HUKUK VE KÜLTÜR

HUKUK VE KÜLTÜR

 

Modern pozitif hukuk, kültürden giderek bağımsızlaşan bir normatif yapının orta­ya çıkmış olmasının sonucudur. Eğer toplumsal düzen ve uyuşmazlık çözümü, ge­leneksel kültürel yapı tarafından, salt kültürel değerler aracılığıyla sürdürülebilir olsaydı, büyük olasılıkla modern pozitif hukuk da ortaya çıkmamış olacaktı. Belki sosyolojik anlamda hukuk adını verdiğimiz bir yapı var olabilecekti, ancak kültü­rel yapıdan ayrılması da hayli güç olacaktı.

Hukuk ve Toplumsal

Kurumlar

Öncelikle kültür ya da kültürel yapı dediğimizde neyi kastettiğimiz ifade edil­melidir. Kültür, bir değerler sistemi olarak tanımlanmaktadır. Kültür, bir toplumun duyuş ve düşünüş birliğini sağlayan değerlerin tümüdür. Öte yandan her ne kadar “değer” gibi soyut bir ögeden söz ediliyorsa da kültür, aynı zamanda insan yaratı­mı olan maddi dünyayı da içerir. Hatta kültürü insanın ortaya koyduğu, içinde in­sanın var olduğu tüm gerçeklik olarak tanımlamak da mümkündür. Dolayısıyla kül­tür, doğayla karşı karşıya kalan insanın ilk günden itibaren yarattığı her şeydir. Ya-

ni ateştir, tekerlektir, evcilleştirdiği hayvan ya da gerçekleştirdiği tarımsal üretimdir. Elbette kültür dendiğinde, yalnızca insanın yarattığı maddi mallar söz konusu de­ğildir. Söz gelimi dil de kültüreldir, ya da değerler, istekler, ulaşılmak üzere konu­lan hedefler de kültürel dünyanın elemanlarıdır. Bu anlamda düşündüğümüzde, toplumsal yapının her türlü kurumu, dolayısıyla hukuk da kültürel bir elemandır.

Ancak her bir kültürel eleman, bir kez ortaya çıkmakla birlikte, aynı zamanda salt kültürel görünümünden ayrılarak, giderek bağımsız bir karakter de kazanır. Söz gelimi teknoloji, elbette kültürel bir elemandır, ancak kendi içerisinde bağım­sız bir gerçeklik de taşıyarak varlığını sürdürür ve kültürel yapıya atfedilen değer, duyuş ve düşüncelerden ayrılır. Nitekim, sosyolojik açıdan en modern şekilde kül­tür, toplum üyeleri tarafından hayata geçirildiğinde, toplum üyelerinin uygun ve kabul edilebilir gördüğü aralığa uygun düşen davranışlar üreten kurallar ve stan­dartlar kümesi olarak tanımlanır. Dikkat edilecek olursa kültür, bir toplumun üye­leri arasında paylaşılan, ama aynı zamanda bir değişim süreci içinde bulunan öğ­renilmiş davranış kalıpları ve bu kalıpların ürünlerinin oluşturduğu yaşam biçimi olarak sınırlanmıştır. Böylece, bu kalıplardan yola çıkılarak ama bir yandan da gi­derek farklılaşarak gelişen ögelerin ya da farklı kural ya da standartlar kümesinin de var olabileceği görülmektedir. Nitekim pozitif hukuk, ancak toplumda paylaşı­lan ortak değerler aracılığıyla sağlanan denetim yerine geçmekle, pozitif hukuk olarak evrimleşebilir.

Kültür sözcüğünün farklı anlamlardaki kullanımlarından yola çıkılarak, aslında kültür dendiğinde dört farklı anlamın kastedilmiş olabileceğine dikkat çekilmekte­dir. Buna göre, bilimsel anlamda kültür, uygarlıktır. Beşeri anlamda kültür, eğitim­dir. Estetik anlamda kültür, güzel sanatlardır. Maddi ya da teknolojik anlamda ise üretme, çoğaltma ve yetiştirmedir (Güvenç, 1972: 99).

Kültürlenıne: Yeni kuşakların kültürü bir önceki kuşaktan öğrenmesi yani, kültürün kuşaklar arasında aktarılmasıdır.

Entegrasyon: Kültürün, farklı yönlerinin birbiriyle ilişkili bir işleve sahip olmasıdır.

 

“Kültür” kelimesini gündelik dilde hangi anlamlarda kullandığınızı düşünün.

Kültür konusunu inceleyen antropologlar, kültürün sahip olduğu bazı yapısal özelliklere dikkat (çekmektedirler. Birincisi, kültür paylaşılır. Zaten toplum dediği­miz olgu, aynı kültürü paylaşan üyelerin oluşturduğu bir topluluktur. Ortak bir kültürü paylaşan insanlar, kendi aralarında çeşitli bağlar oluştururlar. Elbette bu, toplumdaki her bireyin aynı kişilik özelliklerine sahip olduğu anlamına gelmez. Ancak toplumsal yaşamın sürebilmesi için bireyler, asgari koşullarda bağ kurabile­cekleri ortak kültürel değerleri benimserler. İkinci olarak, kültür öğrenilir. İnsanla­rı diğer canlı türlerinden ayıran önemli bir özellik, kültürün ya da bir başka deyiş­le yaşam düzeninin, genetik kodlarla değil, öğrenim ve sosyalleşme yoluyla akta­rılmasıdır. Kültür anne ve babalardan çocuklara, bir kuşaktan diğerine aktarılır. Öyle ki en temel biyolojik ihtiyaçlar bile, kültürel olarak öğrenildiği şekilde gide­rilir. Yeme ve içme alışkanlıkları, hatta uyuma biçimleri bile farklı insan topluluk­larına göre çeşitlilik gösterir. Bu da bize, kültürün aktarıldığını bir kez daha göste­rir. Yeni kuşakların, kültürü önceki kuşaklardan öğrenmesi “kültürlenme” olarak adlandırılır. İnsanların, kültürü kuşaklar arasında aktarırken kullandığı en önemli araç dildir. Dilin kendisi, bir taraftan kültürel bir öge iken, öte taraftan kültürün di­ğer öğelerinin aktarımını sağlayan bir araçtır. Bu da onu, diğer kültürel öğeler ara­sında ayrıcalıklı kılar. Üçüncü olarak kültür, sembollere bağlıdır. Kültür sürdürü­lürken, çok sayıda farklı sembolden yararlanılır. Söz gelimi dinsel kültür, bazıları ritüel halini almış semboller aracılığıyla süreklilik kazanır. Ekonomi, para sembolü ile yeniden üretilir. Diğer kültürel öğeler içerisindeki ayrıcalıklı yerini az evvel sap-

tadığımız dil de aslında bir semboller toplamıdır. Öyle ki gerçek dünyanın nesne­leri, dilsel semboller olan kelimeler aracılığıyla, hem yeniden üretilir hem de top­lumun diğer üyelerine aktarılır. Kültürün bir diğer yapısal özelliği, bütünleştirici ol­masıdır. Kültürün bütünleştirici olması, kültürün farklı yönlerinin birbiriyle ilişkili bir işleve sahip olması demektir. Bu, entegrasyon olarak adlandırılır. Bu bütünsel­likle kastedilen, söz gelimi hısımlık ilişkileri ile üretim ya da siyasal yapı arasında bir ilişki bulunmasıdır. Böylece, kültürel yapı incelenirken bu alanların her birinin göz önüne alınması gerekliliği ortaya çıkar (Haviland, 2002: 65-84).

Kültür, çok sayıda işleve sahiptir. Kültürün toplumsal yapının sürekliliğini sağ­lama konusundaki işlevleri, farklı çalışmalara da konu olmuştur. Bunlardan yola çıkarak, kültürün yerine getirdiği işlevleri şu şekilde ifade edebiliriz:

  1. Kültür, bir toplumu diğerlerinden ayırmaya yarar. Kültür, topluma özgü değerleri ifade eder. Kültür, toplumsal dayanışma sağlar. Kültür, toplumsal yapının şeklini ve içeriğini belirler. Kültür, toplumsal kişiliğin oluşumunu sağlar (Tezcan, 1995: 166).

Kültür ile hukuk arasındaki ilişki, değer ile norm arasındaki ilişkidir. Zira kül­tür, değer ile anlam bulurken; hukuk, norm ile anlam bulmaktadır. Dikkat edile­cek olursa, kültür ile hukukun -dolayısıyla değer ile normun- kesişen bir ortak alanları olduğu görülür. Bu ortak alan, insan davranışının kontrolüdür. Toplumsal yaşam içerisinde insanlar, davranışlarını belli bir maksime uyarlarlar. Ancak, insan­ların davranışlarını uyarlamaları gereken farklı düzeyler bulunur. Değerler sistemi bunlardan biridir. İnsanlar, elbette benimsedikleri değerler uyarınca davranacak­lardır. Öte yandan normatif, yani hukuksal alan da insanlara nasıl davranmaları ge­rektiğine ilişkin çok sayıda buyruk verir. Normların ihlali durumunda, yaptırımla karşılaşmamak için insanlar davranışlarını belirlerken, normları da dikkate almak zorunda kalırlar. Böylece bir yandan benimsenen değerler, öte yandan yaptırımla desteklenen normlar olmak üzere, iki farklı sistemle karşı karşıya kalınır.

Şu da ifade edilmeli ki bir toplumda geçerli normatif sistem, yani hukuk, kural olarak o toplumun değerler sistemi, yani kültür ile taban tabana zıt düzenlemeler içermez. Zira hukukun kendisi, zaten kültürel bir elemandır. Ne var ki hukukun oluşumuna etki eden kültür dışındaki faktörlerin de varlığı ile birlikte, normatif sis­tem ile değerler sistemi arasında bir açı farkı meydana gelebilir.

Hukukun ya da daha dar anlamda belli bir normun oluşumuna etki eden fak­törlerin bir kısmı, bu ünitenin diğer başlıkları altında incelenecektir. Ancak kültür ile hukuk arasındaki ilişki ve farklılık söz konusu olduğundan, kısaca ifade etmek adına, hukuka vücut veren en önemli etkenlerden birinin “iktidar” olgusu olduğu­na dikkat çekilmelidir. Nitekim, normun ihlali halinde uygulanacak yaptırım da ik­tidarın güç kullanabilme potansiyeli ile ilişkilidir. Dolayısıyla, normatif bir sistem­den söz ederken, iktidar tarafından korunmaya layık görülen değerler sisteminden söz etmiş oluyoruz.

Maksim: Latince kural anlamına gelen bu kelime, felsefede ahlak ilkesi anlamına da gelmektedir. Söz gelimi Kant, maksimi genel geçer olan nesnel ahlak yasasının karşısında, öznel ilke olarak tanımlamaktadır.

Normatif sistem ile değerler sistemi arasındaki açı farkını yaratan etmen de, bu noktada karşımıza çıkar. Zira kültürel yapıda yaygın olarak kabul edilen değerler, norma ve geniş anlamıyla hukuka vücut verme potansiyeline sahip iktidar ya da egemen tarafından da paylaşılmakla, normatif sistem, toplumda geçerli değerler sisteminin sürdürücüsü olarak da anlam kazanır. Ancak aksi durumda, yani kültü­rel yapıda geçerli değerlerin iktidar tarafından paylaşılmadığı durumlarda, hem bir farklılık ortaya çıkacaktır hem de bu farklılık gerginliğe hatta çatışmaya yol açabi­lecektir. Kaldı ki, çok sayıda alt kültürün bulunduğu modern toplumda hukukun, bu alt kültürlerin her birini tatmin edecek bir içeriğe sahip olması da mümkün de­ğildir. Zira modern toplumda, aynı toplumsal yapı içerisinde çok sayıda farklı alt kültür ortaya çıkmaktadır.

Modern toplum, daha önce hiç olmadığı kadar farklı insanın bir arada yaşadığı toplumdur. Geçmişte çok benzer değer yargılarını paylaşarak var olan küçük grup­larda yaşayan insanlar, modern toplum koşullarında çok sayıda alt grubun ve kül­türün var olması sonucunda, hiçbir ortak değeri paylaşmadıkları insanlarla bir ara­da yaşamak zorunda kalmışlardır. Bundan dolayıdır ki modern toplumda hukuk ve kültür çatışması yapısal, bir sorundur.

 

Ötenazi: Tedavisi mümkün  o|mayan hastahklarda, mi rine daha benzer değerleri daha yoğun paylaşan alt grupların kültürlerini kastedi   ve ağrı verilmeksizin

ölümünün sağianmasıdır.

  Alt kültür kavramı ile belli bir toplumsallık içerisinde, çeşitli gerekçelerle birbi-

Bu alt kültürlerin ortaya çıkmasında, insan iradesine bağlı olmayan neden­ler olabileceği gibi, bizzat üyeleri tarafından yaratılan alt kültürler de söz konusu olabilir. Söz gelimi cinsiyet farklılığı, insan iradesine bağlı olmayan bir alt kültür yaratabilecektir. Kadın ve erkek gruplarının paylaştıkları değerler, birbirlerine oranla farklılık gösterebilir. Keza farklı etnik ya da ırksal gruplar, toplum içerisin­de kendi alt kültürlerini yaratabilecektir. Karmaşık ekonomik ilişkilerle birlikte, ay­nı toplum içerisinde ya da toplumlar arasında yaşanan göçler, 20. yüzyılda farklı etnik, ırksal, kültürel grupları bir arada yaşamaya zorunlu kılmıştır. Bu nedenle modern hukuk düzenlerine ilişkin sosyolojik çalışmaların temel bir alanını cinsiyet, ırk, sınıf ya da diğer farklı alt kültür yaratma potansiyeline sahip yapılar oluştur­maktadır. Toplumsal düzen, barış ve huzur sağlama iddiasını taşıyan hukukun, üs­telik bireyselliğin de giderek daha fazla öne çıktığı modern zamanlarda, bazı grup­larca benimsenmeyen değerleri dayatarak, toplumsal düzeni ve barışı nasıl sağla­yabileceği problemi, güncelliğini artırarak koruyan bir sorunsaldır. Modern insanın yaşamının her bir noktası, hukuksal düzenlemenin konu alanına girebilirken, fark­lı değerlere ve tutumlara sahip bireylerin yaşamlarının tüm yönleriyle, herhangi bir çatışmaya neden olmaksızın, hukuk tarafından nasıl düzenlenebileceği gerçekten ciddi bir problemdir.

Nitekim modern hukuk düzenlerinin günümüzde karşı karşıya kaldığı sorunlar, bu çatışma alanlarında ortaya çıkmaktadır. Eşcinsel evlilik, ötenazi, kürtaj gibi me­seleler, belli bir hukuk düzenin geçerli olduğu toplumun farklı alt kültürleri ya da bireyleri tarafından, farklı değer yargıları ile ele alındığından, hukuksal düzenle­menin, bunların hangisini esas alacağı sorunu çözümsüz kalmaktadır. Nitekim hem bireyselliğin hem de çeşitliliğin arttığı modern kültürel yapının ortaya çıkardı­ğı sorunlara, hangi perspektifle yaklaşılması gerektiğine ilişkin farklı kuramsal yak­laşımlar ortaya çıkmıştır. Klasik işlevselci ve çatışmacı kuramsal yaklaşımlardan postmodern ve yapıbozumcu yaklaşımlara kadar çok sayıda kuramcı, bu mesele ile ilgilenmek zorunda kalmıştır. Bizi doğru ya da âdil olarak nitelendirebileceği­miz bir sonuca ulaştırmasa da bu çalışmalar, evrensel bir hukukun gerçekten müm­kün olup olamayacağına ilişkin tartışma için de önemli bir veri kaynağıdır.