HİLMİ ZİYA ÜLKEN HAYATI ESERLERİ VE SOSYOLOJİSİ

 

Hilmi Ziya Ülken’in eserlerini, çeşitli sorunlara karşı geliştirdiğidüşüncelerini ve sosyolojik yaklaşımlarını özetleyebilmek.Hilmi Ziya Ülken (1901-1974)Hilmi Ziya Ülken 1901 yılında istanbul’dadünyaya geldi. istanbul Sultanisi’nde liseöğrenimini tamamladıktan sonra Mülkiye’yedevam etti ve 1921 yılında mezun oldu.Öğrencilik yıllarında Reşat Kayı ile beraberAnadolu dergisini 12 sayı el yazmasıolarak çıkardı. Burada Osmanlıcılığa ve Turancılığa karşı Türkiyeciliği savundu. Anadolufolkloru ve kültürü üzerine yazılar yazdı.Anadoluculuk görüşü bu dönemde şekillenmeyebaşladı. Atatürk tarafından 1933yılında Berlin Kütüphanesine araştırmayagönderildi. Buradan dönüşte yeni kurulanAnkara Üniversitesi’ne Türk Tefekkür TarihiDoçenti oldu. 1940 yılında felsefe kürsüsü,1942 yılında sosyoloji kürsüsü profesörlüğüne atandı. Bu dönemde sosyolojiçalışmaları arttı. 1957 yılında Ordinaryüs Profesörlüğe yükseldi. 1971 yılında 70 yaşında emekliye ayrılmasına rağmen 1973 yılına kadar ders vermeye devam edenÜlken, 5 Haziran 1974 tarihinde istanbul’da vefat etti.

Hilmi Ziya Ülken’in Eserleri

Hilmi Ziya Ülken çok yönlü ve çok üretken bir akademisyendir. Çok sayıda basılıeseri vardır. Bazıları ders notu şeklinde ve bazılarında tekrarlar yapılmış olmasınarağmen özgün eserleri dikkate değer miktardadır. Ülken’in kitap halinde basılmış75 adet eseri, 42 adet Fransızca makale ve tebliği yaklaşık 165 civarında Türkçemakale ve tebliği vardır. Ülken felsefe, sosyoloji ve psikoloji alanında eserler vermiştir.Ayrıca yazdığı romanlar vardır (Balakbabalar, 1975).

Hilmi Ziya Ülken

Hilmi Ziya Ülken Türkiye’deki sosyolojiçalışmalarında ikinci nesil olarak kabuledilebilir. Gökalp sosyolojinin Türkiye’dekurucusu sayılırsa, Ülken ondan sonraki ilknesle mensuptur. Dönemin etkisiyle Ülkende çok yönlü bir akademisyen ve düşünürdür.Cumhuriyet döneminde hem sosyolojihem felsefe alanında yetişmiş büyük şahsiyetlerdenbirisidir. Çalışmaları ne sadecefelsefe ne sosyoloji ne de psikoloji sahasıylasınırlandırılabilir. Resim sanatına ve edebiyataolan ilgisiyle de yaşadığı dönemdekendine önemli bir yer kazanmıştır. Bizimiçin burada sosyolojisi ön planda olacaktır.Ülken’in sosyolojik görüşlerini anlamakiçin onun sosyolojinin gelişimine nasıl baktığını bilmek gerekir. Ülken’e göre sosyolojiningelişmesinde birbiriyle çatışan bazıakımlar vardır. Hepsinin gayesi ‘insan’ gerçeğini veya insanla ilgili olan bütün alemien iyi şekilde aydınlatmaktır. Özellikle sosyolojinin ilk ortaya çıktığı tarih kesitinebakacak olursak, toplum hayatında önemli değişmeler ve problemler dikkati çeker.insanoğlu tarih boyunca karşılaştığı problemleri çözmek için sürekli gayretgösterdiği halde, kendi içinde yaşadığı toplumun problemlerine de ilgi göstermesiçok doğal bir hadisedir. Dolayısıyla Batı dünyasında Fransız ve Sanayi Devrimlerisosyolojinin gelişmesinde etkili olan faktörlerden sayılır. Bunlara Batı düşüncesiningelişmesi ve büyük mesafe almasını da eklemek uygun olur. Bu gelişmeler Avrupa’dasosyolojinin bir bilim alanı olarak gelişmesini sağlamıştır.Türkiye, Sanayi Devrimi veya Fransız Devrimi gibi büyük değişimlere sahne olmamıştır. Düşünce ortamı ise ilk zamanların derinliğini kaybetmiş ve gittikçe sığlaşmıştır. Dolayısıyla Türkiye’de sosyolojinin gelişmesini Batı’ya benzerliğiyle de-ğil, kendi şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Bu şartların başında Osmanlı dönemindebaşlayan yenileşme çabaları gelir. Bu yenileşme çabaları içinde ise köklüdeğişime başlangıç teşkil eden Tanzimat Fermanı öne çıkar. Ülken’e göre sosyolojininortaya çıkmasında Tanzimat önemli bir dönüm noktasıdır. Tanzimat sonrasında Meşrutiyetin ilan edilmesi ülkeye belli bir özgürlük ortamı sağlamıştır. Buözgürlük ortamından faydalanan zamanın Osmanlı aydınları kendi ülkelerinin vetoplumlarının problemleriyle daha yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Bu da sosyolojiningelişmesine olumlu katkı sağlamıştır. Ülken bu birikim içinde yetişmiştir.Sosyoloji alanındaki görüşleri hem Batı sosyolojisinin temel kavramları, hem deTürk sosyolojisinin çıkış noktasındaki poblemlerin etkisiyle şekillenmiştir.Türkiye’de Sosyoloji ve Meşrutiyet Fikir AkımlarıOsmanlının son döneminde toplumun dağılma tehlikesine karşı çözüm önerisiolarak üç fikir akımı ortaya çıkmıştır. Bu fikir akımları aynı zamanda bazı sosyolojikçözümlemelere dayanmaktadır. Toplumun bir arada yaşamasını sağlayan temelilkeleri belirleme ve buna dayalı politikalar üretilmesini sağlamaya yöneliktir. Osmanlıcılık, islamcılık ve Türkçülük adı verilen bu fikir akımları arasında yapılaneleştiriler doğrudan sosyal gerçeklikle ilgilidir. Ülken bu çerçevede meydana gelentoplumsal olayların da etkisiyle düşüncelerini geliştirir. Anadolucu akımın öncüsüolması bu noktayla ilgilidir. Anadolucu düşünceler geliştirirken dayandığı sosyolojide burada önem taşımaktadır. Türkiye’de ÇağdaşDüşünce TarihiTanzimat sonrasındaMeşrutiyetin ilan edilmesiülkeye belli bir özgürlükortamı sağlamıştır. Buözgürlük ortamındanfaydalanan zamanınOsmanlı aydınları kendiülkelerinin ve toplumlarınınproblemleriyle dahayakından ilgilenmeyebaşlamışlardır. Ülken’e göre, Türkiye’de ilk önce ilm-i içtimaiyat sonra içtimaiyat adlarıyla başlayansosyolojinin temellerini Ziya Gökalp atmış, Necmettin Sadak, Mehmet izzet,i. Hakkı Baltacıoğlu tarafından devam ettirilmiştir. Gökalp ve arkadaşları Selanik’te,Prens Sabahattin ve arkadaşları istanbul’da sosyolojinin iki istikametini oluşturur.Fakat Gökalp’in 1914’de Darülfünun’da sosyoloji kürsüsünü ilk olarak kurmasıile onun temsil ettiği sosyoloji zihniyeti kuvvetle yerleşmiştir. Gökalp sosyolojiile toplumun nasıl tanımlanacağını görmüş ve hemen uygulamaya girişmiştir.Gökalp sosyolojiyi kendi milletini tanımakta kullanmaya çalışmıştır.Sosyolojinin Türkiye’de kuruluşu hangi şartlarda gelişmiştir? Araştırınız.Osmanlı’nın parçalanma tehlikesi yaşadığı yıllarda aydınlar Batılı anlamda toplumolabilmenin sırrını keşfetmeye çalışmışlardır. Bir tarafta, “bizi bir arada tutansiyasi coğrafyadır.” diyen Osmanlıcılar, bir tarafta “millet olmamızın bütünleştiriciunusuru islam dinidir ve islam birliği ile çözülmekten kurtuluruz.” iddiasındaki islamcılar ve “bir sosyolojik birim olarak asıl gerçekliğin millet olduğunu” kabuleden Türkçüler bu anlamda düşünceler öne sürdüler. Gökalp’in öncülüğünü yaptığıTürkçüler Batılı anlamda sosyolojiyi daha çok kullandılar. Bunun için Türkçülükakımının gelişmesi ile sosyolojinin kuruluş süreci birbirine paraleldir. Ülken’ninsosyolojisi de zaten bu bağlamda gelişmiştir. Ülken doğrudan doğruya Türkçülüküzerine eleştirilerle Anadoluculuk görüşünü geliştirmiştir. Türkçülüğün dünyaşartlarında gerçekçi olmadığını düşünen Ülken, bunun karşısında sosyolojik gerçekleredaha uygun gördüğü Anadoluculuğu ileri sürmüştür. Bu yaklaşım tamamensosyoloji bilimi çerçevesinde yapılmıştır.Gökalp’a göre düşüncesine temel oluşturacak bir millet anlayışı ancak sosyolojibiliminin ışığında ortaya çıkacaktır. imparatorluk çağında üstü küllenen millet yenidenkeşfedilebilir ve milli ruha sahip olabilir. Milletin oluşumunda esas olan dil vekültür halkın içinde hayatını devam ettirmektedir. Milli bilinci geliştirmek için o haldehalka doğru gitmek gerekir. Halkı tanımak, halkın kendine özgü kültüründen ilhamalmak, halkın içinde barındırdığı gücü keşfetmek hem milliyetçiliğin hem sosyolojininamacı olarak karşımıza çıkmaktadır. Gökalp bu anlamda halk kültürüaraştırmalarını milleti tanımanın esası olarak görür. Masallar, ilahiler, şiirler, destanlar,oyunlar, el sanatları gibi birçok zenginliğin kayıt altına alınmasını ve yeni nesillereaktarılmasını önemli görür. (Gökalp, 1986, s. 42) Buna yönelik öneriler geliştirir.Çalışmalarında sosyoloji bilimine ve sosyal gerçekliğe büyük önem verir.Ülken bilimsel kaygı bakımından Gökalp’i takip eder. Geliştirilecek düşüncelerve elde edilecek bilgiler sosyal ve tarihi gerçekliğe uygun olmalıdır. Bunun içinöne sürülen görüşleri Ülken yaşadığı dönemdeki gerçekliğe uyup uymadığı yönündenele alır.

Ülken’e Göre Sosyolojinin Konusu

Bir düşünce adamını anlamanın yolu kullandığı kavramları doğru anlamaktan geçer.Düşünceler kavramlar ile inşa edilir. Bilgiler kavramlarla aktarılır. Ülken’e görekavramların gerçek manalarını kavrayabilmek için hangi şartlarda ortaya çıktığı-nı, hangi gerçeğe karşılık geldiğini ve kökenini bilmek gerekir. Soyut kavramlarzihnin en nazik ve en tehlikeli oyunudur. “Dünyayı anlamak için en kuvvetli silah Bilim ister madde, istermana ile uğraşsın, tasvir veizahtan vazgeçemez.Dolayısıyla sosyal olaylarınaçıklanmasında tabiatbilimlerinin yöntemlerindenfaydalanmak gerekir. Her ikialem birbirinden kesinçizgilerle ayrılamaz.olan bu mücerret mefhumlar, onlara hâkim olacak kuvvette olmadığımız zamantehlikeli olmaya başlarlar. Mefhum buhranından dolayı yanlış tefsirler, yanlış hükümlerortaya çıkarak insanlar birbirine düşer.” (Ülken, 1976: 15-16) Ülken’in“mefhum buhranı” adını verdiği kavram kargaşasına düşmemek için, kavramlarıngenel bilimsel anlamlarını ve her yazarın özel yüklediği anlamları iyi bilmek gerekir.Bunu belirlemenin yolu yazarın eserlerine bakmaktır.Ülken’nin sosyolojisini anlamak için eserlerine baktığımızda önce sosyolojiningelişimini nasıl yorumladığını görmek gerekir. Ülken, sosyoloji biliminin konusuüzerinde ortaya çıkan tartışmalara dikkat çeker. Sosyoloji ilk önce bütün hususisosyal veya tarihi bilimleri birleştirmek, tek bir bilim haline koymak iddiasıyla işebaşlamıştır. Auguste Comte’un öncülük yaptığı bu anlayış, sosyolojizm adı verilenbir akımın doğmasına yol açmıştır. Sosyolojizm bütün insani alanları fizik bilimiyöntemlerine göre sosyoloji adı altında incelemek gerektiğini iddia eder. Fakat buanlayış diğer alanlar üzerinde egemenlik oluşturacağı için insani gerçekliğin bilgisineulaşmada doğru bir yöntem değildir. insan ile ilişkili olan olaylar doğa olaylarından çok farklıdır. Ülken sosyolojininilk ortaya çıkışında temele alınan bu tür görüşlerin eksik ve yanlış olduğunu düşünür.Bu farkı görmeden yapılacak çalışmalar sosyoloji emperyalizmine yol açmıştır. Ülken’e göre bu yanlışlığa ilk olarak Dilthey dikkat çekmiştir. Buna göre tabiatbilimleri ve insani (manevi) bilimler birbirinden ayrı olmalıydı. Dilthey, tabiat bilimlerininkarşısına manevi bilimleri koyarak, her iki bilimin metodunu birbirindenkesin olarak ayırıyordu. Ona göre tabiat bilimleri izah, manevi (insani veya kültürel)bilimler anlayış metoduna dayanır. Anlaşılacak olan manevi âlem, fizik olgularâleminden farklıdır. Bu âlemde olaylar bir defalıktır. Sadece insana aittir. Böyleolduğu için yalnız insanın anlamlar dünyasına ulaşmakla anlaşılabilir. Dilthey’göreinsani bilimlerin hedefi, tarihi ve sosyal gerçeği tek ve ferdi karakteri içindekavramaktır. (Ülken, 1949: 6) Ülken Diltey’in bu eleştirisini çok önemli bulur.Çünkü sosyal olayları incelerken, gerçekliği ortaya çıkarabilmek için bunların maneviboyutuna mutlaka ulaşmak gerektiğini düşünür. Sosyolojide, bütün insani alanları fizik bilimi yöntemlerine göre sosyoloji adı altında incelemekgerektiğini iddia eden sosyolojizm kavramı hakkında bilgi toplayınız.Ülken’e göre, tabiat bilimleri ile insan bilimlerini birbirinden tamamen ayırmakdoğru değildir. ikisi arasında sağlıklı bir ilişki kurmak gerekir. Her iki bilim alanıarasında uzlaşma sağlanmalıdır. Dilthey’in yaptığı ayırım Comte pozitivizmine birtepkidir. Fakat ortaya koyduğu yöntem sosyal ve tarihi olayları açıklamakta yetersizdir.Tefsir ve anlama yoluyla hakiki bilgi elde etmek mümkün değildir. Bilim istermadde, ister mana ile uğraşsın, tasvir ve izahtan vazgeçemez. Dolayısıyla sosyalolayların açıklanmasında tabiat bilimlerinin yöntemlerinden faydalanmak gerekir.Sosyolojinin ortaya çıktığı andan itibaren başlayan birey ve cemiyet konusundakitartışma, insani bilimler diyebileceğimiz disiplinlerin bağımsızlıklarını kazanmalarıile aşılmaya çalışılmıştır. Tarih, sosyoloji, psikoloji gibi bilimler kendi alanlarını ve yöntemlerini daha açık ve net tanımlayarak çalışmalarını sürdürmüşleridr.Ülken bu anlamda sosyolojinin konusunu şu şekilde netleştirir: “Sosyolojinin asılkonusu, monografiler vasıtası ile parçalardan bütünlere doğru gitmek üzere içtimaiteşekkülleri tetkik etmektir. Bu araştırmanın amacı, yaşayan toplum tipleriniinceleyerek geçmiş cemiyetleri aydınlatmak, toplumun idare ve eğitiminde de buaraştırmalardan faydalanmaktır.” (Ülken, 1946: 139) Sosyolojinin değerler, normlarve kişilerden ibaret muhteva olarak kendine özgü bir sahası vardır. Genel olaraksosyoloji, sosyal ilişkiler sahasını araştırır. Bu sahanın diğer sosyal bilimler ile ortakyönleri ve ayrı yönleri vardır.Ülken sosyolojinin, sosyal yapılar içinde meydana gelen olayları, değişmeleri,sosyal ilişkileri incelediğini belirtir. Bunlar arasında sosyal ilişki alanının önemli olduğunu düşünür. Bu sosyal ilişki kavramının dayandığı temel ise, iş-organizasyonolaylarıdır. Bir iş-organizasyon hadisesi bir taraftan insanların doğup büyümesi, yaşaması,düşünme ve hissetmesi, karşılıklı duygu ilişkisine girmesi; diğer yandan dabazı ortak tasavvurlara sahip olması, ortak değerler edinmesiyle meydana çıkar.Sosyal değerler sosyal iş-organizasyonu’nun fonksiyonudurlar. iş-organisazyon hadiselerisosyal sahanın temelini teşkil edençift karakterli hadiselerdir. Sosyal sahadabütün sosyal olayların temeli Ülken’e göre,iş-organizasyon olaylarıdır. Bu temel olaylarüzerinde meydana çıkan din, ahlak, hukuk,sanat, tefekkür gibi sosyal olaylara“müştak içtimai hadiseler” (ikincil sosyalolaylar) ismini verir. (Ülken, 1942: 15-16)Görüldüğü gibi ülken toplumda sıklıklagördüğümüz olayları ve ilişkileri, iş-organizasyontemelinden türemiş ikincil gerçekliklerolarak düşünüyor. iş, ekonomik birfaaliyet, organizasyon siyasi bir faaliyettir.Bunlardan sadece birini temele almak Ülken’egöre yanlıştır. Bunun için Ülken dengelibir yaklaşım kurmuştur. Böylece tekyönlü bir açıklamadan kurtulmuştur. Çünküsosyal gerçeklik çok yönlüdür ve bu çokyönü görebilecek bir yaklaşıma ve yöntemeihtiyaç vardır. Ülken çalışmalarında bunusağlamaya çalışır.

Ülken’e Göre Sosyolojide Yöntem Tartışması

Yöntem konusu sosyolojide son derece önemli kabul edilir. Yukarıda izah edildi-ği gibi, doğa bilimlerinden etkilenerek kurulan yeni bilim olan sosyolojinin incelediği gerçeklik, son derece karmaşık ve çok yönlüdür. Bu yönleri ve karmaşıklığıçok iyi keşfetmek gerekir. Bunun için de doğru yöntemler bulmamız ve kullanmamız beklenir. Ülken de bu yöntem tartışmasına katılır. insan bir taraftan şuurlu veiradeli bir varlıktır, diğer taraftan ise tabiat şartlarıyla kuşatılmıştır. Ortaya çıkanolaylar ve ilişkiler, çok karmaşık bir karşılıklı tesirler şebekesi içinde meydana gelmektedir.O halde bu karşılıklı tesirler şebekesini keşfetmek önemlidir. Sosyolojininyakın tarihinde geliştirilen üç yöntem öne çıkar. 1- Sosyal Monografi, 2- istatistikYöntem, 3- Tarihî Yöntem. Bunlar sosyal gerçekliğin değişik boyutlarını ortayaçıkarmak için kullanılır. (Ülken, 1943: 51; Ülken bu üç yöntemin birbirini tamamlayıcı şekilde kullanılabileceğini düşünür. Çünkü Ülken’in düşündüğü sosyal gerçekliğin bilgisine ancak böyle ulaşılabilir.Sosyoloji, “en objektif ve en yoğun tortulardan başlayarak derece derece kaideler,yaygın kanaatler ve değerler, nihayet şahsi değer yaratmalarına kadar yükselir.”(Ülken, 1947: 45) Sosyolojide her sosyal zümre hiçbir genellemeye başvurma- “Sosyolojinin asıl konusu,monografiler vasıtası ileparçalardan bütünlere doğrugitmek üzere içtimaiteşekkülleri tetkik etmektir.Bu araştırmanın amacı,yaşayan toplum tipleriniinceleyerek geçmişcemiyetleri aydınlatmak,toplumun idare veeğitiminde de buaraştırmalardanfaydalanmaktır.” Dünya’da veTürkiye’de SosyolojiÖğretim veAraştırmaları,istanbul: KitabeviYayınları.Ülken’e göre kavramlarıngerçek manalarınıkavrayabilmek için hangişartlarda ortaya çıktığını,hangi gerçeğe karşılıkgeldiğini ve kökenini bilmekgerekir. Soyut kavramlarzihnin en nazik ve entehlikeli oyunudur.dan ayrı ayrı incelenir, ondan sonra aralarında ilişkiler araştırılır. Böylece sosyalgerçekliği idare eden en genel münasebetlere ve kanunlara yükselmek mümkünolur. Bu anlamda Ülken tümevarım yöntemini kullanmak gerektiğini belirtir. Toplumkatı bir nedensellik ilişkisi içinde değildir. Genel kanunlar konusunda öncedenhüküm vermek son derece yanıltıcıdır. Bir de bu hükümlerle toplumda meydanagelen tek ve özel durumları açıklamaya çalışmak daha da yanlıştır. O haldeyöntemi buna göre belirlemek gerekir. Özelden genele doğru yükselen bir araştırmayöntemi en doğru olanıdır. Toplum içindeki karşılıklı ilişkiler ve meydana gelen olayların yasalarına ulaşılmasında dikkat edilecek bir konu da nedensellik meselesidir. Genel hükümlereeğilimli olan ilk sosyologlar, toplumda tabiatta olduğu gibi değişmez yasalar oldu-ğunu kabul etmişlerdir. Buna göre toplumsal alanda meydana gelen bütün olay veilişkilerde katı bir nedensellik (determinizm) vardır. Bilimselliğin ölçüsü bu nedenselliğin çözümlenmesidir. Hâlbuki Ülken’e göre son araştırmalar göstermektedir kitoplumsal alanda katı nedensellik hâkim değildir. Bu varsayım yanlıştır ve yanlışsonuçlara neden olmaktadır. O takdirde toplumsal alanda egemen olan yapıyıdoğru anlamak gerekir. Ülken’e göre toplumun karmaşık örgüsüne yalnız bir cephesindenbakmak daima yanlış olmuştur. iki olay türünden birine asıl, diğerinegölge olay diyemeyiz. Çünkü ikisi de zamandaş olaylardır. (Ülken, 1947: 8-10) Bunarağmen Ülken’e göre, sosyolojinin sahasında sosyal ilişkilerin incelenmesine temelolaylardan başlamak gerekir. Sebep yerine fonksiyon, katı determinizm yerineihtimali determinizm koymak gerekmektedir. Buna göre toplumun yapısı ancakihtimalî determinizm ile kavranabilir.

Ülken’e Göre Toplum Nedir?

Toplum bireylerden ve sosyal ilişkilerden soyut değildir. Toplumu anlamakta ‘bireyve toplum ilişkisi’ önemli bir anahtardır. ilk gözümüzü açtığımız zaman kendimizisosyal bir çevre içerisinde buluruz. fiekilleşmiş ve organize olmuş kurumlarbize alışkanlık ve eğitim yoluyla geçiyor. Diğer canlılara göre insan sosyalliğe yatkın bir varlıktır. Toplum, ne fertler toplamından ibaret bir yığın ne de tamamen organizmayabenzeyen bir gerçeklik veya birvarlık sahasıdır. O ancak içine aldığı fertlerarasında, fertliklerinden ayrı bir hareket,duygu ve düşünce tarzı halinde bütünleşenbir varlıktır. (Ülken, 1957: 40)Ülken, Toplum Yapısı ve Soyaçekme kitabında toplumu şöyle açıklıyor: “Biz toplumdeyince bir karakterler bütününü, ferdîdavranışlar toplamını, taklit veya tenkitile yayılan psikolojik bir hali anlamıyoruz.Toplum deyince gerek maddi gerek maneviolarak, bizi kuşatan işler, fiiller, hareketler,inançlar ve değerler sistemini anlıyoruz.”(Ülken, 1971: X) Bu karşılıklı tesirlersistemi bizden önce var olduğu gibi, bizdensonra da vardır; bizim dışımızda dadevam eder. Onun en önemli vasfı maddive manevi baskısıyla, emir ve yasaklarıylabizi kuşatması ve doğuşumuzdan başlayarak bizi teşkil etmesidir. Toplum bu kurucu, yoğurucu kudretiyle insan üzerinedamgasını basar ve er geç onu içinde yoğurur. (Ülken, 1971: XI)Toplum hayatında birçok sebep değişmeye neden olur. Bunlar arasında insannüfusundaki hareketler, iklim ve coğrafyanın etkisi, siyasi organizasyonlar ve gelişmeler,dinî ve ahlakî şartlar önemli olarak sayılabilir. Bunların sadece birini de-ğişmenin sebebi olarak genellemek yanlıştır. Sosyoloji tarihinde bu yanlışa çokdüşülmüştür. Bu sayılan faktörler bazı dönemlerde bazı toplumları farklı derecelerdeetkilemiştir. (Ülken, 1947: 29) Modernleşme döneminde Batı dünyasındaekonomik ve siyasi gelişmeler toplum hayatının yeniden şekillenmesini sağlamıştır. Aynı derecede benzer bir değişme bizim toplumumuzda yaşanmamıştır. Avrupa’dakigelişmelere ulaşabilmek için bizde de birtakım yenileşme çabaları görülmüştür.Bu örnekte bile değişmenin şartlarının ve sonuçlarının birbirinden farklıolduğunu görürsünüz. Ülken’e göre, sosyolojininsahasında sosyal ilişkilerinincelenmesine temelolaylardan başlamakgerekir. Sebep yerinefonksiyon, katı determinizmyerine ihtimali determinizmkoymak gerekmektedir. Bunagöre toplumun yapısı ancakihtimali determinizm ilekavranabilir.Ziya Gökalp

Ülken’in Anadoluculuk Görüşü

Modern toplumlar dünyada milletler olarak öne çıkmaktadır. Özellikle 19. yüzyılAvrupası hem yeni gelişmelerin merkezi, hem de yeni toplum biçimlenmesininyansıması gibidir. Bu yüzden Sanayi Devrimini ve Fransız Devrimini yaşayan Avrupabir taraftan kapitalizm çağını açarken, bir taraftan da milletler çağını başlatmıştır. Derebeylikleri yıkılan küçük prensliklerin halkları millet bilinci ile bütünleşirken,büyük imparatorluklar içindeki ortak milliyet özellikleri taşıyan insanlar ba-ğımsızlık yoluna gitmişlerdir. Ortaya yeni toplum biçimi olarak milletler çıkmış vedünyadaki mevcut sistemi değiştirmeye başlamıştır. Bundan Osmanlı Türkleri defazlasıyla etkilenmiştir. Bu etkilenme sonucu Osmanlı toplumunun millet olaraktanımlanması için bazı çabalar görülür. Bunların başında Osmanlıcılık düşüncesigelir.Osmanlıcılık denemesi başarılı olamayınca, imparatorluğu korumak ve tekrargüçlendirmek için sadece Müslüman tebaayı kapsayacak bir millet tanımlaması dahayapılmıştır. Adına islamcılık denilen bu düşünceye göre Osmanlı tebaası olanbütün Müslümanlar bir millettir iddiası olmasına rağmen, kendisini bu milletinparçası görmeyen bazı gruplar kendi milliyetçiliklerinin peşinde bağımsızlık hareketlerinegirişmişlerdir. Üçüncü düşünce akımı ise Türkçülük olmuştur. Osmanlıiçindeki Türklerde millî bilinci uyandırmayı ve diğer Türklerle bütünleşmeyi hedeşeyenTürkçülük akımı modern anlamda millet tanımlamasına en yakın yaklaşım olmuştur. Osmanlı dışındaki Türklerin de çok ilgi gösterdiği Türkçülük düşüncesi,Turan idealiyle dünya üzerinde yaşayan bütün Türkleri bütünleştirmeyi hedeşemiştir.Ülken’in Anadoluculuk veya Memleketçilik adını verdiği görüşü bu zemindeortaya çıkmıştır. Ülken sosyolojisine göre Anadolucu görüşlerin nasıl ilgi gördüğünü örneklerle açıklayınız.Anadoluculuk ile sınırları ve başlangıç tarihi belli bir millet anlayışı doğdu. Turancıların hayali vatan fikri yerine gerçek vatan fikri kondu. Siyasî birliğin, din birliğinin ve yalnız dil birliğinin bir millet olmakta yetmeyeceği, mütareke sonrasındayaşanan olaylar sonucunda ortaya çıkmıştı. Bu iddialara ilave olarak Ülken,milliyetin ısmarlama ve yamama bir şey olmayıp, ancak yaşanılan asli bir hayatın;dilde, fikirde, işte bir olan bir toplum tipinin şuurundan ibaret olduğunu belirtir.(Ülken, 1976a: 183) Bu fikirleri Ülken’le birlikte çeşitli ilim ve fikir adamları yaptıkları çalışmalarla ortaya koymaya çalıştılar. fiemsettin Günaltay Türk Yurdu dergisinde Türkler ve Tatarların ayrı millet olduklarını açık bir şekilde ileri sürdü. Necip Asım, Anadolu dergisinde Malazgirt Meydan Savaşı’nın kazanılışını millî bayram günü olarak teklif etti. (ilerde bu tarih aydınlar arasında sık sık kullanılacaktır) Ülken’e göre Mehmet izzet “Milliyet Nazariyeleri” ile bu konuda bir temeloluşturdu. Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu da bu görüşü sosyolojik olarak savundu.(Ülken, 1979: 474) Toplum, ne fertlertoplamından ibaret bir yığın,ne de tamamen organizmayabenzeyen bir gerçeklik veyabir varlık sahasıdır. O ancakiçine aldığı fertler arasında,fertliklerinden ayrı birhareket, duygu ve düşüncetarzı halinde bütünleşen birvarlıktır. Ülken’e göre, millet ve yurt kavramları birbirinden ayrılmaz aynı gerçekliğin ikiyüzü, aynı bütünün iki parçasıdır. Milletin üzerinde yaşadığı ve dayandığı toprakvatandır, yurttur. Yurt düşüncesi kendisini vücuda getiren muhtelif amiller ne olursaolsun, milletin dayanağı olan esaslı ve değiştirilemez gerçek olduğundan, baştamanevî hayatımızın ve kıymetlerimizin temelidir. Toplum olarak sosyal varlığımız,devamını ve istikrarını ondan alır. Cemiyet tipleri değişmesine rağmen yurt, onların arasında değişmez ortak bağ olarak kalır. insan beyni ferdî hafızanın dayanağıolduğu gibi, yurt da sosyal hafızanın dayanağıdır. (Ülken, 1976a: 219) Sosyal hafı-za cemiyet içinde mitolojiler, destanlar, tarihler, hatıralar şeklinde kendini gösterir.Bu sosyal hafıza aynı zamanda sosyal hayatımızın bütünlüğünü ve devamını sağ-lar. Yani vatan sosyal hafızayı, sosyal hafıza da toplumun varlığını, birliğini doğrudanetkiler. Millet tarihi bir kuruluştur. Vatan sınırlarının çizilmesi, millî dilin doğuşu, millîkültürün gelişmesi uzun bir evrimin ürünüdür. Bundan dolayı ne siyasi kararlarlane de ani inkılâplarla milletler tarih sahnesine birdenbire çıkamazlar. Birdenbiremillet vücuda gelmez. Ancak bazı önemli olaylar zaten kökü olan bir milletindaha fazla belirginleşmesine, kavmî kuruluşların şuurlu bir hale gelerek kendinibaşka milletlere kabul ettirmesine sebep olur. Millet asla ahdi, keyfi, iğreti birkuruluş değil, tarihi ve insani bir zarurettir. (Ülken, 1976b: 339) Birtakım insanların millet olma azmi ve niyeti ile milletler teşekkül etmezler. Millet olmak için zaruriolan bütün tarihi şartların asırlar boyunca hazırlanmış olması gerekir. Aşiretlerdenimparatorluklar doğarak milletin temeli olan ilk siyasî kuruluşlar karşımızaçıkar. Bu tarihi unsurlar bir vatana sahip olarak içindeki insanları yoğurur. (Ülken,1976b: 339)Anadoluculuk düşüncesinin ortaya çıktığı tarihi şartları, Meşrutiyet Dönemi şartlarıylakarşılaştırınız. Görüldüğü gibi Ülken, milletin belli bir tarihî süreç içinde ve belli bir vatan üstündeinsanların yoğrulmasıyla meydana geldiğini düşünüyor. Bu yoğrulma esnasında milletleşen insanlar ortak kültür meydana getiriyorlar ve siyasî olarak bütünleşiyorlar.Milletin emarelerinden birisi de bu anlamda devlet kurmak ve bu devletinmensupları olmaktır. Yani vatandaş olmak milliyetin önemli göstergelerindenbirisidir. Vatandaş olan birey kendi milletine ve devletine karşı bazı hak ve görevleresahiptir. Eşit haklara sahip bireyler o milletin ortak kültürüne ve o devletin hukukkurallarına uyarlar. Millet bu anlamda tek faktörlü bir olgu değildir. Millet tanımlamasında da Ülken’in çok faktörlü yöntem anlayışını görmek mümkündür.Milliyeti oluşturan bağlar birden fazladır ve en önemlisi kişilerin bunun bilincindeolmasıdır. Yurt düşüncesi kendisinivücuda getiren muhtelifamiller ne olursa olsun,milletin dayanağı olanesaslı ve değiştirilemezgerçek olduğundan, baştamanevi hayatımızın vekıymetlerimizin temelidir.Toplum olarak sosyalvarlığımız, devamını veistikrarını ondan alır. Millet tarihî bir kuruluştur.Vatan sınırlarının çizilmesi,millî dilin doğuşu, millîkültürün gelişmesi uzun birevrimin ürünüdür. Bundandolayı ne siyasi kararlarla,ne de ani inkılâplarlamilletler tarih sahnesinebirdenbire çıkamazlar.