontrol edilemez gücü açısından onun gibisi yoktur.”
Hegel (s. 222)

Çeviren: Beyza Sumer Aydaş
Dost, Mart 2008, Ankara