Hüsnü Talil Nedir, Edebiyatta, Edebi Sanatlar Hakkında Bilgi

31

Türk edebiya­tında hüsn-i ta’lîl, Arap belagatına göre fazla ayrıntılı olmayıp daha yalın bir söz sanatıdır ve belagatın bedî bahsinde yer alır. Bu sanata “hüsn-i tevcih” de denilir. Edebî sanatları psikolojik temellere da­yandırarak yeni bir tasnif denemesi ya­pan Ali Nihad Tarlan, hüsn-i ta’lîli heye­cana bağlı ve doğrudan doğruya heye­can mahsulü sanatlar arasında göster­miştir.

Şiir sanatının hayale verdiği önem itiba­riyle hüsn-i ta’lîl, bir olayın gerçek sebebi­nin göz ardı edilerek heyecan unsurunun ön plana çıkarılmasını sağlar. Şairin, olup bitenleri hakikî ve mantıkî sebeplerden başka ruha cazip gelen hayalî sebeplere bağlaması yahut aklî verileri örtüp onun yerine gönlündeki özlemleri ön plana çı­karması ifadeyi güçlendirir. Hadiselere o andaki ruh halinin yorumunu katmak, ha­yatı ve dış dünyayı kendisine nasıl geliyor­sa öyle algılamak isteyen her sanatkâr hüsn-i ta’lîle başvurur. Şiirde ise şairin ümitsizlikleri, karamsarlıkları, üzüntü ve­ya kuruntuları kadar ümitleri, tesellileri, mutlulukları, idealleri veya sevinçleri de belli bir heyecanın mahsulü olarak hüsn-i ta’lîl yoluyla kolayca anlatılabilir. Özellikle kendisi için eşyada bir manevî mesaj ya­hut derin hakikatler aramaya meyilli şa­irlerde hüsn-i ta’lîle sık rastlanır. Bu şair­lere göre yağmurun yağışı semanın ken­disi için ağlamasına, güneşe bakınca göz­lerinin yaşarması güneşe benzeyen sev­giliyi anıp hasretle göz yaşı dökmesine, şarabın kırmızı oluşu güzellerin dudağın-daki rengi görünce kendinden utanıp kızarmasına, miskin siyahlığı yüzünün ka­ralığına, yol kenarlarındaki servilerin sıra sıra dizilişi oradan geçecek olan servi boy­luyu seyretme arzusuna bağlı tecellîler olarak algılanabilir. Bu bakımdan Arap, Fars ve Türk belagatlarında önemli bir edebî sanat kabul edilen hüsn-i ta’lîl se­bepten ziyade sonuçla ilgili bir anlam zenginliğine sahiptir ve genellikle ilk mısra-da anlatılan olay, İkinci mısrada alışılmı­şın dışında bir sebeple izah edilmek su­retiyle gerçekleştirilir. Böylece zikredilen gerçek dışı sebep, sözü edilen oluşuma uygun analojik bir sonuç doğurarak mu­hatabı hızla aynı hissî mantık silsilesi içi­ne çekip hayrete düşürür, öne sürdüğü sebeplerin hale uygunluğuna inanan bir sanatçının bilinen şeyleri bilinmeyen se­beplerle açıklama yolunu denediği hüsn-i ta’lîlin başarısı muhatapta uyandırdığı heyecanla ölçülür. Meselâ Fuzûlî “Su Ka-sidesfndeki, “Hâk-i pâyineyetem der ömrlerdir muttasıl Başını taştan taşa vurup gezer âvâre su” beytinde suyun (Dicle ırmağı) gürül gürül akışını, Hz. Peygamber’in ayağının toprağına ulaşabil­mek için hasretle başını taştan taşa vurarak ilerlemesi şeklinde göstermekte­dir. Necati’nin, “Lâle-hadier yine gülşende neler etmediler Servi yürütmediler goncayı söyletmediler beytinde de lâle yanaklı güzellerin gül bahçesine girmesiy­le servinin olduğu yerde çakılıp kaldığı, goncanın da dilinin tutulduğu ifade edil­mektedir. Gerçekte servi zaten yerde sa­bit durmakta, goncanın da söz söyleme gibi bir özelliği bulunmamaktadır. Necâtî Bey bu gerçek sebeplere şairane bir üs­lûpla biri sevgilinin boyunu, diğeri de du­dağını görmekle kendilerinden geçip bu özelliklerini yitirdikleri şeklinde bir yorum ve izah getirmektedir.