HİMAYECİLİK

204
PAYLAŞ

HİMAYECİLİK

 

Ekonomiyi dış
rekabetten korumayı amaçlayan ve devlet müdahaleciliğini sa­vunan doktrine
himayecilik adı verilir. Hi­mayecilik doktrini Merkantilizmle başla­mıştır.
Merkantilistler ekonomik milliyet­çiliği esas kabul etmişlerdir. Dış ticarette
İhracatta teşvik, ithalatta ise kısıtlayıcı bir politika izlemişlerdir. Mamul
malların it­halatım yüksek gümrük tarifeleri ile önle­mek, hammadde ithalatım
kolaylaştır­mak, diğer taraftan, yerli sanayiin ihtiyaç duyacağıhammaddelerin
ihracatınıyasak-lamak gibi uygulamalar yapmışlardır. Bu sebeple, ülkenin
ekonomik gücünün arta­cağı ve daha iyi rekabet edebileceği savu­nulmuştur.

Himayeciliğin ilk
temsilcileri, Alexan-der Hamilton ve Friedrich List’dir. XX. yüzyılın ikinci
yarışma kadar ABD’de prensip olarak doktrini uygulanan Hamil­ton’un görüşleri,
John Stuart Mili tarafın­dan da benimsenmiştir. Alman olan List ise daha sonra
tabiyetine geçtiği ABD’de Alexander Hamilton, Henry Clay ve Heray Carey gibi
yazarların düşünceleri­ni incelemiştir. Görevli olarak döndüğü Almanya’da
“Milli Ekonomi doktrinini kurmuştur. List’in görüşleri Almanya’da II.
Dünya Savaşı’mn sonuna kadar uygu­lanmıştır.

Merkantİlist görüşler,
liberalizmi savu­nan fizyokratlar tarafından şiddetli eleşti­rilere uğramış ve
etkinliğini kaybetmiştir. Ancak I ve II. Dünya Savaşı yıllan arasın­da
merkantilist görüşler yeniden taraftar bulmuş ve dış ticarette kısıtlayıcı politika­lar
uygulanarak yeni bir “neo-merkanti-list” akım doğmuştur.

Özellikle 1929’da
ortaya çıkan “ekono­mik krizHin getirdiği dış ticaretteki güven­sizlik
ortamı, ülkelerin yeni tedbirler al­maşım gerekli kılmıştır. Bu dönemde ül­keler
altın veya döviz ödemekten kaçına­rak malların mallarla takasım ve
“kliring” uygulanmasını benimsemişlerdir. Bu su­retle, ülkelerde
kendi kendine yeterlilik (otarşi) gelişecek ve dünya ticareti darala-rak,
ödemeler bilançosunun aktif vermesi­nin sağlanması mümkün olacaktır.

II. Dünya Savaşı’ndan
sonra uluslarara­sı ilişkilerin değişik boyutları ile yeni bir şekil alması
sonucu, dünyada biri Kapita­list diğeri Sosyalist olmak üzere iki ana blok
oluşmuştur. Diğer taraftan savaşı iz­leyen yularda eski kolonilerin bağımsızlı­ğım
kazanması ve ortaya çıkan kalkınma ve azgelişmişlik sorunu,
“himayecilik” uy­gulamasını daha da ön plana çıkarmıştır. Kapitalist
etki alanına giren bölgelerdeki az gelişmiş ülkeler Uberal-kapİtalist eko­nomik
rejimi kabul ederek, gelişmiş kapi­talist ülkelerin ekonomik seviyelerine
ulaşmayı kendilerine hedef tayin etmişler­dir.

Azgelişmiş ülkelerin
en önemli proble­mi, sanayileşmelerini gerçekleştirebil­mektir. Sanayileşmenin
başlangıç aşama­sındaki yeni kurulan sanayiler dış rekabe­te karşı
korunmaktadır. İlk aşamada emek-yoğun sanayiler kurulur. Çünkü sermaye birikimi
ve mevcut teknoloji bu tür sanayilerin kurulmasınamüsaittir. Re­kabet gücü
zayıf olan tüketim maddeleri­ne yönelik bu sanayilerde daha çok yerli
hammaddeler kullanılmaktadır. Bu amaç­la hem sanayiler korunmuş olacak, hem de
ithalatı kısmak suretiyle döviz tasarru­fu sağlanmış olacaktır. Döviz
ihtiyacının fazla olduğu bu aşamada bir birim döviz tasarruf etmenin marjinal
değerinin, bir

birim döviz
kazanmaktan daha yüksek ol-     ci
çerçevesinde yerine göre bir ekonomik duğu savunulur. “İthal ikamesi”
adı da ve-     zorunluluk olduğu ortaya
çıkmıştır. Dışa rilenbu strateji, tüm azgelişmiş ülkelerde     açık stratejilerin uygulanması “milli
eko-uygulanmaktadır.                                       nomi”
çizgisinin terkedildiği anlamına gel-Himayecilik politikasında yerli
sanayiin     memelidir. Himayecilik bir
politika stra-korunması yanında, ihracatın da teşvik     tejisidir ve az gelişmiş ülkelerin
iktisadi edilmesi amacı ile bazı mali tedbirlere     kalkınmanın başlangıç aşamasında baş
başvurulur. Bundan başka gümrük vergi-    
vurdukları önemli araçlardan biridir. Hat-lerinin artırılması, ithalata
getirilen mik-     ta sanayileşmiş
ülkelerin (ABD, îngÜte-tar kısıtlamaları gibi diğer araçlar da kul’     re, Almanya gibi) belli dönemlerde
hima-lanılır. Ancak, ekonominin gelişme süre-     yeci politikalar uyguladıkları ve
himayeci-cî içerisinde bu tedbirler bazı tıkanıklıkla-     ligin son yıllarda birçok uluslararası
tor>-ra yol açabilmektedir. Zira, emek-yoğun     lantıda gündemin en önemli ekonomik
so-sanayilerin kurulmasından sonra serma-    
nımı olarak ele alındığı görülmektedir, ye-yoğun sanayilerin kurulmasına
gidildi-                                         
(Yusuf TUNA) ğinden, bu aşamada kısmen dış ticaret po-     Bk. Liberal Ekonomi; Markantiüzm;
Tica-litikasında da bazı değişiklikler yapılması     ret; Ticaret Hadleri. gerekli olabilir. Bu
bakımdan, himayecili­ğin bütün sektörler için ve sürekli olarak     HİNDUİZM fayda sağlayacağı iddiası doğru
değildir.

Çünkü, özellikle
1960’h yıllardan sonar       Genellikle
Hindistan’daki her türlü dü-dünya ticaret hacminin büyümesi ve ulus-     şüncenin bir anlamda dini bir mahiyet
ar-lararası iktisadî ilişkilerin yoğunluk kazan-     zettiği ve Hinduizmin bir çok yüzyıllar
bo-ması, azgelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkele-     yunca Hindistan’ın fikri hayatım
etkile-rin ticari münasebetlerinin gelişmesi, hi-     mekle kalmayıp, aynı zamanda onun
sos-mayeci politika uygulamaları yerine, kıs-     yal ve kültürel hayatım da tamamen belir­men
liberal politikalar uygulanmasının    
lemis olduğu kabul edilir, daha faydalı olacağı görüşü, hem teoride       Hinduizm ne bîr felsefe, ne de tam bir
hem de tatbikatta taraftar bulmuştur. Dış    
dindir. O daha çok büyük ve karmaşık bir rekabetin sağlayacağı faydalar
yanında ba-    
toplumsal-diniorganizmayabenzer.İçeri-zı sektörler İçin himayeciliğin
kaçınılmaz     sinde sayısız kült
(inanış), mezhep ve fel-olduğu bir gerçektir. Bu bakımdan ülke-     sefı sistem barınmakta ve çok sayıda
tann-ler, “mukayeseli üstünlüklere sahip ol-    
yavetannçayatapma(politeizm)ileçeşit-dukları sahalarda dışa açık,
rekabet gücü     li ritüeller, törenler ve
manevi disiplinleri zayıf olan sektörlerde ise içe dönük (hima-     kapsamaktadır. Bu karmaşık ve dahası
sü-yeci) stratejiler uygulamaktadırlar. Meşe-     reklivegüçlümanevigeleneğinçeşitliveç-la,
tarım sektörü dünyada hemen hemen    
heleri, geniş Hindistan yan kıtasının coğ-bütün ülkeler tarafından
himaye edilmek-     rafı, ırkî, dilsel ve
kültürel karmaşıklığraı tedir.                                                       
yansıtmaktadır. Hinduizmin tezahürleri Günümüzde himayeciliğin
“ekonomik     inanılmaz genişlik ve
derinlikteki kavra-nûlliyetçUik” 
olmaktan çıktığı, değişen     yışlan
içeren son derece entellektüel fel-dünya şartları ve politika stratejileri
süre-     sefelerden tutun da kitlelerin
naif ve çocuğumsu ritüllerine dek uzanır. Hinduların çoğunluğu basit
köylülerden müteşekkil­dir. Bunlar, halk dinini günlük ibadetle­rinde
yaşatırlar. Öte yandan Hinduizm; ulaştığı derîn kavrayışları aktaracak bir ta­kım
Önde gelen manevi üstadlar da yetiş­tirmiştir.

Hinduizmin manevi
kaynağı Veda’laida bulunur. (Veda’lar Vedik ‘kahinler* adı verilen adları
bilinmeyen bilgelerin yazdı­ğı kadim kutsal metinler kollcksiyonu-dur) Dört
adet Veda mevcuttur: En eskisi ■Rig Veda’dn. Hindistanın kutsal dili olan
kadim Sanskrit dilinde yazılmış olan Ve-dalar, Hinduizmin bir çok dalı için en
üst dini otoriteyi temsil eder. Hindistan’da Vedalar’ın otoritesini kabul
etmeyen bir felsefî sistem ortodoks dini anlayışın dışın­da değerlendirilir.

Vedalar’ın her biri
muhtemelen İ.Ö.1500 ile 500 yıllan arasındaki farklı dönemlerde yazılmış olan
çeşitli parçalar­dan mürekkeptir. En eski parçalar kutsal ilahiler ve
ibadetlerdir. Kurban ritüelleriy-le ilgili daha sonraki parçalar vedik ilahi­lerle
ilişkili olup son loşun olan Upanişad-lar bu ritüellerin felsefî ve pratik
muhteva­sını işlemektedir. Upanişadtar Hinduiz­min manevi mesajının özünü
içerir. On­lar yirmi beş yüzyıldır Hindistan’ın en bü­yük kafalarım
yönlendirmiş ve onlara il­ham kaynağı olmuşlardır.

Bununla birlikte
Hindistan’ın halk kitle­leri Hinduizmin öğretilerini Upanişad-lar’dan değil
Hint mitolojisinin uzun des­tanlar içinde bir araya getirilen halk hika­yelerinden
almışlardır. Engin ve renkli Hint mitolojisinin esasını oluşturan bu
destanlardan birisi olan Mahabharata, Hindistan’ın en gözde dini metni olup
Bhagavad Gİta’nın en nefis manevi şiiri­dir. Yaygın adıyla söylersek Gita,
tanrı

Krişna ile büyük keder
İçinde olan savaşçı Arjuan arasındaki bir diyalogdur. Arjuna Muhabsarata’nın
başlıca öyküsünü teşkil eden büyük aile savaşında kendi akrabası­nı öldürmek
zorunda kalmıştı. Arjuna’-mn muharipleri olarak tebdil-i kıyafet eden Krişna
iki ordu arasındaki adalet arabasını yönetir ve bu dramatik savaş sahnesinde
Krişna Arjuna’ya Hinduizmin en derin hakikatlerini açıklamaya başlar. Tanrı
konuşurken iki aile arasındaki sava­şın gerçekçi arkaplanı derhal ortadan sili­nir
ve Arjuna’nın mücadelesinin aslında insanın ruhi (manevi) mücadelesi olduğu
açıldık kazanır. Bu aydınlanma peşinde koşan savaşçının savaşıdır. Krişna Arju­na’ya
şu tavsiyelerde bulunur: “Öyleyse onların kalplerinde bulunan cehaletten
doğan şüpheyi hikmet kılıcıyla öldür. Ken­dinle uyum içinde ol, Yoga halinde ve
yük­sel, büyük savaşçı, yüksel.”

Krişna’nın manevi
taliminin temeli -ki Hinduizmin de temelidir- çevremizdeki eşyanın ve
hadiselerin çokluğunun, aynı nihai hakikatin değişik tezahürlerinden ibaret
olduğu fikridir. Brahman adı veri­len bu gerçeklik, çok sayıda tanrı ve tanrı­çaya
tapınmalarına rağmen Hinduizme monistik karakterini veren birleştirici kav­ramdır.

Nihai hakikat olan
Brahman, her türlü nesnenin ‘ruhu* ya da iç özüdür. O sınır­sız olup her türlü
kavramın ötesindedir. O akılla kavranamaz, hatta kelimelerle bi­le uygun
biçimde tanımlanamaz: “Brah­man ezeli ve yücedir: olanın ve olmayanın
ötesindedir.” Yüce Ruh kavranılamaz; o sınırsız ve doğmamış olup mahiyeti
düşü-nülemeyendir.” Üstelik İnsanlar bu ger­çeklik hakkında konuşmak
isterler ve Hin­du bilgeler efsaneye olan karakteristikeği-mnlcnyk-Brahman’ı
tanrı olarak tasvir ettiler ve ondan mitolojik dille söz ettiler. Tanrı’nın
çeşitli veçhelerine, Hindulann ibadet ettiği çeşitli tanrıların adlan veril­miş
olmakla birlikte, kutsal kîtaplan tüm bu tanrıların tek bîr nihai hakikatin
yansı­malarından ibaret olduğunu açıklamakta­dır: “İnsanlar ‘Bu tannya
ibadet et!, Şu tannya ibadet et! derler. Gerçekte onlar {Brahman’la)
yaratığıdır. Ve O, tanrıla­rın tümüdür.”

Brahman’ın insan
ruhundaki tezahürü­ne Atman adı verilir. Atman ve Brah­man’ın -ki tekil ve
nihai hakikati temsil ederler- bir olduğu fikri Upanişadlar’ın özünü teşkil
eder. Hindu mitolojisinde de­vamlı tekrarlanan ana konu, dünyanın Tann’mn
kendini -kurban etmesi suretiy­le yaratılmasıdır. Burada ‘kurban
etme'(-sacrifice) kelimesinin orijinal anlamı “kut­sallaştırmak” tır.
Tann sonunda yine Tan-n haline gelecek dünyaya dönüşür kendi­ni kurban etmek
suretiyle. Tann’mn bu yaratıcı faaliyetine Ula, yani Tann’ nın oyu­nu denir ve
dünya ilahi oyunun bir safhası olarak görülür. Hindu mitolojisinin bü­yük
bölümü gibi Ula miti de güçlü bir bü-yüsel kuvvete sahiptir. Brahman kendisi­ni
dünyaya dönüştüren büyük büyücüdür ve o bu başarıyı Rig Veda’daki maya söz­cüğünün
özgün anlamı olan ‘büyünün ya-raücı gücüyle yerine getirir. Maya sözcü­ğünün
-Hint felsefesindeki en önemli te­rimlerden biridir- anlamı yüzyıllar içinde
<N£§iklik geçirmiştir. İlahi failin ve büyü-CÖnün kudreti, ya da gücü
anlamlarından b oyununun etkisindeki herhangi bir  psikolojik haline işaret eder hale gelmiştir.
Tanrısal lila’mn çok sayıdaki formunu gerçeklikle karıştırdıkça ve tüm-bu
formların aslı olan Brahman’m birliği­ni kavramadıkça maya’mn etkisindeyiz
demektir.

Buna göre maya, sık
sık yanlış biçimde söylendiği gibi, dünyanın bir yanılsama ol­duğu anlamına
gelmez. Yanılsama (illusi-on) eğer biz çevremizdeki biçimler ve ya­pıların,
nesneler ya da olayların, ölçümle­yen ve kategorileştiren zihinlerimizin
ürettiği kavramlar olduklarını farketmek yerine, tabiatm gerçeklikleri
olduklarım düşünürsek yalnızca bakış açımızda var­dır, maya, işte bu kavranılan
gerçekliğin yerine koyma, ya da haritayı gerçek coğra­fi mekanla karıştırma
yanüsamasıâır.

Hindulann tabiat
anlayışında tüm form­lar izafi, seyyal ve daima değişen ilahi oyu­nun büyük
büyücülerince oluşturulmuş maya’dir. Maya dünyası daima değişim içindedir,
çünkü ilahi Ula ritmik ve dina­mik bir oyundur. Oyunun dinamik gücü Hint
düşüncesinin başka bir önemli kavra­mı olan karma’dır. Karma eylem demek­tir.
Oyunun aktif ilkesidir bu; yani bütün şeylerin dinamik bir biçimde birbiriyle
bağlantılı olduğu hareket halinde bir kai­natı dile getirir. Gita’nın
ifadesiyle,”Kar­ma y her şeyin hayatlarını ondan kazandık-lan yaratma
gücüdür.”

Karma* mn anlamı,
tıpkı maya’mn anla­mı gibi asli kozmik düzeyinden psikolojik bir anlama
büründüğü insani düzeye indi-rilmişti.Dünya görüşümüz par çalara ayrıl­dıkça,
maya’mn etkisi altında kaldıkça ve Çevremizden bağımsız olduğumuzu ve ba­ğımsız
bir şekilde hareket edebileceğimi­zi düşündükçe, karma’yla sınırlanmışız
demektir. Karma’mn bağlarından kurtul­mak, insan da dahil tüm tabiatın birlik
ve ahenginin farkına varmak ve buna uygun olarak faaliyet göstermek demektir.

Maya’nm etkisinden
kurtulmak ve kar-ma’nmbağlannı parçalamak duyulanınız­la kavradığımız tüm
fenomenlerin, aynı gerçekliğin bir parçasını oluşturduğunun

farkına varmak
demektir. O, kendi benli­ğimiz de dahil, her şeyinJ3/aAmört olduğu­nu somut ve
kişisel olarak yaşamak anla­mındadır. Bu yaşantıya Hindu felsefesin­de mokşa,
ya da ‘özgürleşme’ adı verilir ve bu Hinduizmin özü sayılır.

Hinduizm, Sayısız
özgürleşme yollan ol­duğu iddiasındadır. O tüm bağlılarının Tanrı’ya aynı
şekilde yaklaşabileceklerini asla beklemeyecek ve farklı bilinç halleri için
değişik kavramlar, ritüeller ve mane­vi tecrübeler sunacaktır. Bu kavram ve uy­gulamaların
pek çoğunun birbirine tezat teşkil ediyor oluşu, Hindulan zerre kadar
ilgilendirmez; çünkü onlar bilir ki, hangi şekilde olursa olsun Bralıman,
kavramla­rın ve tasavvurların ötesindedir. Bu tavır­dan Hinduizmin
karakteristiği olan bü­yük hoşgörü ve geniş görüşlülük çıkmış­tır.

Hinduizmin en
enteüektüel okulu, Upa-nişadlar’a dayanan ve Brahman’ın her­hangi bir mitolojik
içerikten beri gayrı şahsi metafizik bir kavram olduğu üzerin­de duran
Vedanta’dır. Bununla birlikte yüksek felsefi ve entellektüel düzeyine rağmen
Vedantacı özgürleşme yolu Batı felsefesindeki birçok özgürlükçü okuldan oldukça
farklı bir mahiyettedir. Onun yo-luBrahman’la birleşmeyi gerçekleştirme­ye
yönelik günlük mcditasyon ve diğer ruhsal egzersizleri içerir.

Bir başka önemli ve
etkili özgürleşme yöntemiyoga’dır. Yoga, “bağlamak”, “bir­leşmek”
anlamlarına gelir ve bireysel ru­hun Brahman’la birleşmesini ifade eder.
Çeşitli yoga okulları ya da ‘tarikatları’ var­dır. Bunlar bazı farkh tipte ve
farklı ruh­sal düzeylerdeki insanlar için düzenlen­miş çeşitli zihinsel
disiplinleri ve temel fi­ziksel eğitimi içerirler.

Şuadan Hindu için
Tanrı’ya yaklaşmanın en yaygın yolu, ona kişisel bir tanrı, ya da tanrıça
sureti içinde tapınmaktır. En­gin Hint hayal gücü sayısız tecellilerde te­zahür
eden binlerce tanrı üretmiştir. Bu­günkü Hindistan’da en çok tapınılan üç tanrı
Şiva, Vİşnu ve İlahi Ana’dır. Şiva bir­çok forma girebilen en eski Hint
tanrıçala­rından biridir. Ona Brahman’la bütünlü­ğünün kişiselleşmesini temsil
ettiğinde Maheşvara (Büyük Tanrı) adı verilir ve o Tann’mn pek çok tekil yönünü
temsil eder. En ünlü tezahürü Nataraja, yani dansçıların kralı olandır. Kozmik
Dansçı olarak Şiva, evrenin bitmek bilmez ritmi­ni, dansı aracılığıyla besleyen
yaratma ve bozma (kevn ve fesad) tanrısıdır.

Vişnu da pek çok
kisveyle görünür. Bu kimselerden birisi Btıagavad Gita’nın tan­rı Krişna’sidir.
Genel olarak Vişnu’nun görevi kainattaki işlerin idamesidir. Bu üçlemenin
üçüncü tanrısı Şakti, yani ilahî Anne’dir. O, pek çok sureti içinde dişil ka­inat
enerjisini temsil eden arketipsel, ila­hedir.

Şakti, Şiva’nın eşi
olarak da karşımıza çı­kar ve ikisi sık sık, batı dini sanatında hiç bilinmeyen
olağanüstü derecede bir duy­gusallık yayan büyüleyici tapınak heykelle­rinde
tasvir edilen muhteris kucaklayışlar­da bir arada görülür. Birçok Batılı dînin
tersine duyumsal haz Hinduizmde asla bastırılmamıştır. Çünkü vücut daima insa­noğlunun
bütünleyici bir parçası olarak değerlendirilmiş ve ruhtan ayrı bir şey ola­rak
düşünülmemiştir. Bu nedenle bir Hin­du iradesiyle vücudun tutkularım kontrol
etmeye çalışmak yerine kendisini bütün varlığıyla birlikte beden ve ruhunu bir
ara­da farketmeyi amaçlar. Hinduizm Orta-Çağ Tantrizmi denilen aydınlanmanın
her birinin içerisinde her ikisinin de yer aldığı duyumsal aşka dair derin bir
deneyimle

arandığı bir dal
geliştirmiştir.

Şiva, Ortaçağın bu
erotik mistisizm for­muyla yakından ilişkilidir, aynı şekilde Şakti ve Hint
mitolojisinde çok sayıda va­rolan diğer dişil tanrılar da böyleydi. Bu tanrıça
bolluğu da yine gösterir ki Hindu­izm de» daima dişilikle ilişkili olmuş bulu­nan
insan tabiatının fiziksel ve duyumsal yanı tamamıyla Tann’nm bütünlenmiş bir parçasıdır.
Hindu tanrıçaları ‘kutsal bakire1 şeklinde düşünülmemiş, fakat hay­ranlık
verici güzelliğin duygusal kucakla­yışları şeklinde tasvir edilmiştir.

Batıların, Hint
mitolojisini çeşitli teza­hürleri ve enkarnasyonlaruıı temsil eden çok sayıda
tanrı ve tanrıçayla kolayca kafa­sı karışmaktadır. Hinduların bu tanrılar
çokluğuyla nasıl basa çıkabildiğini anla­mak için, Hinduizmin tüm bu tanrıların
özde özdeş oldukları yolundaki ana tavrı­nı daima akılda tutmak şarttır. Onlar
aynı ilahi gerçekliğin tezahürleri olup ebedî, her yerde hazır ve nazır ve -son
olarak-kavranamazolanBrahman’ıyansıtmakta-dırlar.

(SBA) Bk. Budizm; Hint
düşüncesi.