Hristiyanlıkta Tanrı Devleti Anlayışının Gelişimi

Hristiyanlıkta Tanrı Devleti Anlayışının Gelişimi

Bu ayetlerde görüldüğü gibi Hristiyanlığın temel metni olan İncil’de yönetime ilişkin ortaya konan anlayış dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklindedir. Devlet yönetimi nasıl olursa olsun inananların yönetime mutlak olarak itaat etme­leri gerektiği anlayışı vurgulanmıştır. İncil’e göre itaat, yöneticilerin şahsına değil, makamına yöneliktir. Bu bakımdan kötü bir yönetici dahi olsa makamından dola­yı itaati hak eder. Bu anlayış Hristiyanlar arasında Batı Roma İmparatorluğu’nun yı­kıldığı beşinci yüzyıla kadar devam etmiştir. Fakat Batı Roma’nın yıkılmasından sonra Katolik Kilisesi’nin siyasi bir güç haline gelmesiyle birlikte kilise ile devlet ilişkisinin nasıl olacağına ilişkin tartışmalar da boy göstermeye başlamıştır. Bu tar­tışmaların sonucunda Hristiyanlığın siyasi bir yorumu gelişmiş ve Orta Çağ boyun­ca Hristiyan dünyasında hakim anlayış hâline gelmiştir.Hristiyanlığın temel kaynağı olan Yeni Ahit (İncil), dinle devlet işlerinin birbirine karıştırılmaması ilkesine dayalı bir yönetim anlayışı vazetmiştir. Başka bir deyişle yönetime boyun eğme ile Tanrı’ya itaatin birbirine karıştırılmamasmı öngörmüştür. İncil’de Hristiyanların dünyevi otoriteye itaati sıkı bir şekilde tembih edilmiştir. Matta İncilinde geçen bir ayette İsa, “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya veriniz” der (Matta 22: 15-21). Yönetime ilişkin diğer bir ayette Aziz Pav- lus tüm yönetimlerin Tanrı’dan olduğunu ve yönetime mutlak olarak itaat edilme­si gerektiğini belirtir. Söz konusu ayette şu ifadeler yer alır: Bütün yönetimler Tan- rı’dandır. Yöneticiler Tanrı’nın yeryüzünde görevlendirdiği birer papaz gibidir. Bu bakımdan yöneticilere mutlak şekilde itaat etmelisiniz. Yönetime karşı direnen Tanrı’ya karşı direnmiş olur. İnananlar sadece korkudan dolayı yönetime itaat et­mez, aynı zamanda vicdanlarından dolayı da itaat ederler. Her kim ki yönetime
karşı direnirse o kötülüklerin en büyüğünü işlemiş ve cezaların en büyüğünü hak etmiştir (Romalılar 13: 1-7).

Aziz Augustine, Aziz Ambrose ve Aziz Gregory gibi Kilise Babaları Batı Ro­ma’nın yıkılmasıyla birlikte iki kılıç doktrinini geliştirerek kiliseye itaati, devlete itaatin üzerine çıkarmışlardır. Bu konuda kapsamlı bir felsefe geliştirmiş olan Aziz Augustine’in görüşleri, Orta Çağ boyunca Hristiyan dünyasında geçerli olan ana görüş haline gelmiştir. Aziz Augustine İncil’de yer alan ve ilk kuşak Hristiyanlar tarafından kabul edilen yönetime mutlak itaat düşüncesini tersine çevirmiştir. Au­gustine, Tanrı Devleti (1984) adlı eserinde geliştirdiği kilise otoritesi ile devlet oto­ritesi ayrılığını ifade eden iki kılıç tezini insandaki ruh-beden ayrımına dayandır­mıştır. Ruh iyiliklerin, bedense kötülüklerin alanıdır. Beden, şeytani otoritenin, ruhsa ilahi otoritenin kaynağıdır. Buradan hareketle Augustine, insanın aynı anda iki otoriteye bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Bunlardan biri seküler devlet otori­tesi, diğeri ise Tanrı devleti otoritesidir. Seküler devlet, sadece bu dünyaya hük­mederken Tanrı devleti iki dünyaya da hükmetmekte ve kurtuluşun kaynağını oluşturmaktadır.

Seküler Devlet: Laiklik kavramının ingilizcesi olmakla birlikte esas olarak dinden bağımsız dünyevi otoriteyi ifade eden bir kavramdır
.Augustine, şeytani otoritenin merkezi olan seküler devletin Şeytan’ın Tanrı’ya isyan etmesiyle başladığını ve Roma İmparatorluğu ile zirve noktasına ulaştığını ileri sürer. Tanrı devleti ise Katolik Kilisesi’yle birlikte hükümran olacaktır. Kilise Augustine’a göre, Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşüdür. İnananlar, kilise üzerinden Tanrı’yla irtibata geçerler. İnsanların kurtuluşu kilise otoritesine teslim olmaktan geçer. Şefaat ve kurtuluş, kilisenin elindedir. Kiliseye itaat birey için olduğu kadar devlet için de bağlayıcıdır. Kilise, Tanrı devletini icra eden güç olduğu için sekü­ler devlet de kiliseye itaat etmek zorundadır. Seküler devletin meşruiyeti kiliseye itaat etmesinden ve bağlı kalmasından geçer. Kiliseye itaat etmeyen bir devlet meş­ru bir devlet olamaz. Devletin başındaki imparator kilise çocuğu olduğuna göre o kilise otoritesinin tepesinde değil, altında yer almak zorundadır. Bu düşünce, Orta Çağ boyunca kilise-devlet ilişkisini düzenleyen ana çerçeve olmuştur. Papa, böy­lece tüm Hristiyanların ortak siyasi otoritesi haline gelmiştir. Papa’ya bağlı olan her ülkenin bir piskoposu olmuş, yöneticiler piskoposları aracılığıyla Papa’ya bağlı ha­le gelmiş ve Roma Katolik Kilisesine vergi ödemek zorunda kalmıştır. Bu durum Protestanlık ve ulus devletin ortaya çıktığı on beş ve on altıncı yüzyıllara kadar de­vam etmiştir