HOŞGÖRÜ VE ÇOĞULCULUK EĞİLİMİ DİNİ GRUPLAR ARASI İLİŞKİLER

HOŞGÖRÜ VE ÇOĞULCULUK EĞİLİMİ DİNİ GRUPLAR ARASI İLİŞKİLER

Anlaşılan, bu tür bir fanatizm ve hoşgörüsüzlüğün tam karşısında yer alan ve dinine hürriyet içerisinde inanmak ve onu serbestçe yaşa­mak veya başkalarının inançları, kanaatleri, düşünceleri, davranışları ve yaşayışlarına saygı göstermek şeklindeki tolerans ve dinî hoşgörü ve bunların üzerine temellenmiş bulunan vicdan özgürlüğü, din hür­riyeti ve lâiklik insan toplumlarında zaman içerisinde ve güçlükle or­taya çıkmış ve ancak oldukça geç dönemlerde şekillenip kurumlaşmış gibi görünse de, her halükârda, belirtmek gerekiyor ki, hoşgörü ve hoşgörüsüzlük; tekelcilik, mutlakçılık, tahammülsüzlük ve başkaları­nın inançlarına saygı ve çoğulculuk eğilimleri insan toplumlarında te­mel birer beşerî potansiyel eğilim olarak her zaman için var olmuşlar­dır. Bu bakımdan da, peygamber! ve evrensel dinlerin tekelciliği ve hoşgörüsüzlüğü bize gerçeğin yalnızca bir yönünün yansıtıyor gibi gö­rünmektedir. Zira, bu dinlerin Mukaddes Metinleri üzerine yapılan derinliğine ve karşılaştırmalı incelemeler, oralarda aynı zamanda dinî toleransa kapıyı ardına kadar açık tutmaya meyleden işaretler ve eği­limlerin varlığını da anlamamıza imkân veriyor. Nitekim meselâ özel­likle İslâmiyet’te başta Kur’ân olmak üzere İslâmî metin ve uygulama­larda bunun çok çeşitli örneklerini bulmak imkânımız olmaktadır. Hakikaten meselâ Kur’ân’da “Dinde zorlamanın bulunmadığının açıkça beyan ve ifade edildiği Bakara suresinin 256. âyetinin dışında, “Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O, verdikleriy­le sizi imtihan etmek için öyle yapmamıştır. O halde hayır işlemekte yarışın” (Mâide, 48) mealindeki âyet de kanaatimizce İslâm dininde başkalarının inançlarına saygıdan ibaret olan hoşgörünün çok ötesin­de, dinî inanç ve kanaat hürriyeti ve vicdan özgürlüğünün temel da­yanaklarını oluşturmaktadırlar. Bunun gibi, “Rabbin dileseydi yeryü­zünde bulunanların hepsi iman ederdi. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?” (Yunus, 99) ve “Ey insanlar! Doğrusu sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi sırf birbirinizi tanımanız için milletle­re ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah katında en şerefliniz takvâ- ca en ileri olanınızdır” (Bakara, 13) tarzındaki ibareler, şüphesiz vic­dan özgürlüğünün yanı sıra çoğulculuk ve hoşgörünün de Kur’ânî da­yanaklarını oluşturuyorlar.

Öte yandan, belirtmek gerekiyor ki, hemen bütün dinlerde temel bir dinî yaşayış formu olarak beliren mistik eğilim içerisinde hoşgörü hemen daima temel bir karakteristik olarak yerini almış görünmekte­dir. Meselâ, Hinduizm’in mistik bir formu olan Vişnuizm’de, her çe­şit dindarlık, kurtuluşun sayısız yollarından biri sayılmakta ve böyle- ce orada din konusunda hoşgörü temel bir karakteristik olarak yerini almış bulunmaktır. Hıristiyanlığın sosyolojisinin uzmanlarından biri olan E. Troeltsch, Hıristiyan mistiğinin de, öteki dindarlık şekillerine karşı hoşgörülü bir tavra sahip bulunduğu kanaatine varmaktadır. Ke­za, İslâm tasavvufunun en önemli bir karakteristiği de, din ve inanç konusunda onun sahip bulunduğu hoşgörü anlayışında toplanmakta­dır. Japonlar, din konusunda hoşgörülü tutumun en tipik bir örneği­ni oluşturuyorlar. Nihayet Türk kültürü, gerek İslâmiyet’ten önceki dönemde ve gerekse de Müslüman olduktan sonraki dönemde hoşgö­rüyü kendisi için temel bir kültürel karakteristik yapmayı başarmış bulunmaktadır. Anlaşılan Anadolu’da Müslüman Türk dindarlığında­ki bu hoşgörü çizgisinin oluşmasında da tasavvuf birinci derecede bir rol oynamış görünmektedir. Öyle ki, Mevlânâ, Yûnus ve Hacı Bektaş- ı Velî gibi mutasavvıflar bu dinî hoşgörünün şampiyonları olarak gö­rünmektedirler. Şüphesiz hemen bütün toplumlarda ve kültürlerde olduğu gibi, Türk toplumu ve kültürü içerisinde de, tarih boyunca hoşgörü ve fanatizm eğilimleri en azından potansiyel olarak hemen daima varlıklarını bir şekilde sürdürmüşlerdir. Bununla birlikte, Türk toplumu ve kültürü söz konusu olduğunda orada anlaşılan hoşgörü eğilimi bağnazlığa genelde baskın görünmekte ve bu bakımdan da o orada temel bir karakteristik ve hattâ gelenek oluşturmaktadır. Böyle olduğu içindir ki, Türk tarihinde uzun fanatizm dönemleri yaşanma­mıştır. Yine böyle olduğu içindir ki, İslâm dünyasında, başkalarının inançlarına saygı ve vicdan özgürlüğü esası üzerine kurulmuş olan lâ­ikliği, modern dönemde tam anlamı ile yönetim sisteminin temeline yerleştirmeyi başaran tek ülke Türkiye Cumhuriyeti olmuştur.