Hattı Hümayun Nedir, Padişah Fermanları

40

Hatt-ı Hümâyûn. Hattı humayun, pâdişâhların, her hangi bir iş için, bizzat yazdıkları yazılar; buna hatt-ı şerifi denilirdi. Osmanlı pâdişâhları, III. Murad zamanına (1574—1598) kadar, vezîr veya kazaskerlerin huzura kabul olundukları arz günlerinde, vezîr-i azamılar tara­fından kendilerine arzedilen meseleler hakkında, “olsun” veya “olmasın” diye, şifahen düşündüklerini söylerler; vezîr-i âzamlar bunu kâğıtlara işaret ederek, gereken muameleyi yaparlardı. Kendilerine yazılı olarak takdim edilen bâzı mühim tevcih ve tâyin muamelelerine âit kâ­ğıtların üst kenarına mutâlealanni, kendi elleri île “olsun” veya “kanun üzere verile” diye, kısaca yazıp, “takriri” iade ederlerdi.

III. Murad hükümdar olduktan sonra, vezîr-i âzamlara güvenmeyerek, emirlerini bizzat hatt-ı hümâyûn ile vermeğe başlayınca, pâdi­şâh nâmına divandan yazılan tuğralı ferman­ların önemi azaldığı cihetle, bunlara güvenilmeyip, mutlaka hatt-ı hümâyûn istenir olduğundan, bu hâl divan-ı hümâyûnun da önemini azaltarak, devlet işlerinin gecikmesine sebep olmuş idi; Murad’dan sonra gelen pâdişâhlar zamanında hatt-ı hümâyûn sıradanlaşmasın (bunda bâzı pâdişâhların genç ve çocuk denecek yaşta hükümdar olmalarının veya zihnen malûl bulunmalarının da tesiri vardır) bir dereceye kadar önüne geçmiş ve bilhassa Köprülü ‘lerin otoriteleri bu tehlikeli usûlü ortadan kaldırarak, hatt-ı hümâyûn usûlünü mâkul bir şekle sokmuştur.
Osmanlı pâdişâhlarının hatt-ı hümâyûnları 4 türlü olurdu:
1. Enderûn-ı Hümâyun nakil ve tâyinleri ile Enderun’dan dışarı bir hizmet verilme hakkındaki yazılar.;
2. Herhangi bir mesele hakkında vezîriâzamların arzlarına karşı bizzât pâdişâh tarafından yazılan mütâlaa;
3. Herhangi bir mesele hakkında pâdişâhın vezîriâzama doğrudan doğruya emir vermesi veya kendisinden bir mütâlaa istemesi;
4. Önemli bir iş için dîvân-ı hümâyundan çıkmış tuğralı fermanın üstüne pâdişâh tarafından yazılan hatt-ı hümâyun. Bu hatt-ı hümâyunlu fermanlar, en geçerli fermanlardı. Kendisine gönderilenler için en büyük iltifât sayılırdı.

Bu hatt-ı hümâyûnlu fermanlar en makbul fermanlardan olduğu için, kendisine gönderilen zât hakkında büyük iltifatı tazammun ettiği gibi vezirler arasında çekememezlik olurdu;  msl. 1768 Rus seferinde Sâliha Sultan’ın zevci olan Hotin seraskeri Mehmed Paşa başarısızlığından dolayı azlolunârak, yerine ordudan çıkan ferman ile (çünkü vezîr-i âzam harp zama­nında, hiç sormadan, her istediğini azl ve tâyine tamamen   yetkilidir)  Moldovancı Ali Paşa atanmış ise de, Mehmed Paşa bu fermana itaat etmeyerek:— “Ben hatt-ı   hü­mâyûn ile seçilmiş seraskerim; Moldovancı yalnız ferman ile olmağla, beni nâsih olamaz” — sözleri  ile   azlini kabul etmemek istemişti, Yine bunun gibi, III. Selim, zamanında Ru­meli’deki dağlı eşkiyâsı üzerine  memûr edi­len Hakkı Mehmed Paşa, hasmı olan Gürcü Osman Paşa’ya karşı, kendisini hatt-ı  hümâ­yûnlu ferman ile işe memûr edildiğini söyle­yerek, üstünlüğünü göstermek istemişti.

18. asrın ikinci yarısından itibaren ken­dilerine arzedilen meseleler hakkında hüküm­darların hatt-ı hümâyûn ile vermiş oldukları emirler önem kazanmıştı. Mes’ûliyetten korkan vezîr-i âzamlar, detaya kadar, her şeyi pâdişâhtan sorarak, hatt-ı hümâyûn ile emir almağı usûl haline getirmişlerdi; bu asırda bizzat devlet işlerini takip eden ve hatt-ı hü­mâyûnu en çok olan Osmanlı hükümdarı I. Abdülhamid’dir. Padişahların hatt-ı hümâyûnları talik, talik kırması, nesih ve bâzan rik’a ile yazıldığı hâl­de, II. Mahmud’dan itibaren, münhasıran rik’a ile yazılması âdet olmuş ve bu Osmanlı salta­natının sonuna kadar devam etmişti. Kanunî Sultan Süleyman ile oğlu II. Selim’in yazıları talik kırması olup, birbirine benzemektedir. III. Murad’ın yazısı fena ise de, okunaklı olup, oğlu III. Mehmed’in talik kırması yazısı hem güzel ve hem de işlektir. I.Ahmed, İbrahim ve IV. Mehmed’in yazıları zor okuna­cak derecede fena olup, II.Osman ile IV. Murad’ınkiler ise, fena olmakla beraber, okunak­lıdır. I. Mustafa’nın yazısı görülmemiştir. II. Sü­leyman ile kardeşi II.Ahmed’in yazıları güzel ve açık nesih ile olup, II.Mustafa’ninki de, nesih ile rik’a arasında, işlek bir kalem ile yazılmıştır.
Hatt-ı hümâyûnları en güzel olan Osmanlı pâdişâhı III. Ahmed olup, her çeşit yazıyı yaz­makta mahareti var idi. Meşhur hattat Hafız Osman’dan yazı meşketmişti. I. Mahmud ile kardeşi III. Osman’ın yazıları nesih ve III. Mus­tafa’nın ise, işlek ve güzel talik kırmasıdır; I. Abdülhamid’in yazısı iyi olmayıp, ne­sih ile rik’a arasında ve III. Selim’in hattı ise, babasınınki gibi, talik kirmasıdır. IV. Mustafa’nın yazısı babası I. Abdülhamid’in yazısına benzerse de, ondan daha iricedir. II. Mahmud’un yazısı orta derecede rik’a, Abdülmecid’inki güzel rik’a ve Abdülaziz’in yazıları ise, işlek ve okunaklıdır. V. Murad ile kardeşi II. Abdülhamid, Mehmed Reşad ve Mehmed Vahîdeddin’in hatt-i hümâyûnları işlek ve oku­naklı rik’a olup, bunlardan V. Murad ile Va­hîdeddin’in yazıları, diğer kardeşlerinin yazı­larından, daha güzeldir.

Telhis veya takrir, ferman veya re’sen hatt-ı hümâyûn yazılması usûlü 1833’ten itibaren kaldırılmıştır. Bundan son­ra sadrâzam tarafından pâdişâha arz ve tak­dim edilen evrakı baş-kâtîp hükümdara oku­yarak, şifahî irâdesini alır ve gereğinin yapıl­ması Bâbıâliye yazılırdı; pâdişâh tarafından re’sen olan irâdelerde yine bu suretle, baş kâ­tip tarafından, bîr tezkire ile, sadrâzama bil­dirilirdi. Her ne kadar bu kaideye muhalif ola­rak, sadrâzamların tezkire-i sâmige denilen arz tezkirelerinin üstüne bâzı hatt-ı hümâyûn­lar yazılmış ise de, bu, kaideyi bozmayacak kadar, nâdir îdi.

Bundan başka, bizzat pâdişâhın yazısı olma­yıp, fakat devlette yapılacak esaslı ıslâhatı dâir pâdişâhın emir ve irâdesi ile neşr ve ilân olunan fermana da hatt-ı hümâyûn denilmiş­tir ; msl. XIX, asır ortalarındaki ıslâhat dolayısıyla 3 Kasım 1839’da ilân olunan Gülhane hatt-ı hümâyûn’u bu kabil­dendir. Bundan başka (1856) Islâhat Fermanına da hatt-ı humâyun denilmiştir.;

Sadrâzamlar azledildikten zaman, yerine ge­len yeni sadrâzama hitaben yazılarak, Bâbıâli­ye gönderilen ve devlet işleri hakkında bir dikretif mâhiyetinde olan hatt-ı hümâyûnlar da vardır. Bu hatt-ı hümâyûnlar, çok zaman, pâdişâhların kendi yazıları ile olur ve yazı bilindiğinden, altına imza konulmazdı. Eğer padişah bu hatt-ı hümâyûnu bizzat yaz­mamış ise, o zaman, hattın kendi irâdesi ile yazıldığını bildirmek için, altına kendi imzası­nı koyardı. Tanzimattan önce yeni sadrâzama gönderilen sadâret hatt-i hümâyûnu tâyininden 3 gün sonra gönderilmek âdet iken, bu tarih­ten sonra hatt-ı hümâyûnun sadâret alayı ile birlikte, bâş-kâtip tarafından Bâbıâlîye geti­rilmesi teamül olmuştur.

Tanzimâtın ilânına kadar, enderûn tâyinle­rine âit hatt-ı hümâyûnlar hariç, diğer hukûmet işlerine ilişikin hatt-ı hümâyûnlar reisülküttâba teslim edilir ve her aya âit olanı bir torbaya konulup, üzeri mühürlenirdi; sonra hepsi bir sandığa yerleştirilerek, o da mühür­lenir ve işi bitmiş olanlar Babıâli civarındaki kârgir mahzende saklanırdı.