Hankah Nedir, Ne Demek, Mimari Açıdan, Tarihçesi, Hakkında Bilgi

30

İslâm dünyasında tarikat yapılarına verilen adlardan biri olan han­kah, bölge ve zaman faktörlerine bağlı olarak farklı nitelikte tesisleri tanımla­maktadır. Tasavvuf tarihinde zühd haya­tının tasavvufa dönüştüğü, fakat henüz tarikat şeklinde teşkilâtlanmamış bulun­duğu VIII. yüzyılın ikinci yarısında, İslâm mimarisi tarihinde ilk tarikat yapılarının öncüleri olan tesisler arasında hankah adıyla anılanlara rastlanır (yk. bk). Bu de­virde özellikle İran-Türk kültür mirasının hâkim olduğu Batı Türkistan ve Horasan yörelerinde, çoğunun hayatlarının önem­li kısmı yolculuklarda geçen ilk sûfflerin konaklaması için kurulmuş bazı hankah­ların varlığı tesbit edilmektedir.

XI. yüzyıldan önceye ait erken devir hankahlannın hemen hepsi ortadan kalk­mış, bazılarının ise üzerine sonraki dö­nemlerde geniş kapsamlı tarikat tesisle­ri kurulmuş olduğundan mimari özellik­leri gereğince aydınlatılamamıştır. An­cak Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr’ın XIII. yüzyıl başlarında İbn Münevver tarafından ka­leme alınan menâkıbnâmesinde X. yüzyılın son çeyreğiyle XI. yüzyılın ilk yarısın­da Horasan’daki hankahlara ait bilgiler verilir. Bu yapıların çoğunun bir şeyh ile dervişlerini barındıran alelade evlerden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Aynı de­virde yine Horasan yöresinde ortaya çıkan ev-medreselerle bu ev-hankahların mi­mari tasarım açısından birbirinden pek farklı olmadığı, kökleri İslâm öncesi kül­tür katmanlarında bulunan dört eyvanlı Horasan evinin şemasını devam ettirdiği tahmin edilebilir. Böylece daha sonra. XII. yüzyıl başlarından itibaren İran, Anado­lu, Suriye ve Mısır’da inşa edilecek olan Selçuklu, Zengî. Eyyûbîve Memlûk devir­lerine ait hankahlarda uygulanacak dört eyvanlı şema ile bundan çıkarılan şema­ların, ayrıca Osmanlı mimarisinde XIV-XVI. yüzyıllar arasında aynı şemaya bağ­lanan fütüvvet yapılarının (tabhâneli / zâviyeli camilerle “imaret” olarak anılan bazı yapılar! ilk örneği belirmiş olmakta, diğer taraftan tarikat mimarisiyle sivil mi­mari arasında XX. yüzyıla kadar sürecek olan yakınlığın temelleri atılmaktaydı.

İbn Münevver’in eserinde, Horasan hankahlannda “cemâathâne” veya “semâat-hâne” denilen toplantı ve âyin birimleriy­le namazların kılındığı “musalla” adında farklı mekânların bulunduğu belirtilmiş­tir. XIII. yüzyılın sonlarında Anadolu’da şekillenmiş olan Mevleviyye tarikatının tekkelerinde (mevlevîhâneler). özellikle ge­niş kapsamlı âsitânelerin çoğunda, na­maza mahsus mescid ile Mevlevî muka­belesinin icra edildiği semahanenin ayrı bölümler halinde tasarlanması muhte­melen bu geleneğe dayanmaktadır.

XI. yüzyılın ortalarında Yakındoğu’ya hâkim olan Büyük Selçuklular, idareleri altındaki topraklarda zahirî ilimlerin oku­tulduğu medreselerle İslâm’ın bâtınî ta­rafını temsil eden tarikat merkezlerini devletin koruma ve denetimi altında ye­niden teşkilâtlandırmak ve kuvvetlendir­mek, böylece Abbasî hilâfetinin gücünü yitirmesine paralel olarak gelişen Şiîleş-me eğilimlerine set çekmek siyasetini gütmüşlerdir. 0 yıllara kadar özellikle Ho­rasan ve yakın çevresine mahsus olan “hankah” terimi Selçukluların desteğiyle batıya doğru yayılmış, böylece Yakındo­ğu’nun çeşitli yörelerinde Sünnî akide­lere bağlı, zengin vakıfları olan, geniş kap­samlı hankahlar kurulmuştur.

Selçuklu sultanlıkları ile atabeglikler, özellikle Zengîler aynı tarikat siyasetini takip etmiş, daha sonra bu gelenek Zengîler’in halefi olan Eyyûbîler tarafından Mısır’a taşınmış ve burada Memlûk devrinin sonlarına kadar sürdürülmüştür. Öte yandan Azerbaycan ve İran’da, Sel-çukiular’ın halefleri olan Hârizmşahlar ile İslâmiyet’i benimseyen İlhanlılar tara­fından hankahlar inşa ettirilmiş, ayrıca bu gelenek özellikle Abbasî Devleti’nin çökmesi üzerine nisbeten emin bölgele­re göç eden sûfilerden bir kısmının Delhi Türk Sultanlığına sığınmasından sonra Kuzey Hindistan’a intikal etmiştir. Hiçbir zaman Türk kökenli hanedanlar tarafın­dan yönetilmeyen Mağrib ile Endülüs’te hankah teriminin yerleşmemiş olması dikkat çekicidir.

Bu dönemde Suriye-Filistin-Mısır ku­şağında hankah terimi daha ziyade sey­yah dervişlerin barınağı olmakla birlikte bir tarikata meşrut olması gerekmeyen, hatta icabında devletin tayin ettiği yöne­ticiler tarafından idare edilebilen, tasav-vufî eğitimin nisbeten arka planda tutul­duğu geniş kapsamlı kuruluşları ifade et­mektedir. Bu hankahlardaki türbelerde genellikle bani konumundaki sultanlar ve­ya emîrler gömülüdür. Buna karşılık Tür­kistan, Horasan, İran ve Hindistan’daki hankahların büyük çoğunluğu bir mürşi­din yönetiminde müridlerin terbiye edil­diği, belirli bir tarikata bağlı olan tesis­lerdir. Zengî, Eyyûbîve Memlûk hankah-lanndan farklı olarak bunların türbeleri hemen daima hankahın banisi veya ma­nevî sahibi olan pîrlere ve şeyhlerin me­zarlarına tahsis edilmektedir.

Kültür ve eğitim siyasetindeki bu ge­lişmelerin mimariye yansıması, o döne­me kadar “şeyh evi” niteliğindeki binala­rın yerlerini özellikle hankah olarak tasar­lanmış, bu arada daha fazla insana hitap edebilmesi için boyutları ve mimari prog­ramı geniş tutulmuş olan tesislere ter-ketmesi şeklinde olmuştur. Yine de söz konusu hankahların büyük çoğunluğun­da Horasan kökenli şemaların geliştirile­rek devam ettirildiği, iklim şartlarına bağ­lı olarak üstü açık veya kapalı merkezî bir avlunun çevresinde ibadet ve sohbete mahsus eyvanların, bunların arasına da derviş hücreleriyle mutfak, kiler, hamam türünden çeşitli hizmet birimlerinin yer­leştirildiği görülmektedir.

Selçuklular tarafından 1071-1079 ara­sında fethedilen Kuzey Suriye’de tesbit edilebilen bu merkezlerden ilki, Rıdvan b. Tutuş’un azatlı kölesi Şemsülhavâs Lü’lü’ tarafından vali olarak görev yaptığı Halep’te 111 S’te inşa ettirilen Hankâ-hü’l-balat’tır. Aynı şehirde Nûreddin Zen­gî de 1148’de Hankâhü’l-kadîm’iyaptır­mıştır.

İbn Hallikân, Türkistan ve Horasan kö­kenli sûfîlere yakınlık duyan Selâhaddîn-i Eyyûbî’nİn 1189’da Haçlılar’dan geri aldı­ğı Kudüs’te Latin patriğinin sarayını ta­rikat ehline tahsis ederek buraya Han-kâh-ı Salâhiyye adını verdiğini, kayınbira­deri Muzafferüddin Gökbörü’nün ise iki­si Erbil’de, biri Halep’te olmak üzere üç hankah yaptırdığını bildirir. Ayrıca Eyyû-bî emirlerinden Alâeddin Tayboğa, Halep’­teki konağını 1234’te “Araplaşmış sûfiler” için bir hankah olmak üzere vakfetmiş­tir. Halep’te kalıntıları günümüze kadar gelebilen Eyyûbî devri hankahlanndan, Sultan II. Nasır Yûsuf un 1237 tarihli Han-kâhu’l-Ferâfire eyvanlı tasarımı ve özenli bezemeleriyle dikkati çeker.

Eyyûbîler devrinde 1183-1185 yılları arasında Yakındoğu’yu gezen İbn Cübeyr, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nİn saltanatı sırasın­da Şam’da “havanîk” {hankahlar) olarak anılan çok sayıda tesisin bulunduğunu, bunların İçlerinden suların aktığı süslü saraylardan farklı olmadığını, hankahlar­da yaşayan sûfîlerin her türlü maddî ih­tiyaçlarının karşılandığını ve bu zümre­lerin büyük nüfuz sahibi olduklarını nak­letmekte, buralarda tertip edilen semâ meclislerinin güzelliğini bütün ayrıntı­ları ile anlatmaktadır. Makrîzî de Eyyû­bîler tarafından Mısır’da kurulmuş olan hankahların dökümünü vererek bunlar­dan ilkinin, Fatımî sarayındaki hadımlar­dan Saîd es-Süedâ’nın elinden alınan ko­nakta Selâhaddîn-i Eyyûbî tarafından te­sis edilen Salâhiyye Hankahı olduğunu be­lirtir.

Memlûk devrinde 1326’da Kahire’ye giden İbn Battûta, Mısır kaynaklarında “fukara mine’l-Acem” olarak anılan, İran ve Horasan kökenli sûfîlere mahsus han-kahlardan söz etmekte, hepsinde bir şeyh ile “haris” denilen bir tür nakibin görev yaptığını yazmaktadır. Kahire’deki örnekler arasında Bundukdâriyye (1284!, Sultan 11. Baybars el-Câşankîr (Çaşnigîr) (1306), Emîr Moğoltay el-Cemâlî (1329), Küsün (1336), Huvand Togay (Ümmü Anûk) (1348’den az önce), Emîr Şeyhû el-İmâri (1355) ve Emîr Tenkizboğa (1362) han-kahiarı Türk (Bahrî) Memlükleri devrine ait: Sa’deddin İbn Gurâb ile (1400-1406) Sultan Farag (Ferec) İbn Berkük (1400-1411) hankahlan da Çerkez (Bura) Mem­lükleri devrine ait Örnekler arasında zik­redilebilir.

Bu yapılardan çoğunda açık avlulu ve dört eyvanlı tasarımın devâsâ boyutlar­da ele alındığı, bazılarında ise bu şema­nın terkedilerek avlunun kıble yönüne aynı zamanda âyin mekânı olarak da kul­lanılan cami bölümünün, diğer yönlere de yaşama ve servis birimlerinin yerleş­tirildiği görülür. Bu ikinci gruba dahil olan hankahlarda eyvanlar bulunmadı­ğından avlunun çevresine daha fazla der­viş hücresi yerleştirilebilmekte, ayrıca hücreleri yalnızca avluya bakan pencere­lerle donatmak suretiyle tarikat hayatı­na daha uygun, içe dönük bir tasarım el­de edilmektedir. Dört eyvanlı hankahlarla Kahire’de bunların çağdaşları olan med­reseler aynı tasarımı sergiler. Bu arada yi­ne Kahire’de İnşa edilmiş Sencer el-Gavlî Medrese-Hankahı (1303) ve Sultan Ber-kuk Medrese-Hankahı (1384-1386] gibi çift fonksiyonlu bazı tesisler, bu iki yapı tipi arasındaki yakınlığı daha açık bir şe­kilde ortaya koymaktadır. Bunun yanı sı­ra hankahların birçoğunda süfîlere fıkıh. hadis ve tefsir gibi dersler de verilmek­teydi. Hemen hepsi Memlûk sultanları, hanedan üyeleri, saray mensupları ve emirleri tarafından yaptırılmış olan Ka­hire hankahları, İslâm dünyasının diğer bölgelerindekilerden daha büyük ve âbi­devî tasarımlan ile dikkati çekmekte, bu arada 100 kadar seyyah dervişin barına­bildiği Sultan II. Baybars el-Câşankîr Han­kahı kendi türünün en ihtişamlı örneğini teşkil etmektedir.

Azerbaycan’ın Hârizmşahlar’a intikal et­mesinden (1255) bir yıl sonra Bakü-Şemâha yolunda Alibayramlı mevkiinde, Pirsagat nehri kıyısında mimar Şeyhzade Habîbullah b. Şeyh Muhammed Garu tarafından tasarlanan hankah çevreye hâkim bir kayalığın üzerinde bulunmak­tadır. Surlar ve burçlarla kuşatılmış müs­tahkem bir yapı olan bu hankahta, açık bir avlunun çevresinde sıralanan birimler arasında yer alan ve aynı zamanda gözet­leme kulesi olarak kullanılan minare mi­mar Mahmûd b. Mes’ûd’un eseridir. Söz konusu yapı ile, daha sonra Azerbaycan’a hâkim olan Akkoyunlular’ın Hasankeyf’te inşa ettirdikleri İmam Abdullah Zaviyesi arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.

İran’ın Natanz şehrinde İlhanlı Sultanı Olcaytu Han tarafından 1316″da dönemin ileri gelen safîlerinden Şeyh Abdüssamed İsfahânî için yaptırılan, içinde bu şeyhin türbesinin de bulunduğu hankah aynı hü­kümdarın inşa ettirdiği ulucami ile bir kül­liye meydana getirmekte, tuğla malze­mesi, tasarımı ve çini bezemeleriyle Bü­yük Selçuklu geleneğini sürdürmektedir.

Türkistan’daki erken dönem hankahları XIII. yüzyılın ortalarından itibaren yer­lerini, velî türbeleri çevresinde teşekkül eden geniş kapsamlı hankahlara terket-miştir. Çoğunlukla hükümdarların vakfı olan ve “işân” denilen şeyhlerin yönettiği bu tesisler bilhassa kış aylarında faaliyet göstermekte, ilkbahar geldiğinde işânlar, kendilerine bağlı göçebeleri ziyaret et­mek ve hankaha yapmakla yükümlü ol­dukları maddî yardımı toplamak üzere aylarca sürebilen yolculuklara çıkmak­taydı.

İbn Battûta Hindistan’ı gezerken Hin-dûlar’ın yönetimi altındaki bölgelerde bi­le hankahlara rastlamış, bu arada Bom­bay yakınlarında Haunur’da Şeyh Muham­med en-Najorî’nin hankahında misafir edilmiş, ayrıca Kanbaya, Kaliküt ve Ko-lam’da da (Travankor) Kâzerûniyye tarika­tına bağlı hankahlarda konaklamıştır.

Anadolu’da Selçuklu devrine ait tari­kat yapıları içinde hankah olarak adlan­dırılanların en eskilerinden biri. XIII. yüz­yılın ilk çeyreğine tarihlenebilen Afyon ci­varındaki Boyalıköy Hankahı’dır. Antik-çağ’dan beri bir kült merkezi olduğu an­laşılan ve sakin bir çevrede yer alan yapı­da bol miktarda Bizans devrine ait devşir­me malzeme kullanıldığı görülür. Hanka-hın ibadet ve barınma birimlerinin bulun­duğu ana binasında dört eyvaniı şemanın alışılmadık bir örneği uygulanmıştır. Ku­zeye açılan girişi. İki yandan beşik tonozlu birimlerle kuşatılmış olan bir geçit takip etmekte, bunun gerisinde”!” biçiminde ana mekân yer almaktadır. “T”nin beşik tonozla örtülü olan bacağı kıbie doğrul­tusunda uzanmakta ve güney duvarında bir mihrap bulunmaktadır. Söz konusu mekânın yanlarına ikişer adet beşik to­nozlu birim, ortasına kapalı avlu niteliğin­de kare planlı ve kubbeli bir hacim yerleş­tirilmiştir. Mihrap duvarına paralel geli­şen beşik tonozlu iki eyvan da “T”nin kol­larını meydana getirir.

Anadolu Selçuklu hankahları içinde dört eyvanlı şemanın en belirgin biçimde göz­lendiği yapı. Konya’da Sâhib Ata Külliyesi’nin bünyesindeki 1279 tarihli hankahtır. Doğuda külliyenin dükkânları arasın­da yer alan taçkapıdan tonozlu bir geçit katedilerek yapının merkezini işgal eden kapalı avluya ulaşılır. Planı köşeleri pahlı bir kare biçiminde olan avlu aydınlık fe­nerli bir kubbe İle Örtülmüş, ortasına bir havuz yerleştirilmiştir. Avlunun güney. batı ve kuzey yönlerinde zeminleri yük­seltilmiş beşik tonozlu üç eyvan yer alır, bunlardan güneydeki mihrapla donatıl­mıştır. Derinliği diğerlerinden az olan ku­zeydeki eyvanın gerisinde, hankahla ca­mi arasında bulunan ve her ikisiyle de bağlantılı olan türbede külliyenin banisi ile aile fertleri gömülüdür.

Tokat’taki 1288 tarihli Ebûşems Han­kahı ile 1292 tarihli Halef Hankahf nda ka­re planlı, aydınlık fenerli kubbe ile örtülü bir kapalı avlu ve kıble yönünde buna sap­lanan, beşik tonozlu, zemini yüksek bir eyvan tasarımın çekirdeğini meydana ge­tirir. İbadete ve âyinlere mahsus olan bu mekânların çevresinde tonozlu yaşama birimleriyle banilerin gömülü olduğu kub­beli birer türbe yer almaktadır. Halef Hankahf nda ayrıca kubbeli bir mescid bulunmaktadır.

Tasarımları açısından Horasan kökenli bir geleneği paylaştıkları görülen Anado­lu Selçuklu hankahlarının, bu yönleriyle aynı yörede yer alan ve çağdaşları olan di­ğer tarikat yapılarından ayrıldıklarını söy­lemek mümkün değildir. Nitekim Anado­lu’da XII ve XIII. yüzyıllarda inşa edilmiş olup ribât ya da zaviye olarak anılan te­sislerde de han kanlardaki plan şemaları teşhis edilmektedir. Ayrıca söz konusu yapıların konumları ve fonksiyonlarına iliş­kin, diğer yörelerdeki benzerleri için ya­pılabilen genellemelerin geçerli olduğu da iddia edilemez. Nitekim yanında ey­van biçiminde bir velî türbesi olan Boya­lıköy Hankahı, Selçuklular tarafından ye­ni fethedilmiş bir bölgede Bizans devrine ait bir dinî tesisin yerinde, bölgedeki müslüman iskânına öncülük etmek amacı ile kurulmuş olmalıdır. Selçuklu başşehrinde dönemin ileri gelen vezirlerinden biri tarafından yaptırılan ve bu vezirin tür­besini de barındıran Sâhib Ata Hankahı, özenli mimarisiyle olduğu kadar yer aldı­ğı çevre ile de Boyalıköy Hankahı’ndan ay­rılır. Tokat’taki iki örnek ise muhtemelen yönetici sınıfına mensup olmayan banile­ri ve fonksiyonun ön planda tutulduğu gösterişsiz mimarileriyle daha ziyade mü­tevazı şehir zaviyeleri olarak nitelendiri­lebilir.

Bazı müellifler, Osmanlı devrinde tari­kat merkezi (âsitâne) konumunda ve çok defa tarikat pîrinin türbesini de barındır­dığı için pîr evi niteliğinde olan önemli tesislerin hankah olarak adlandırıldığını ileri sürmüşlerdir. Nitekim Anadolu’nun en önemli iki âsitânesi ve pîr evi olan Mev-lânâ Külliyesi ile Hacı Bektâş-ı Velî Külli­yesi, ayrıca Bektaşî âsitânelerinden Elma­lı yakınındaki Abdal Mûsâ Tekkesi ve İs­tanbul Merdivenköy’deki Şahkulu Tekke­si, öte yandan Edirne’de Gülşeniyye/Se-zâiyye’nin merkezi olan Sezâî-yi Gülşenî Tekkesi. İstanbul’daki Mevlevî âsitânele­rinden Galata ve Yenikapı mevlevîhâne-leri. bu arada yine İstanbul’da bulunan tarikat merkezlerinden Koca Mustafa Pa­şa (Sünbül Efendi) Külliyesi (Halvetiyye-Sün-büliyye), Nasûhî Tekkesi (Halvetiyye-Nasûhiyye). Cemâlîzâde Tekkesi (Halvetiyye-Ce-mâliyye-i Sâniyye), Aziz Mahmud Hüdâyî Külliyesi (Celvetiyye). Kâdirîhâne Tekkesi (Kâdiriyye-Rûmiyye) ve Ebürrızâ Tekkesi’-ne (Bedeviyye) dair bazı kitabelerde bu te­sisler hankah olarak anılmaktadır. Ancak âsitâne veya pîr evi sıfatlarını taşımayan zaviye statüsündeki birtakım tekkelerde de aynı durumla karşılaşılır. İstanbul’da bulunan birçok örnek arasında Halvetiy-ye-Sünbüliyye’den Merkez Efendi Külli­yesi ile Eyüp Bahariye’de Şah Sultan Tek­kesi. Nakşibendiyye’den Unkapanfndaki Emîr Buhârî Tekkesi, Sultanahmet Kadır-ga’da Özbekler Tekkesi. Eyüp’te Kâşgarî Tekkesi, Üsküdar’da Özbekler Tekkesi ile Selimiye Tekkesi, Sa’diyye’den de Sütlü-ce”deki Hasîrîzâde Tekkesi zikredilebilir. Bu arada birçok kitabede, kelime tekra­rından hoşlanmadıkları bilinen divan şa­irlerinin aynı yapıyı “hankah, dergâh, tek­ke, âsitâne” gibi farklı şekillerde andıkla­rı da dikkati çekmektedir. Ayrıca bu ya­pılar arasında, Anadolu Selçuklu hankah-larında tesbit edilebilen ortak bir tasarım anlayışını bulmak da imkânsızdır. Sonuç­ta Osmanlı devrinde hankah teriminin, daha ziyade âsitâneler ve pîr evleri için kullanılmakla beraber tarikat yapılarının statülerini ve fonksiyonlarını kesin surette belirleyici olmadığı, özellikle de be­lirli bir mimari tipe tekabül etmediği söy­lenebilir.

TDV İslâm Ansiklopedisi