HAFIZA

219

 

HAFIZA

 

Geçmişteki
yaşantıların kısmen veya ta­mamen bilinçte canlı tutulmasını ve yeni­den
oluşturulmasını ifade eden, onların yaşadıklarını anlatmak isteyen bir terim­dir.
Hafıza, insana özgü olup hayvanlarda-Irî-alışkanlık yetisinden farklıdır.

Hafıza, üç aşamalı bir
süreç içinde ele alınır. Bunlardan ilki, belli bir yaşantının hafızaya
alınmasına bilinçli bir girişimle karar verilen ve buna uygun aktif bir dik­katin
sarfedildiği “kayıt” aşamasıdır. Bu­nu, anıların canlanma aşamasına
kadar sağlam kalmasını sağlayan “saklama” aşa­ması izler. Saklamanın
olabilmesi için bir hafıza izi veya izleniminin organizmada bir değişiklik
yapması gerektiği, nörofîz-yalojik bir ön kabuldür. Hafıza izlenimi kavramı,
ilk kez Amerikalı psikolog Lash-ley tarafından, bir uyarılmanın sonucun­da
sinir dokusunda sürekli veya yarı-sü-reklibir değişiklik olmasıyla oluşan bir
ha­fıza birimi anlamında kullanılmıştır. Lash-ley’in bu görüşünü izleyen
nörofizyolojik araştırmalar da, hafıza izlerinin altında bi-yo-kimyasal
süreçler olabileceğini ortaya çıkarmıştır. Fakat bu süreçlerin neler
ol-duğuhenüzaydınlatılabilmiş değildir. Ha­fızanın son aşaması ise, kaydedilen
ve sak­lanan yaşantıların bilince çıkmasıdır.

Bütün bu hafıza
süreçlerinin sonuçlan test edilebilir. Örneğin birisine çeşitli ra­kamlar veya
kelimeler söylenir, bir süre sonra bunları tekrar etmesi istenir. İnsa­nın bu
becerisi yaşla, çeşitli ilaç ve hasta­lıklarla azalabilir, özellikle yaşlılıkta
ya­şantıların kaydedilmesi ve saklanması aşa­malarını oluşturan mekanizmalar
bozu­lur; bilginin kodlanmasında güçlükler or-ganizmadakideğişiklikler
aracılığıyla hafı­za izlenimleri oluşumunda eksiklikler olur. Yaşlılık bu
nedenle unutkanlıkların arttığı bir dönemdir. Eğer bunamaya doğ­ru bir gidiş
varsa, bu unutmalar çok yo­ğunlaşır ve daha çok en yeni anılar unutu­lur.

Lashley ve Ortodoks
nörofizyolojik yak­laşıma göre, hafıza eşit potansiyellere sa-hİp,
birbirlerinin işlevlerini üstlenebilen farklı beyin kabuğu parçalarının çalışma­larının
sonucunda meydana gelir. Yani iz­lenimler, tüm beyne yayılmış, çok karışık
kapalı sinir hücresi devrelerinden oluş­muştur. Kapalı sinir hücresi
devrelerinde-ki hücrelerden her hangi biri bir dış uya­ranla uyarılacak olursa,
tüm beyin devre­leri uyarılarak hatırlama olayı ortaya çı­kar. Fakat yakın
dönemlerdeki araştırma­lar, beynin hipokampus denilen bölgesi­nin çift taraflı
çıkarılması veya tahrip edil­mesi sonucunda hafıza işlevlerinin kaybolduğunu
göstermiştir. Demek kî, yalnızca yaşantıların nasıl saklandığı değil, hafıza
işlevlerinin beynin hangi bölümlerince yü­rütüldüğü de tam bilinmemektedir.

Yukarıda ifade edilen
hafıza süreci da­ha çok hafızanın kısa- dönemli hafıza deni­len türü için
geçerlidir. Kısa-dönemli hafı­za, örneğin bir telefon numarasının ezber­lenmesi
görevini yürütür. Oysa bir de yıl­lar önceki olayları hatırlamamızı sağla­yan
uzun-dönemli hafıza vardır. Bir yanıy­la uzun-dönemli hafızada, kısa-dönemli
hafızanın belirli ve önemli yanlarının ayrı­ca korunması söz konusudur. Bir
açıdan bakıldığında, bütün bilgilerimiz, zihnimiz-deki bütün materyaller
karmaşık hafıza süreçlerinin etkileşiminden ibarettir. Bu nedenle uzun-dönemli
hafıza, ayrıca öğ­renme teorisi içinde değerlendirilir.

Hafızanın bir de
psikolojik boyutu var­dır. Hatırlanan olay, asla yaşanan olayın aynısı
değildir. Yaşanan olay, bireyin ilgi­lerine ve tutumlarına göre çarpıtılmış bir
biçimde ortaya çıkar. Psikanalitik teori­ye göre benliğin bilinç-dışından gelen
içgüdüsel zorlamaları geriye itme meka­nizmaları, bireyin çarpıtmasında önemli
bir rol oynar. Bu nedenle Freud, unutma­ları, yanlış hatırlamaları; temel
psikanali­tik malzemeler arasında sayar. Hangi anı­yı saklayıp, hangisini
unutacağımıza ve sakladığımız anılarımızı nasıl hatırlayaca­ğımıza karar veren
organizmadaki biyo­kimyasal süreçler değil, psikolojik yapı-mızdır.

Erol GÖKA