HUKUK VE İDEOLOJİ

 

HUKUK VE İDEOLOJİ

 

İdeoloji “gerçeklik hakkındaki bilgi” sorunu ile yakından ilgili bir kavramdır. Böy­lece, ideoloji ile bilgi arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiş oluruz. Örneğin, poziti- vist yaklaşım açısından olgusal içeriği olmayan her söz ya da düşünce, ideolojik ka­bul edilmektedir. Olgular hakkında nesnel doğruları dile getirmek ise bilimin işidir. Dolayısıyla pozitivist açıdan ideoloji, bilimin karşısında konumlandırılmaktadır. An­cak öte yandan, Frankfurt Okulu kuramcılarınca dile getirilen, bilimin kendisinin de bir ideoloji olarak karşımıza çıkabileceği düşüncesi de akılda tutulmalıdır.

 

Kabaca ifade edecek olursak ideoloji, bilinç durumu ya da düzeyi olarak ifade edilebilir. Dolayısıyla hukuk ideolojisi de hukuka ilişkin bilinç durumunu ya da düzeyini ifade etmektedir. Daha da kaba ifadesi ile hukuk ideolojisi, hukuka du­yulan inancı, gerçek dünyanın hukuksal bir dünya görüşü ile açıklanabileceğine ve sorunların hukuk aracılığıyla çözümlenebileceğine ilişkin inancı ifade eder. “Hukuk, toplum hakkında karmaşık bir tutumlar, değerler ve kuramlar seti taşıdı­ğı ve yaydığı için ideolojiktir. Onun ideolojik içeriği, egemen ideolojinin bir parça­sını oluşturur; zira bu tutum ve değerler, mevcut toplumsal düzeni dayatır ve meş- rulaştırırlar.” (Hunt, 1993: 25). Hukukun, egemen ideolojiyi yansıttığı, dolayısıyla “hukukun bir ideolojisi” olduğu iddiası, özet olarak bu alıntıdan da görülebilir.

Hukukun bir ideolojisi olduğu iddiası, aslında hukukun tarafsız olmadığı iddi­asından çok da farklı değildir. Ancak “hukuk ideolojisi”, hukukun arkasında bulu­nan ya da hukukun dayandığı bir ideoloji olmasından ziyade, hukukun kendisinin de bir ideoloji olduğu anlayışını ifade eder. Şu hususların her biri, hukuk ideoloji­sinin birer yansımasıdır:

  1. Toplumu ve dünyayı algılayışımızı hukuksal kavramlar biçimlendirir.
  2. Hukuksal kavramlar bilincimizi belirler.
  3. Hukuksuz bir yaşam düşünülemez.
  4. Hukuku toplumsal olgu değil, toplumsal olguyu hukuk yaratır.
  5. Toplumdaki mevcut sosyal düzen kurallarının hepsinin hukukî bir niteliğe sahip olduğu kabul edilmelidir.
  6. Hukuk, toplumsal yaşamın her alanını düzenleyebilir. İşte bütün bunlar, as­lında hukuk ideolojisinin birer sonucudur.

Kapitalist toplumdaki hukuk ideolojisi, tekil ülkelerde aksi yönde uygulamalarla kar- şılaşabilmekle birlikte, yaşam, özgürlük ve mülkiyet ilkeleriyle bireyin özerkliğini te­min ederken, bunun güvencesi olarak da hukuk devletini zorunlu kılar. Hukuk dev­leti, toplumsal iktidarı rasyonel, objektif ve birey üstü duruma getirir. Hukuk düzeni­nin kendisi de bu sayede, eskiden beri karşılaştırmada kullanılan örneklemeyle, mutlak iktidarın sahibi olan bir çetenin iktidarından farklılaştırılır. Yine, bu sayede -çete örneği bir yana bırakılarak- hukuk devleti, hukuk düzenini siyasal mahiyetteki güç ve egemenlik çatışmasının konjonktürel dalgalanmaların ve belirsizliklerin dı­şında tutar (Özcan, 2003: 151-152).

Hukuk düzeninin sürekliliğini ve muhataplarının sistem içerisinde kalmalarını sağlayan şey, bu bilinç şeklidir. Yani hukuksal bilinç, mevcut hukuksal düzenin iş­leyişine “rıza” gösterme olarak da anlaşılabilir. Hukuk, iktidarın, hâkimiyeti altın­daki insanların rızalarını kazanmada başvurduğu bir araçtır. Yurttaşlar, günlük fa­aliyetleri içerisinde, bilerek ya da bilmeyerek hukuksal düzene uygun davranarak; güvenseler de güvenmeseler de uyuşmazlıklarının çözümünde devletin hukuksal mekanizmalarına başvurarak, rızalarını gösterirler. Bir taraftan, “yönetenlerin yö­netme yetkilerine” bu şekilde rıza gösterilirken; diğer taraftan, iktidarın hegemon­yası da pekiştirilmektedir.

Hukuk devleti kavramsallaştırmasmm gösterdiği, hukukun kendisinin bir ide­oloji olabileceği gerçeğini vurgulayan bir başka nokta da gerçeklik dünyasının, hu­kuksal kavramlar tarafından yeniden üretilerek gizlenmesidir. Hak ve özgürlük gi­bi kavramlar, bazı gerçekliklerin çarpıtılarak hukuk dünyasına aktarılmasının bir sonucudur. İskandinav Hukuksal Realizmi’nin öncü düşünürlerinden Axel Hagers- trom’un hak, ödev, hakkın devri, geçerlik gibi hukuksal yapının bazı önemli kav­ramlarını, boş inançtan kaynaklanan mit, kurgu, sihir ya da kafa karışıklığı diye ni­telendirdiği, bu kavramların metafizik dünyanın hayal ürünü olduğunu yani aslın­da bir gerçekliğe sahip olmadığını ileri sürdüğü bilinmektedir (Hart, 1959: 233; Uzun, 2004: 75). Hâgerstrom’a göre, hak ya da ödev gibi kavramlar “gerçek” değil­dir. Söz gelimi hak, bir şey üzerindeki güç olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu erk, doğada bildiğimiz anlamda bir erk değildir. Tümüyle kurgusal, hukuk öyle söyle­diği için var kabul edilen, doğanın gerçeği dışında bir erktir (Sherbaniuk, 1962: 59). Hagerstrom, modern hukukta kabul edilen hak ya da ödev kavramlarının temelin­de, antik inanışlar olduğunu ileri sürmektedir. Bu düşüncesinin nedeni, Antik Ro­ma hukuku üzerine yaptığı araştırmalardır. Buna göre antik dönemde, söz gelimi alım satım sözleşmesi yapılabilmesi için öngörülmüş bazı ritüeller ya da törenler söz konusudur. Bu ritüeller ya da törenler, yerine getirildiğinde artık, ortaya “mül­kiyet hakkı” diye bir şeyin çıktığına inanılmaktadır (Sherbaniuk, 1962: 60). Benzer “ritüel” vurgusu Karl Olivecrona’nın evlilik sözleşmesi hakkındaki açıklamasında da görülmektedir. Buna göre evlilik sözleşmesinde, bir ritüel yerine getirilerek, in­sanlar arasında hukuksal ama gerçek olmayan bir bağ kurulmakta ve sadece bu hu­kuksal bağ, bundan böyle gerçek dünyada da sonuç doğurur hale gelmektedir. Bir başka deyişle gerçeklik, hukuksal kavramlarla açıklanarak, ayrı bir hukuksal bilinç ve hukuksal gerçeklik durumu yaratılmaktadır (Akbaş, 2006: 91).

Hukuk ideolojisinin ortaya çıkartılmasına yönelen bir başka yaklaşıma, A. J. Greimas’ın göstergebilimsel analizinde rastlarız. Bilindiği üzere, yapısalcı gösterge- bilime göre dil, dünyayı yalnızca tanımlamaz, aynı zamanda onu biçimlendirir ve yeniden inşa eder. Bu nedenle de ideolojiktir. Aynı durum, elbette hukuk açısın­dan da geçerlidir. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere, hukuksal kavram­lar, ayrı birer gerçeklik ortaya çıkarmaktadır. Greimas, bu düşünceye paralel ana­lizini Ticaret Hukuku ile örneklendirir. Ticaret Hukuku’na göre bir ticaret şirketi, sermaye unsuru ile kişi unsurunun bir araya gelmesi sonucunda ortaya çıkmakta­dır. Oysa Greimas’ın çözümlemesi, kişi unsurunun geçiciliğini, bir başka deyişle sermayenin asliliğini ortaya koyar. Böylece, hukuksal söylemin içerisindeki düzen­lemenin tutarsızlığının ya da ideolojik içeriğinin farkına varırız (Uzun, 2007: 78-79).

Sonuç olarak, hukukun ideoloji ile ilişkisini ya da hukukun bir ideoloji olması­nı sorgulayan, farklı alanlardan beslenen geniş bir çalışma alanı olduğu ortadadır. Buna rağmen, hukukun kendisini ideoloji üstü, siyaset üstü ve ekonomi üstü ola­rak kabul ettirebilmiş olması da tam anlamıyla ideolojik bir başarı olsa gerektir.