Hegelci Metafizik : Nesnel ya da Mutlak İdealizm

103

Hegelci Metafizik:
Nesnel ya da Mutlak İdealizm
En ünlü modern metafizikçi, Fichte’nin öznel idealizmini, herşeyi
kucaklayan bir nesnel ya da mutlak idealizm teorisi yönünde
geliştiren Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770 – 1831)’dir.
Almanya’da, Stuttgart’ta doğmuş olan Hegel, Tübingen’de doğa
bilimleri, felsefe ve klâsik kültür yanında, esas teoloji tahsil etmiştir.
Hocalık kariyerine ise, görüşlerini kaleme alıp yayınlamaya
koyulduğu Jena’da başlamıştır. Onun en önemli eseri olan
The Phenomenology of Mind [Tinin Fenomenolojisi] 1806’da
tamamlanmış, fakat yayınlanması Napolyon’un Jena’yı fethi dolayısıyla
bir yıl gecikmiştir. Çok çeşitli hocalık görevlerinden
soma, Hegel en nihayet 1818 yılında, ünlü ve çok etkili bir şahsiyet
hâline geldiği Berlin Üniversitesi’nde Fichte’den boşalan
profesörlük kadrosuna atanmıştır. Hegel’in felsefe sistemi yazılarında
ve (çok büyük bir kısmı ölümünden soma yayınlanan)
derslerinde geliştirilip ortaya kondu. Hegel’in, Avrupa’nın geri
kalanıyla Amerika Birleşik Devletleri’nde düşünürleri derinden
etkileyen, görüşleri ülkesi Almanya’da felsefe sahnesine uzun bir
dönem boyunca hâkim oldu. Yirminci yüzyılın metafizik karşıtı
hareketleri çok büyük ölçüde Hegelci sisteme yöneltilmiş olup,
yakın zamanların idealist olmayan pek çok metafizik sistemi de
Hegel’in düşüncesinin çok farklı yönlerinden bir şeyler almıştır.
Hegel’in sistemi metafizik tarihine giren teorilerin herhâlde en
karmaşık ve anlaşılması en güç olanlarının başmda gelir.
Hegel’in temel iddialarından biri, gerçekliğin tamamının, bilinen
evrendeki herşey dahil olmak üzere, sadece dünya tarihi boyunca
bir evrim süreci içinde olmuş olan bir Mutlak veya Nesnel
Zihin yoluyla anlaşılabileceğidir. Nesnel Zihin aşkın, kendine yeten,
kendi kendisinin bilincinde, bütünüyle özgür bir Varlık olmaya
çalışmaktadır. Dünya tarihindeki her evre Mutlak’m kendi
kendisini tamamen gerçekleştirme yönündeki içsel mücadelesinin
bir ifadesidir. Evrim süreci Mutlak’ın tam anlamıyla rasyonel ve
anlaşılır olma yönündeki bir teşebbüsüdür.
Mutlak’m gelişmesinin ilk ya da başlangıç evreleri doğal ve
tarihsel olayları ne açıklayabilir, ne de anlaşılır hâle getirebilirdi.
Filozofların evrenin doğasını, kaynağmı ve anlamım ortaya
koyan açıklamalar sağlayacak teoriler inşa etme teşebbüslerinin
hepsi de tatmin edici olmaktan uzak, çelişik ve eksik teorilerdi.
Bu, Hegel’e göre, Mutlak’ın henüz tamlıktan yoksun çelişik bir
form içinde olmasından kaynaklanıyordu, ama o bu durumun üstesinden,
hem kendi kendisini ve hem de kendisinin ifadesi olan
Dünyayı daha anlaşılır ve tutarlı hâle getirerek , gelmeye çalıştı.
Buna göre, tarihte ortaya çıktığı kadarıyla dünya, Mutlak’ın
tamlık, akılsallık ve kuşatıcılık talebine farklı derecelerde ve giderek
daha çok yakınlaşmalardan meydana gelen dizileri temsil
eder. Bu, daha sınırlı ve ilkel varoluş biçimlerinin ortadan kaldırılarak,
daha gelişmiş ve daha ileri varoluş tarzlarının ortaya çıkışıyla
olur. Söz konusu süreç hem, giderek daha tam hakikatlere
doğru giden mantıksal bir gelişme süreciyle kavranabilen entelektüel
bir süreç, ve hem de, dünyanın her seferinde daha büyük
bir tutarlılığa erişmesiyle belirginleşen zamansal bir gelişme
olarak, doğal bir süreçtir. Düşünce ve varlık özdeş olup, onlardan
her birinin gelişme tarzı, gerçeklik veya Mutlak’ın nihaî özelliklerini
gözler önüne serer.
Hegel’e göre, Mutlak’ın gelişme süreci doğal ve insanî dünyanın
tarihinde kolaylıkla izlenebilir. Evrenin başlangıcında so –
mut ve ayrı parçacıklardan başka hiçbir şey varolmuyordu. Bu
başlangıç evresinde, evrendeki hiçbir şey bu parçacıkların neden
varolduklarını ve birbirlerine nasıl bağlandıklarını açıklamıyordu.
Neredeyse kaotik, başlangıç evresi içinde bulunan evreni
açıklamaya veya betimlemeye teşebbüs eden her teori, dünyada o
zamanlar varolan öğeler bütün bir evreni açıklamak bakımından
yetersiz ve uygunsuz olduklarından, kaçınılmaz olarak güçlüklere
ve çelişkilere düşmek durumundaydı. Mutlak, işte söz konusu
kendisini daha rasyonel ve anlaşılır hâle getirme çabasında,
bu öğeleri bir düzen içerisinde organize etti, yani dünyanın fizikî
düzeninde sentezden geçirdi.
Fizikî evren bir önceki evreden daha anlaşılır hâle gelmişti,
ama hâlâ olayların neden vuku bulduklarını açıklamaya uygun
düşecek bir yapıdan yoksun bulunuyordu. Dünyaya dair salt fizikî
terimlerden oluşan bir açıklama, antik Yunan doğa filozoflarının
da keşfetmiş oldukları gibi, çatışan ve çelişik öğeler içeriyordu.
Dolayısıyla, dünyanın tümüyle rasyonel ve anlaşılır bir açıklaması,
salt fizikî düzeyde mümkün olmadı. Mutlak’ın, o hâlde,
daha yüksek bir evreye, kimyasal evreye doğru gelişmesi gereki –
yordu. Bu evrenin de tamlıktan yoksun olup, tutarsızlıklar ve
çelişkiler ihtiva ettiği ortaya çıkınca, kendisini insanî evrenin izlediği
yeni bir evre, yani biyolojik evre zuhur etti. Dünyanın
farklı evreler boyunca gerçekleşen evrimi, Hegel’in gözünde,
“aklın dünya üzerindeki yürüyüşü”nü temsil ediyordu. Her evre
Mutlak ya da Nesnel Zihnin biraz daha tam olan bir ifadesini
temsil etmekteydi ve her ardışık ifade evrendeki herşeyi kuşatan
daha tutarlı bir açıklama yoluyla betimlenebiliyordu.
Hegel’e göre, Mutlak’ın gelişme süreci, bize deneyimde tarihsel
bir süreç olarak görünen, mantıksal bir süreçtir. Bu sürece diyalektik
adı verilir. Entelektüel ve mantıksal formu içinde, o evrene
dair çelişik görüşlerin bir sentez yoluyla birbirleriyle bağdaştırıldığı
bir süreçten meydana gelir. Dünyaya dair bir teori
(tez) başka bir teoriyle (antitez) çelişir. Teoriler arasmdaki çatışma
onların, iki karşıt görüşün kısmî hakikatlerini ihtiva eden
bir başka teoride (sentez) sentezlenmesiyle aşılır. Sentezde onların
çelişik öğeleri ayıklanıp, her birinin ihtiva ettiği kısmî hakikatler
bir araya getirilir. Karşıt teorilerden her biri gerçekliğin
doğasıyla ilgili, gerçekliğe dair hakikatten kimi öğeler içeren,
tamlıktan yoksun bir açıklama veya yorumdur. Sentez, tez ve antiteze
göre çok daha tam olmakla birlikte, ona da bu kez kendi
antitezi tarafından karşı çıkılır; artık onun da yeni bir sentez
içinde karşıtıyla bağdaştırılması gerekmektedir. Bu süreç gerçekliğin
hiçbir çelişki ya da antitez kabul etmeyen ve bütün hakikati
kapsayıp ifade eden, tam ve rasyonel bir açıklaması ortaya konuncaya
kadar devam eder.
Mutlak tez ve antitez diyalektiğini daha sağlam ve tam sentezlerle
aşarak, her daim kendisini tamamen rasyonel hâle getirmeye
çalışır. Tam bir kendini gerçekleştirme durumuna erişme,
Hegel’e göre, bütün kısmî hakikatleri gerçeklikle ilgili bütünsel
tek bir hakikatte uzlaştıracak veya bir araya getirecek herşeyi kuşatan
bir sentezi ihtiva eder. Mutlak bu tam ve kesin akılsallık ve
anlaşılırlık düzeyine erişebildiği zaman, onun içsel çatışması son
bulmuş olacaktır. Bu gerçekleştiği zaman ise, söz konusu gelişme
sürecinin ifadesi olan dünya tarihi de bir nihayete erer. Diyalektik
sürecin tek tek her bir ifadesi dışsal olarak, dünyanın gelişen tarihindeki
bir evre diye ortaya konur. Mutlak söz konusu tamamlanışa
veya kendi kendini gerçekleştirmiş olma durumuna erdiği
zaman, onun ifadesi olan evren de tamamen gerçekleşmiş olacaktır.
Her ikisi de bütün bu süreç sonunda tamamen tutarlı, anlaşılır
ve rasyonel hâle gelir.
Evrene dair kavrayışımız da, tıpkı evrenin kendisi gibi, diyalektik
mücadelenin akışı içinde gelişir. Dünya mutlak anlaşılırlık
evresine ulaşıncaya kadar, biz onunla ilgili olarak, sadece gelişmesinin
kabul ettiği ölçüde tam olan, bir kavrayışa sahip olabiliriz.
Her filozof dünyayı, ancak dünya o zamanlar kendi içinde ne
kadar tutarlıysa, o kadar tutarlılıkla görür. Felsefe tarihi, şu
hâlde, diyalektik süreci ve Mutlak’ın gelişmesini yansıtır. Nihaî
metafiziksel sistem olan Hegel’in kendi metafizik sistemi, sadece
Mutlak gelişimini tamamlamış, veya gelişmesindeki en yüksek
noktaya varmak üzere olduğu için, mümkün olmaktadır. Mutlak
tamamen rasyonel hâle geldiğinde, Mutlak’ın doğasmı ifade eden
bir düşünce sistemi onun olduğu şeyle özdeş hâle gele çektir. Tam
Düşünce ve tam Varlık bir ve aynı şey olacaktır.
Hegel nasıl ki kendi felsefesini, varlığın bütünlüğünü tam
olarak kucaklayan tamamlanmış ve mutlak olarak gerçekleşmiş
akim uzantısı olarak gördüyse, çevresindeki toplumu, yani Alman
toplumunu da, diyalektik sürecin insanî düzeydeki tamamlanışı
olarak değerlendirdi. İnsan buna göre, tarihteki seyahatine,
tutku ve egoist tavırların baskın çıktığı hayvani bir düzeyden
başlar. Sonradan başkalarını da, hem eşit ve hem de belli bir özgürlüğe
sahip olan ve böylelikle kendi özgürlüğünü sınırlayan
varlıklar olarak görme durumuna gelir. Çatışma durumu evlilik,
hukukî sistemler, toplumsal birimler, mülkiyet ilişkileri benzeri
çok çeşitli sosyal formlarda senteze uğrar. Bü sosyal formlar
bireyle toplum arasmdaki çatışmaları ihtiva etmekte olup ahlâkî
toplumlarda, devletlerde sentezden geçirilir. En iyi Devlet
formu ya da türü, hiçbir çelişki ihtiva etmeyen ve sadece herkesin
kendini gerçekleştirmesi, yani Nesnel Zihnin gerçekleşimi amacına
hizmet eden Devlet’tir. Hegel Avrupa’da zuhur eden millî
devleti, gerçekliğin gelişiminde ortaya çıkan metafiziksel sürecin
insanî düzeydeki tamamlanışı olarak görüyordu. Millî devlet
üyelerini dil, gelenekler, din, idealler yoluyla birleştirir ve içsel
çatışmaları ortadan kaldırır. Devlet ne kadar kuvvetli olursa,
bunu o kadar iyi başarır, güçlü olduğu ölçüde, insanları Mutlak’a
ve kendilerini gerçekleştirmeye yaklaştırır.
Hegel’in metafizik sistemi gerçekliği özde, tam bir akılsallık
ve anlaşılırlık doğrultusunda bir gelişme süreci içinde bulunan
Zihin olarak resmeder. Daha önceki metafizik teoriler yalnızca
zihnin gerçek olduğunu, ve deneyim dünyasını sadece zihinsel
edim ve nedenlerin açıklayabileceğini öne sürmüşlerdi. İdealizmin
Berkeley’deki şekli gerçek evreni, Tanrı’nın Zihnindeki ideler
kümesinden meydana gelen, özde statik bir şey olarak görmüştü.
Değişen herşey idelerin bizim belirli bir anda bilincinde olduğumuz
altkümesinden ibaretti. Fichte, Ego’nun yaratıcı olduğunu,
deneyimimizin öznel ve nesnel boyutlarına nedensel olarak varlık
verdiğini iddia ederken, idealist teze dinamik bir öge ekledi.
Hegel ise, düşünceyi, zihni ve onun gelişme sürecini nesneleştirdi
ve onları kişisel veya öznel hiçbir karakteristiği olmayan bağımsız
bir nesnenin özellik veya boyutları olarak düşündü. Hegelci
Mutlak veya Nesnel Zihin gerçekliktir. O kendisini dışsal olarak,
dünya tarihinin, her bir evresi daha önceki evrenin kusurlarını aşa –
cak şekilde zorunlulukla ortaya çıkan, gelişme süreci olarak gös –
terir. Mutlak, içsel olarak da, diyalektik süreç yoluyla bütünüyle
birlikli ve tutarlı bir hakikate doğru gelişen ideler sistemidir.
Gerçekliğin ne olduğunu ortaya koyup açıklayan tam ve nihaî
metafiziksel sistem, entelektüel terimlerle ifade edilen
Mutlak’ın kendisidir.