Hangi modernlik?

 

Olaylar sadece birkaç ağacın sökümüne ilişkin çevreci reflekslerin ve buna karşı girişilen orantısız polis müdahalesinin bir sonucu mudur; yoksa seküler üst-orta sınıfların muhafazakâr demokrat Ak Parti hükümetine yönelik öfke patlaması mıdır? Yahut Türkiye’nin iç ve dış meselelerle ilgili olarak kararlarını bağımsızca vereceği bir süreci engellemek isteyen ulusal ve uluslararası güç ve sermaye odaklarının bir komplosu mudur? Tüm bu soruları sormak mümkün… Lakin Gezi olaylarında yaşananları çevreci refleksler olarak açıklayan yaklaşım biçiminin geçerliliğini ilk günlerden itibaren yitirdiğini ancak bu söylemin eylemlerin imajını başarılı şekilde belirlediğini ve özellikle uluslararası kamuoyunda alıcı bulduğunu belirtmemiz gerekir. Uluslararası güç odakları konusuna gelince özellikle BBC ve CNN International başta olmak üzere Batı medyası eylemlerin ilk anlarından itibaren Türkiye Başbakanını “diktatör”, “sultan” gibi tanımlamalar eşliğinde meselelerin müsebbibi olarak göstermiş ve alternatif arayışlarını gizleyememişlerdir. Bu her ikisi de oldukça önemli konular bir yana, ben bu yazımda yukarıda belirttiğim sorulardan ikincisini cevaplamaya çalışacağım.

Plebisit değilse ne?

Gezi Parkı eylemlerinin barışçıl bir atmosferde başladığı ve orantısız polis şiddetinin tansiyonu yükselttiği noktasında ilk günlerden itibaren bir mutabakata varıldı. Cumhurbaşkanı ve hükümet bu konuda resmen özür beyanında bulundu ve eylemcilerin taleplerini müzakere için masaya oturdu. “Otoriter” ve “diktatör” olmakla suçlanan başbakan eylemcileri, eyleme destek veren sanatçıları, grupları ağırladı ve uzun saatler süren toplantılarda taleplerini bizzat dinleyerek not etti. Nihayet tüm bu müzakere trafiğinden toplumu rahatlayacağı umulan bir karar çıktı: Plebisit. Gezi Parkı eylemcileri hükümetin uyguladığı politikalarda ve yaptığı projelerde kendilerine danışılmamasından şikâyetçiydi; bu durumda eylemcilerin talepleri doğrultusunda hükümet, parkın ne şekilde kullanılacağını halka sormaya karar verdi. Ancak hükümetin eylemcilerle diyalog kurmasına ve plebisit kararına karşın Taksim Gezi Parkı Platformunun aldığı eylemleri devam kararı, toplumda Gezi Parkı olaylarının ve eylemcilerin amaçlarının meşruluğuna dair güven kaybına yol açtı.

Peki, başlangıçta Gezi Parkı hassasiyetiyle ortaya çıkan eylemler, geri adım atıldıktan sonra neden durulmadı? 

Öyle görünüyor ki, eylemlerin kısa zamanda solcu-devrimci örgütlere ek olarak CHP’den yeterli siyasi performansı göremeyen üst-orta sınıf toplum kesimleri tarafından sahiplenilmesi İstanbul’dan Türkiye’ye yayılan eylemlerin niteliğini önemli ölçüde değiştirmiş oldu. Ayrıca plebisite verilen red cevabı olayın gerçekten de ağaçlardan kaynaklanan bir çevreci eylem olmadığını çok net ortaya koydu.

Ancak sorunun gerçekte ne olduğuna ilişkin sorulara karşılık sunulan gerekçeler çoğu kere olgulardan ziyade algıların öne çıkarıldığı çelişkili ve karmaşık bir manzara ortaya çıkardı. Şehrin yeşil alanlarının yok edildiği algısıyla başlatılan eylemler, otoriter yönetim ve “diktatör” başbakan algılarıyla yönetildi. Bu arada alkol düzenlemesi, kamusal alanın ahlakileştirilmesi gibi gerekçelerin yanısıra Gezi Platformunun Bülent Arınç’a sunduğu talep listesi meselenin kapsamına dair önemli ipuçları ortaya koymuş oldu. Liste itirazların mantığını anlamamız açısından bize yardımcı olabilir. Örneğin “hayat tarzına saygı” talebi sıkça dillendirilmesine karşın tümüyle sekülerist bir içeriği barındırır. Seküler üst orta sınıf toplum kesimleri büyük oranda modernizmi bir ideoloji olarak benimserken geride bıraktıkları dini söylem ve uygulamaların modern değerlerle uzlaşamayacağını bir veri olarak kabul etmişlerdir. Medeniyeti Batı ile özdeşleştiren ve Batılı rasyonalist-pozitivist ve ilerlemeci zaman algısına dayanan düşünme biçimini benimseyen bu kesimler, dini arkaik, geride bırakılması gereken ve toplumun modernleşmesi önündeki en önemli engel olarak tavsif ederken; dini ve geleneksel yaşamı sürdürenleri ise anti-modern olarak tanımlamışlardır. Bu yaklaşım tarzına göre modernleşmenin, medenileşmenin tek yolu Batı’nın takibiyle mümkündür. Modası geçmiş bu tek tip bir modernlik anlayışı ışığında başörtüsü ve dini yaşam tarzının bireylerin serbest tercihi olamayacağı algısı söz konusu seküler kesimlerde yerleşik bir düşünce haline gelmiştir. Böylece modernist yaşam tarzını benimsemeyen ancak kendi modernliklerini üretmeyi başaran muhafazakâr yeni orta sınıfların hayat tarzlarının kendi hayat tarzları kadar saygıya layık olmadığına inanmışlardır. Başörtülü orta sınıf kadınların gündelik hayatlarında karşılaştıkları engellemeler, dışlanmalar ve kimi zaman da hakaretler bu yaklaşımın önemli izlerini taşır. Nitekim son olaylarda da “yaşam tarzına saygı” talep eden eylemcilerin bir bölümü ve eylemcileri destekleyen seküler toplum kesimlerinden bazıları, kamusal alanda farkedilirliği en kolay olan başörtülü kadınların kamusal saygınlıklarını ihlal etmekte sakınca görmemişlerdir.

Öte yandan AVM, üçüncü köprü, üçüncü havaalanı gibi önemli projelere itirazın yükseltilmesi, eylemcilerin ve çoğunluğu seküler olan destekçilerinin modern hayatla ilişkileri açısından problemli gözükmektedir. Zira son tahlilde bu gelişmelerden büyük oranda faydalanacak olan toplum kesimleri AK Parti tabanından ziyade uzun süredir orta sınıf olmanın tadını çıkaran seküler orta üst sınıf toplum kesimleridir. Nitekim AVM’den alış veriş eden, yurt içi ve yurt dışı seyahatlere çıkan, özel aracıyla kıtalar arası yolculuk yapanlar yine büyük oranda sözünü ettiğimiz orta sınıflardır. Hal böyleyken projelerin sonlanmasını talep etmek, eylemleri destekleyen kesimlerin içinde bulundukları çelişkili durumun bir ifadesi olarak okunabilir.  

Kanaatimce çevreci olarak başlayan ve zamanla boyut değiştiren eylemlerin üst orta seküler toplumsal gruplardan aldığı desteğin temelinde Türkiye’deki muhafazakârların ürettiği/üretmeye çalıştıkları alternatif modernliğe itiraz yatmaktadır. Türkiye’de oluşturulmaya çalışılan modernlik, Batı tecrübesini inkâr etmemekle birlikte onun özelikle evrimci, pozitivist yönelimlerine karşı getirdiği köklü eleştirilerle dikkat çeker. Eğitimden ekonomiye kadar önünü açtığı alt orta sınıf muhafazakâr toplum kesimlerinin kendi modernliğini oluşturmasında öncü olan Başbakan, klasik bir tek tip Batıcı modernleşmeye alternatif üretmede Türkiye’deki en güçlü taşıyıcı olmuştur. Onun liderliğinde ortaya konulan İslam modernlik sentezi “İslam, terakkiye manidir” şeklindeki bir asırdan fazla süredir hâkim olan algının bozulmasını sağlayacak niteliktedir. O halde Türkiye’de son dönemde olup bitenleri toplumdaki yeni muhafazakâr orta sınıflaşmaya duyulan öfkeye ek olarak dindarlık ve modernliğin yan yana gelemeyecek iki kategori olduğu iddiasını koruyan sekülerist kesimlerin bir tepkisi olarak okumak mümkündür. 

Konu iddia edildiği üzere Başbakan’ın üslubu değil; bundan çok daha derin bir meseledir ve Türkiye’nin modernleşme serüveni çerçevesindeki çatışmalara bir kesit oluşturmaktadır. Bu sorunları aşmanın yolu ise bir süredir Alevi çalıştayları ve akil insanlar projeleriyle örneklerini ortaya koymaya başladığımız iletişimsel eylemi yeniden işletebilmektir; ancak şüphesiz iletişimsel eylem için evvela sakinleşmek gerekir.

Yrd. Doç. Dr. H. ŞULE ALBAYRAK

albayraksule@yahoo.com