HÜMANİZM

409
PAYLAŞ

 

HÜMANİZM

 

Humanismus kelimesini
Yeni Çağlarda ilk kullanan Friedrich Immanuel Niet-hammer (1776-1848) adında
bir Alman Pedagog olmuştur. Niethammer bu keli­meyle, insanın eğitimindeki iki
temel eğilir mi belirtmiştir: “insanseverlik” ve “insan­cılık”.

Ünlü Fransız
sözlükçüsü Littre’nin 1860’lardaki sözlüğünde humanismus ke­limesine yer
verilmemiştir. Kelimenin an­cak 1870-75 yularında kullanılmaya baş­landığı
görülecektir. Filolog Georg Voigt (1827-1891) tarafından kelimeye giderek daha
belirgin bir anlam kazandırılmaya çalışılacaktır. Voigt’a göre Humanismus, bîr
tarih çağının ve manevi bir tutumun ifadesi şeklinde yorumlanacaktır ki, kaste­dilen
tarihi çağ Rönesanstır. Böylece Vo-igt’un Hümanizm ile Rönesans arasında
kurduğu ilişki nihai bir nitelik kazanabile­cektir. Bu anlamda Humanismus
ruhunu belirleyen tutumun ana unsuru, Röneşans ile ortaya çıkan yeni insanın,
eski Yu­nan ve Roma örnekleri üzerinden “insan­lık; humanİtas”
değerlerine yönelmesi, bunları izlemesi ve bunları geliştirmesidir.

Humanismus kelimesinin
bu anlamda kullanılması nisbeten yeni olmakla birlik­te, daha XV. yüzyılın
sonlarında İtalyan­ca’da “umanista” kelimesinin kullanıldığı da
bilinmektedir. Bu şekildeki kullanımın ilk defa 1490 yılı olduğu sanılmaktadır.
Bazıaraştırmacılaragöre, önce sadece be­lagat ve klasik edebiyat bilginini,
hocasını tanımlayan kelime, sonraları daha geniş bir muhtevaya
kavuşturulacaktır. Yani umanista kelimesiyle eski Yunan ve Ro-mametinlerini
toplayan, derleyen, incele­yen ve yayınlayan kimse anlatılmaktadır. Hatta
zamanla aydın, bilgili, kültürlü in­sanlar için de aynı kelimenin kullanıldığı
görülecektir.

“Hu man it
as” kelimesinin Latincede ilk defaM.Ö. 83-84 yıllarında yazan bilinme­yen
“Rhetor ika ad Herennium” isimli me­tinde kullanıldığı sanılmaktadır.
Fakat bu kelimeyi Latin diline tam anlamıyla ka­zandıran yazar Cicero olmuştur
ve yakla­şık M.Ö.80 yıllarında kullanmıştır. Cice-ro’ya göre
“humanİtas”, verilmiş bir ger­çekten çok, gerçekleşecek bir amacı gös­terir
ki, bu da insan idealidir. Bu balam­dan insanın özüne ve niteliğine ilişkin du­rağan
tanımlayıcı bir şümulü yüklenmek yerine, insanın nasıl olması gerektiğine ve­ya
insan olarak nasıl gerçekleştireceğine yönelik bir dinamizm sözkonusudur. Böy­lece
humanitas terimi pratik bir ahlak fel­sefesi (etnik) muhtevasına kavuşturulur
ki, bu da terimin morfolojik yapısıyla iliş­kilidir. Nitekim Cicero için İnsan
idealini amaçlayan “humanitas” şu unsurları kap­samakladır: Bilgi,
kültür, ahlak ve ruh eği-

timi, terbiye ve
nezaket, kibarlık, ruh asa­leti ve yüceliği, haysiyet, iyilik, iyiniyetü-lik,
özveri (feragat), adalet, cömertlik, dost ruhlu olmak, şen ve neşeli olmak, şa­kacı
ve nükteci olmak, Ölçülü ve zevk sahi­bi olmak. Fakat Cicero’mm
“humanitas” ile öngördüğü insan idealinin kaynağı, an­tik Yunan
felsefesinde Sokrates ve Pla­ton’ dan Stoacılara kadar birbirini tamam­layarak
gelen uyumlu ve İyi insan ideali­dir.                                    

Bu bakımdan bir insan
idealini kapsa­yan humanitas terimi, bu ideale uygun ve gerçekleştirmek üzere
ona yönelen bir eğitim yöntemi anlamını da içermekteetir. Nitekim Cicero bu
eğitim yönteminin ak­la hitab eden, bilgi ve bilim ile ilişkili yön­lerini
göstermek için “Studia humanitatis: insanlık öğrenimi” veya
“studia humanita­tis et litterrum: İnsanlık ve edebiyat öğre­nimi”
biçiminde de tanımlar. Bu da çocu­ğu yetiştirip insanlığa eriştiren yöntemle­ri
anlatır, ki, böylece “humaaitas” eğitim yöntemiyle birlikte eğitimin
amanın da belirlemektedir.                       

Ayrıca Cicero
humanitas terimim ahlak felsefesi dinamizmi yanında, yapılan (sta­tüleri)
tanımlayıcı şekilde de kullanmakta­dır. Sözgelimi “natura humana: İnsan ta­biatı”,
“natura hominis: İnsanın tabiatı”, “natura generis humani: İnsan
cinsinin ta­biatı” ve “condietio mortalis: İnsanın ölümlü
durumu” böyledir.

Cicero’ dan sonra
gelen birçok yazar “hu­manitas1′ kavramını bu anlamda kullana­caklardır.
Romalı yazarlara çağdaş olan veya sonra gelen ve Latince yazan Hıristi-yan
yazarlar humanitas’i, vurgulanmış an­lamında bir manevi ideal olarak değil, kut­sallığı
ifade eden “divinitas” kavramının karşıtı olarak görürler ve,
“günahkar, za­yıf, ölümlü insan yapısı11 anlamında kullanırlar. Orta Çağda
“humanitas” kavramı, antik çağa özgü kullanım dışında ve bu ça­ğın
“insanlık” anlayışından uzaklaşmış bîr boyutta düşünülecektir. Ancak
XV. yüz­yıldan sonra bu anlayışın terkedildiğini, bir yandan antik çağın
“insanlık” anlayışı temel alınırken, öte yandan da bu temel­den
hareketle insan-evren ve zaman-ebe-dilik ilişkilerinin yeni bir yorumunun ya­pılmaya
çalışıldığı görülecektir.

İnsanın varlık
bütünlüğüne uygun mad­di ve manevi gerçekliği içinde tanımlanıp
değerlendirilmeye çalışılması, Rönesans Hümanizminin temel motifi olarak algı­landı.
Gerçekten bu dönem düşünürleri insanın bedensel yönüyle horlandığı Orta Çağ
Skolastiği zihniyetini aşmaya çaba gösterirler. Skolastik zihniyet insanı ruh
ve beden iküemiyle (düalizm) hatta karşıt-hğıyla kavrarken; insanın içinde
yaşadığı somut dünyadan uzaklaşması ve kaçması, ruhun yücelmesi ve saflaşması
bakımın­dan gerekli görülüyordu. İşte bu iki anla­yış arasındaki çatışma
“humanitas” kavra­mının yorumundan kaynaklanan iki karşıt öğretinin
doğmasına neden oldu. Bunlar­dan birine göre humanitas; hayat, gerçek­lik veya
somut yönüyle ilgisiz, toplumsal İlişkilerden soyutlanmış, salt klasik kültür (Yunan-Roma
kültürü) ülküsü bağlamın­da düşünülmelidir (Skolastik anlayış). Bu­na karşılık
ikinci anlayış; humanitas ülkü­sünde insanı dünya içi ve toplumsal ilişki­leriyle
bütün olarak “kapsayan ve yönel­ten” bir ilham kaynağı, bîr eylem
ilkesi, bir hayat kuralı olarak ele alır. Nitekim dünya nimetleri, evlilik,
çalışmanın gerek­liliği, ün, iktisadi etkinlikler, zevk ve ben­zeri gibi
hayatın çeşitli gerçekleri üzerine yöneltilen yeni bakış açılan, yeni humani­tas
ülküsünün karakteristik belirtileri olur ki, böylece Rönesans Hümanizmi, in-

sanı düşüncenin
merkezine yerleştirir. Bu özellikleri şöyle sıralamak mümkün­dür:

 

a) Hümanizmin Ahlak Anlayışı:

 

Hümanizmde insanın özü
ve varlığıyla, çevresini oluşturan bu dünya arasında bir bütünleşme isteği
kendim belli eder. insa­nın bu dünya içindeki varlığı, dünya ni­metleri onun
kemale ermesinde bir tehli­ke, bir engel olmaktan çıkartılır. Aksine, çevresi
ve dünyası insanın kendisini tam anlamda gerçekleştirmesini sağlayan bir
ortamdır. Bu konuların tartışılmasında Coluccio Sahıtati ile Leon Battista
Alber-ti gibi düşünürler önemli sayılırlar. Keza evlilik, sırf ferdi ve sosyal
ihtiyaçlara şart oluşturmaktan öte, toplumun bir odağı olarak insanın
mükemmelleşmesini ve toplumla bütünleşmesini sağlayan esas or­tamı meydana
getirmek gibi yeni bir anla­ma kavuşturulur.

Yine çalışmaya bir
lanetin sonucu ola­rak bakan Ortaçağ Skolastiğine karşı, ça­lışmayı bir bereket
olarak yücelten yeni bir dünya görüşü ortaya çıkar ve Skolastik zihniyetin
yerini alır. Hümanist anlayışta çalışma, yeryüzünü değiştiren, onu daha insani
ve dostça kılan toplumu meydana getiren ve yapılandıran bir faaliyet olarak
görülür. Çünkü insanın insana faydalı ola­bilmesi ancak çalışma suretiyle
gerçekle­şebilir.

Oysa iktisadi
faaliyetler, nakdi tasarruf ve sermaye birikimi, refah, zevk gibi haya­tın
çeşitli yön ve ihtiyaçları, Skolastik insa­nın gözünde toplum için kaçınılmaz
mec­buriyetler olarak kabul edilmekteydi. Fert açısından çilekeşlik ve dünyadan
el çekme ülküsü bu tür faaliyetleri dışarıda bırakıyordu.

Buna karşı
hümanistler, insanın sadece     mektedir.

ruhtan ibaret
olmadığını, aksine insanın Mükemmellik anlayışının dünya içi ve ruh-beden
bütünlüğü ve bunların karşılık- yeni toplumsal boyutları çerçevesinde, ha­lı
uyumuyla kedini gerçekleştirebileceğini yat ve toplum ilişkileri ile ilgili
birtakım savunuyorlardı. Dolayısıyla İnsanın iktisa- gerçekler de yeni bir
gözle incelenmeye di faaliyetlerde ve benzeri etkinliklerde başlanacaktır.
Sözgelimi, konuşma ve ün bulunması, insan ülküsünün kapsamında yapma eğilimini
ele alalım: Dil fenomeni-düşünülüyordu.                                           ni
insanlar arasında bir konuşma, karşıhk-

Öte yandan beden uyumu
ve güzelliğin     n anlaşma aracı olarak
ilk değerlendiren-Rönesans sanatındaki önemi bu yeni anla-     ler, hümanistler olacaktır. Sözün
seman-yışm açık bir ifadesi olarak görüldü. Aynı     tik ve anlaşmayı sağlayıcı yönlerini önce
şekilde Epikuros ahlakının hazcılığı (he-    
onlar açığa çıkarmışlar, dilin tahlilinin ilk donizm)nın yeniden ele
alınması bu zihni-     adımlarını onlar
atmışlardır. Dİ1 felsefesi-yetin bir başka yönünü ortaya koyar. Bu-     nin temeli olan bu tutum, hümanistlerin na
karşılık Stoacı ahlak anlayışının rağbet    
filoloji ve edebiyat incelemelerinin doğal görmeyişi, hatta tartışmaya
açık tutulma-     sonucu sayılabilir, sı
Hümanist zihniyetin bu konudaki tutu-      
Ün sağlamak eğilimi de böyle: Ün yap-munu açıklamaktadır. Gerçekten
yaşama     mak, bencil, kendini
beğenirtik çabalan-zevk ve sevincinin, düşünce planında keş-     nın amacı olabileceği gibi, kendini
insan-fedUiptemeUendirilmekistenmesi,Röne-    
lara yakın duymanın, gönüllerde yaşama şans Hümanist kültürünün esas
nitelikle-     isteğinin tabii ve açık
bir yansıması da ola-rinden biri, belki de belli başhcasıdır. Ya-     bilir. Öte yandan alçakgönüllülük bahane­ni
zevkin, hoş duyumların sadece bir fonk-    
siyle toplum hayatından uzaklaşmak, er-siyon mahiyetinde olmadığı,
bağımsız ola-     demle ilgisi olmayan
verimsiz, sağlıksız rak kendine göre bir değeri ifade ettiği gö-     ve faydasız bencil bir içe kapanıklılığa
yol rüşü, hümanistlerin duyarlı bir şekilde    
açabilir. Bencilliğe kapılmadan elde edi-üzerinde duracakları bir konu
olacaktır,     len ün yapma eğilimiyle
erdem arasında Bu ise, insan karakterinin ahlak anlayışı     kurulan ilişki, klasik kültürün tercih
ettiği ve  değerlendirilmesinde  bir 
başlangıç     bir konu ve tutum
olma yanında, daha noktası alınması demektir. Bunagöre, ah-     sonraları unutulmaya yüz tutmuşken,
Hü-lakihareketin amacı, insanın tabiatı aşma-     manist düşünce bunu yemden canlandırıp
sında, tabiat-Ötesi bir norma uymasında    
ortaya çıkaracaktır, değil, aksine insanın kendi varlığım ger­çekleştirmesinde
ortaya çıkmaktadır. Ya-       b) Hümanist
Düşüncenin Merkezi: ni Hümanist ahlakın Özelliklerinden biri,

bu tabiiliktedir.
Böylece erdem, insanın Buraya kadar yapılan açıklamalar da gö­tüm yeteneklerini
karşılıklı bir uyum için- zönüne alındığında, Hümanist düşünce­de ve toplum
yararına yönelik şekilde de- nin merkezinin ne olduğu sorusuna kısa-ğiştirmekte
görülüyor ki, skolastiğin aksi- ca şu cevap verilebilir: Bu düşüncenin ne,
insanın toplum içindeki yerinin ve gö- merkezi insandır. Güzelliği, aklı,
meyda-revlerinin somut şartlan çerçevesinde ger- na getirmeyi, sanat ve
zanaatı, haysiyet ve çekleşecek bir ideal oluşturması düşünül-     yüceliğiyle bütün dikkatleri üzerinde toplayan
insan, temel kavramdır. Bu bakım­dan varlığının ve değerinin bilincini, ha­yat
ve düşüncesine temel yapan insan soz-konusudur. Öyleyse insan haysiyeti ve de­ğerinin
temeli nedir? Bu temel, bu değer ve haysiyet nasıl açıklanmaktadır?

Bu hususta insan
haysiyetini konu edi­nen iki yazan incelemek yeterlidir:

Giannoza Manetti ve
“İnsanın yücelik ve üstünlüğü: De excellentia et praestan-tia hominis”:
Manetti’ye göre insanın yü­celiği, onun çalışma gücünde ve “yaratıcılı­ğında”
dır. İnsan böylece, yapma, üretme, yeni bir şeyi ortaya koyma, ham maddeye
biçim verme ve anlamlandırma yeteneği­ni ortaya koyar. Deha ve hünerin çeşitli
belirtileri, yani sanat, musikî, şiir, mima­ri, hukuk, edebiyat alanında teknik
ve me­kanik üretim konularında olsun, tek keli­meyle bütün yönleriyle
“insanın krallığı” insanın meydana getirme yeteneğiyle ça­lışma
gücünün oluşturduğu dünyadır. İn­san çeşitti faaliyetleriyle, Tanrı’nın yara­tıp
kendisine armağan ettiği bu dünyayı daha güzel, daha zengin, daha mükem­mel
kılar. Böylece Tanrı’nın yaratıcı, sı­nırsız bir kıvılcımı da, yarattığı bir
varlık olan insana sıçramış olur.

Fakat insanın
çalışmasına kendi özgü “insancılık” niteliğini veren ana etken öz­gürlüğüdür.
Gerçi tabiattaki tüm varlık­lar kendi yapılarına uygun etkinlik göste­rirler.
Ancak insan, özgürlüğüyle kendi et­kinliğinin bilincindedir. Yalnız İnsan, öz­gürlüğüyle
Tann’mn özgür etkinliğini pay­laşır ki, insanın değer ve haysiyetinin te­meli
de budur.

Pico della Mirandola
ve “İnsan haysiyeti üzerine Söylem: De hominis dignitate ora-tio”:

İnsanın günlük hayatı
ve faaliyetine bağ­lı değer ve haysiyet anlayışı, Mirandola ta-

rafından yeni ve daha
geniş, hatta soyut bir çerçeve içinde ele alınacaktır. Gerçek­ten Mirandola,
İtalyan hümanizminin XV. yüzyıl sonlarına doğru gelişen ikinci safhasının
önemli temsilcisidir. Ona göre insan, özgür iradesi ve zekasıyla, evrenin
merkezini oluşturur. Bu yetenekleri saye­sinde insan, kendisini bütün olarak
evre­ne açar, tüm evreni özümseyebilir. Hatta bu yetenekleri sayesinde kendini
Tanrı’ya da açabilir ve Tann’yla da birleşebilir. Bu balomdan Tann’dan
yaratıkların tümüne inen sevgi, insanda toplanıp yeniden Tan-rı’ya ulaşır. Özgürlük,
inşam ve evreni Tanrıyla birleştiren bağ olur. İnsanın öz­gürlüğünün insan
varlığını daha derin­den, daha temelden kavrayan bir anlamı da vardır: Özgür
tercihi veya seçmesiyle (iradesiyle) kendi kaderini çizer, varlığı­nın değerini
belirler. Değer açısından in­san, oluşum içerisinde bulunan bir varlık­tır ve
bu oluş da kendi elindedir. Mirando-la’nın bu anlayışı çağdaş batı düşüncesin­de
yankısını bulur ki, buna göre insan ken­di yazgısını meydana getirir. İşte bu
dü­şünce Hümanizmin insanı merkez sayan anlayışınabağhdır, denebilir. (Burada
Fe-nomenoloji, Ontoloji ve Varoluşçuluk ha­tırlanmalıdır.)

Manetti ile Mirandola
arasında, özellik­le insanı merkez sayan görüşün teorik te­melini atan Marsilio
Ficino’nun önemî burada ortaya çıkmaktadır. Ficino için in­san, küçük bir
dünya, yani bir mikro kos-mostur. İnsanın benliğinde kosmos’un tüm mükemmelliği
toplanmıştır. Evrenin merkezi, aslı ve amacı Tann’dır. Fakat, aynı zamanda,
varlık derecelerini ve türle­rini benliğinde kaynaştıran insan da, evre­nin mükemmelliğinin
temsilcisi veya sem­bolü olarak, evrenin merkezidir. Kısacası Manetti’nin
genellikle insan-dünya ilişki-

sine dayanan
Hümanizminden, Mîrando-la’nın insan-evren bütünleşmesine uza­yan yol,
Ficino’nun mikrokosmos anlayı­şından geçmektedir, denebilir.

c)Aktlcılık:

İnsan haysiyet ve
değeri konusunda orta­ya çıkan bu anlayış, insan aklının da yeni bir
değerlendirmesini getirdi. Kaldı ki Rö­nesans, yeni bir Rasyonalizm çağı olarak
da belirecektir. Rönesans Rasyonalizmi, kendi dışında kalan yasa ve kurallardan,
dini ve toplumsal etki ve geleneklerden bağımsız] ığıyla ortaya çıkacaktır.
Röne­sans Rasyonalizminin en önemli sonuçla­rından biri de, doğa bilimlerindeki
dev­rim ve deney metodunun hızlı gelişimidir.

Hümanizma, gerek
kavram ve gerekse kapsamı bakımından nasıl tartışmaya açık ise, tarihi süreci
bakımından da bir kesinlik göstermemektedir. Bununla bir­likte eski dil ve
edebiyatlara olan ilginin başladığı yaklaşık XIII. yüzyıl, hümaniz­ma için bir
dönüm noktası olarak görüle­bilir. İlk çağın öğrenilip tanınması ve dola­yısıyla
kültürünün bir örnek olarak kabul edilmesi tutumundan kaynaklanan Hüma­nizma,
Rönesans hareketiyle bu bakım­dan yakın bir ilişkiyi de anlatır. Bu açı­dan,
Payen gibi bazı yazarlar hümanizma-yı, Marsilio Ficino’nun “Theologia Pîato-nica:
Platoncu Teoloji” adlı eserinin ya­yımlanma tarihi olan 1482 ile
Desiderius Erasmus’un öhım tarihi olan 1536 yıllan arasındaki döneme
yerleştirirler. Fakat Hümanizma’mn tartışılmasıyla ulaştığı nokta gözönüne
alındığında, bunu Orta­çağ* a, hatta İlkçağa kadar götürmenin ge­rekliliği açık
bir şekilde ortaya çıkmakta­dır. İlkçağ Roma filozofu Cicero yanında Ortaçağda
Assisi’li Saint Francesco, Sa-

int Bonaventura ve
Petrus Abelardus (Pi-erre Abelard) da Hümanist anlayışın kök­leri
bulunmaktadır. Bu da Hümanizma’-nın yaklaşık XIII. yüzyıllarda yavaş yavaş
ortaya çıkışının önemli bir belirtisi sayıla­bilir. Bu bakımdan Ortaçağı
izleyen ve Avrupa’ nın değişik bölgelerinde çeşitli za­manlarda (sözgelimi
İtalya’da XV., Fran­sa, Portekiz ve İspanya’da XVI.yüzyılda) yeni bir insan
felsefesinin, buna bağlı ola­rak da eski yunan-latin kültür kaynakları­na
yönelmenin Hümanizma ve Rönesansı oluşturduğu söylenmelidir.

İnsanı yeniden
düşüncenin konusu kılan Hümanizma, böylece ilk etkilerini Petrar-ca ve Boccado’nun
düşünce, sanat ve eserlerinde duyurdu. İnşam evrenin mer­kezine yerleştiren,
insan ruhuna evrensel olanla, geçici olan arasında bir bağlantı kazandıran ve
yeryüzünü ruhun kendini gerçekleştirme alanı gören bu yeni anla­yış ve düşünce
Manetti’nin, Pico della Mi­randola’nın yukarda sözkonusu edilen eserlerinde
yankısını buldu. Daha sonraj bu anlayışın değişik bir seldim Eras-mus’da,
Loreozo Valla, Guillaume Bude, Michel Montaigne gibi düşünür ve yazar­larda
görmek mümkün olacaktır. Bunlar her türlü kozmolojik ilişkiden sıyrılmış in­sanın
kendi kendisini tanımasında ve ken­dini bu yeryüzünde özgürce gerçekleştir­mesinde
göreceklerdir. Onun içindir ki, öncelikle insanın evrendeki yerinin tesbit
edilmesi gerekmektedir. Bu bakımdan Fi-cinoveMirandola’nmyeni-platonculukla-rında
insanın bu dünyada ve ahirette yeri­ni ve aknyazısını belirleyecek olan esas
şey, sevgi olmaktadır. Gerçekten bütün Rönesans şiirini, sanat ve hayalgücünü
besleyen temel düşüncenin bu olduğu ka­bul edilecektir ki, küçük evren
(mikrokos­mos) olarak tanımlanan insan ile, büyük

evren arasındaki
bozulmaz birlik ve uyum ortaya çıkacaktır. Nitekim gerek Lut-her’ de olsun,
gerekse XVI. yüzyıl tabiat fi­lozoflarında, özellikle Nicolaus Cusamıs,
Paracelsus ve taraftarlarında olsun, bu iki evren arasındaki bağlantı en önemli
so­run olarak araştırılacaktır. Bu bağlantı­nın açıklanması, insandan hareketle
in­san ile Tanrı arasındaki bağlantıya dönü­şecektir. Böylece edebiyattan
felsefeye, ahlaktan bilime, teolojiden bilgi kuramı­na kadar genişleyen bir
inceleme, araştır­ma ve yöntem tartışması yoğun bir şekil­de sürecektir.

Edebiyat alanında
Hümanizm, edebiya­ta karşı tavır alan din adamları ve soylu ay­dınları
etkilemede önemli oldu. Daha XIV. yüzyılın ortalarında Boccacio “De
Genealogüsdeorumgentüium: Tanrı aile­lerinin şeceresi (1350-1360)*nde şiir ile
dinin birbirini tamamladıklarım ileri süre­cek ve Kutsal Kitab’ın belagatına
dikkat Çekecektir. Sonuçta dini ve din dışı konu­lar iç içe girmiş şekilde
İncelenebilecek­tir. Kuşkusuz bu ve benzeri çalışmalar sa­dece eski dil ve
edebiyatı canlandırmakla yetinmediler, filoloji çalışmaları yanında Aristoteles
başta olmak üzere eski yazar­ları kendi dillerinde okumak, edebi türler
arasındaki ilişkiyi ve “mimesis” kavramını vb. açıklığa kavuşturmaya
çaba gösterdi­ler. Aristo, Tasso, Camoes ve Ronsard, destan türünün en mükemmel
örnekleri­ni verdiler. Pastoral türde Poliziano San-nazzaro, Tasso Giovanni,
Battista Fuari-ni yenilikleri yapabildiler. Düve edebiyat­ta biçim alanında
yenileşme çabası Fran­sa’da Pleade okuluyla, İspanya’da Garci-laso de la Vega,
Cristobal de Castellejo ve Luis de Lcon’da dikkat çekici bir özel­lik sundu.
İngiltere’de yenileşmeleri Ed-mund Spenser, XVI. yüzyılda Sidney,

Marlowe, Drayton,
Shakespeare, Chap-man ve Donne gerçekleştirdiler.

Rönesans Hümanizmi
şiir yanında nesir­de de şaşırtıcı denemelere yöneldi ki, bi­limsel eserlerde
olduğu kadar, günlük ha­yatın yüceltilmesinde de kullanılmıştır. Thomas More’un
E/topia’Sının latince ve bilgince nesri yanında La Pleîade ile Do-ret, Muret, Turnebe
ve Estienne gibi filo­loglar arasında mahalli nesirle bağ kurdu. Luther’in
Hıristiyanlıkta reform düşünce­sinin en önemli yönlerinden birisi de, İnci­lin
milli dile çevrilmeğiydi.

Özetlemek gerekirse,
Hümanizma Yeni Çağ Batı kültürünün oluşmasında temel dinamiklerini, ruhunu,
muhteva ve yönte­mini belirlemede esas olduğu gibi, bu dö­nemin düşünce, sanat,
toplum, devlet, ku­rumlar vb. gibi değerlerin ve birimlerin oluşacağı ortamı da
hazırladı. Yaklaşık XV. yüzyıldan XX. yüzyıla uzayan süreç­te Hümanizm,
doğrudan veya dolaylı, de-ğişik kimlik ve görünüşler altında sürüp geldi.
İnsanın yüceltilmesi, özgürleşmesi bir ideal şeklinde tanımlanmış olsa da,
belki Batının geçirdiği tarihi süreçte bir anlamı bulunabilir, fakat Batı, yani
Avru­pa dışında kalan toplumlar, kültürler açı­sından aynı sonucun ortaya
çıktığı söyle­nemez. Hatta Hümanizma Avrupa sınırla­rı dışında kalan toplumlar
ve kültürler için değişik boyutlarda yıkımlar, yozlaş­malar ve çatışmalar
getirmekten geri kal­madı. Söz gelimi XVIII. yüzyıldan itiba­ren Avrupalının
Hümanizmi bayraklaşü-ran yüzüyle, ilişkide bulunduğu toplum ve kültürleri
sömüren yüzü, Duverger’nin söyleyişiyle Janus’un “iki yüzü” olarak
hep kaldı, bazan biri, bazan Öteki gözük­se de.

(SBA)