Gürsel Aytaç – Çağdaş Alman Edebiyatı

Gürsel
Aytaç – Çağdaş Alman Edebiyatı

Natüralizme
Karşıt Akımlar

Natüralizm, kaynağını devrin materyalist
felsefesinden alır.

Natüralistler daha iyiyi solda ararken
sembolist – empresyonist – yeni romantikler sağda bulacaklarına inanmışlardı.

Schopenhauer, pesimizminin felsefî ispatını
metafiziğe dayandırır: Hayatın temeli, çabalamak, didinmektir. Çabaların nedeni
de hoşnutsuzluktur, ıstıraptır, insan halinden memnun olmadığı için yeni şeyler
peşinde koşar. O, yaratıkların en mutsuzudur, çünkü çabalamalarının boşa
olduğunu, ölüm karşısında nasılsa yenik düşeceğini bilir, bu yüzden de hep
çaresizlik içindedir.

Schopenhauer, etkin filozofların başında
gelir. Schopenhauer’in kötümser felsefesini Richard Wagner’in müziği
aracılığıyla ruhlarına sindiren şair ve yazarlar Nietzsche’nin de kültür
pesimizminden, onun gelecek felsefesinden etkilenmişlerdir. Çağdaş burjuvayı
aşılması gerekli insan olarak gören Nietzsche, bir üst-insan ülküsü geliştirdi.

Empresyonizm

Bu ekol, izlenmlerin ve ruh hallerinin
öznel-kişisel bir biçimde yansıtılmasını temel ilke olarak kabullenmiştir.

Alman edebiyatındaki temsilcileri
Liliencron, Dehmel, genç Hofmannsthal, genç Rilke, genç Thomas Mann ve
Schnitzler’dir.

Sembolizm

Sembolizmi Almanya’ya geçişi Stefan George
aracılığıyla olur.

Hofmannsthal’ın gençlik eserleri, Rilke’nin
eserleri Alman sembolizminin en büyük ürünleri kabul edilir.

George ve çevresi sözü, günlük âdi
kalıbından söküp onu yeni, parlak bir seviyeye yükseltmeyi amaçlıyorlardı.

Çağın tanıtıcı kelimesi (…) das Leben’dir
(hayat).

Yeni
Romantizm – Yeni Klasisizm

Natüralizme karşı çıkan yazarlar romantizme
ve klasisizme dönmüşlerdir.

Huch, Hesse, Stucken, Hardt, Vollmoller,
Eulenberg ve genç Jacob Wasserman yeni romantizmin başlıca yazarlarıdır.

Sanatı ahlak ideallerine yöneltmek, dil ve
biçim disiplini içinde eser vermek yeni klasisizmin ayırıcı özellikleridir.

Paul Ernst, Wilhelm von Scholz ve Samuel
Lublinski yeni klasisizmin başlıca yazarlarıdır.

Stefan
George (1868-1933)

Bingen yakınlarında Bündesheim’da doğdu.
Ailesi göçmendir. Babası ve dedesi bağcıydı. Sık sık geziler yapan George, bu
gezilerinde kendini geliştirmiş, pek çok dil öğrenmiştir.

George’nin muazzam dil kabiliyeti, dil
öğrenme konusunda olduğu gibi dil yaratıcılığında da kendini göstermiştir.

Paris, şairlik kariyerinde çok önemli bir
basamak olmuştur. Mallarmé’nin evinde düzenlediği edebiyat toplantılarına
katılmıştır.

Berlin’e döndükten sonra Blatter für die Kunst adlı bir sanat
dergisi yayımlar.

Bu dergide natüralizme karşı yayınlara yer
vermiştir.

Hayranlarından Maximilian Kronberger’in
erken ölümü onda Maximin-yaşantısı dediği büyük ruhsal bir olay yaratmıştır.

Bir çeşit vahiy aldığına inanmıştır.

Grubuna da dinî birlik havası vermeye
kalktığı yönündeki izlenimler bazı arkadaşlarının ondan uzaklaşmasına neden
olur.

Şairin kendine yeni bir dil yaratma
denemeleri majik bir dil bilincinin ifadesi olarak değerlendirilmektedir.

Stefan George, her topluluğa katılmayan,
aristokrat ruhlu bir şairdi.


Eserleri

Hymen
(1890)

Eserde günlük konular değil, ilahî güçler
konu edilmektedir.

George bu eserde kendini şairlik
mertebesine yücelten güçten söz eder. Bu, onun Herrin (efendi) dediği, hayatına
hükmeden bir kuvvettir.

Şiirlerin tümünde göze çarpan özellik biçim
konusunda gösterdiği aşırı özendir.

Algabal
(1892)

 Stefan
George’yi Paris’te sembolistlerle tanıştıran Albert Saint-Paul’un hatırasına
ithaf edilmiştir. Albagal (Heliogabalus), M.S. 3. yüzyılda yaşamış rahip
imparatordur. Kişiliğinde güzellik ve iktidar kaynaşmış bir şekildedir.

Algabal’ın şahsında George ilkbahardan
nefret eder.

Eserde, büyük kara çiçek, romantik
Novalis’in mavi çiçeğinin karşısına dikilmiştir.

Algabal güzeldir ama acımasızdır da.

Die
Bücher der Hirten-und Preisgedichte, der Sagen und Sönge und der hangenden
Garten (1895)

George bu eserinde sade bir kişilikle
karşımızdadır.

Grek kültürünü çağdaş Avrupa kültürünün
çekirdeği olarak öne çıkarır.

Das
Jahr der Seele (1897)

George’nin ilk ustalık eseridir.

Yaşantının sembolü olarak mevsimler
işlenmiştir.

Der
Teppich des Lebens und die Lieder von Traum und Tod, mit einem Vorspiel (1900)

Vorspiel başlığını taşıyan giriş
şiirlerinde (…) ben’in sen için biz için kendini feda etmesi gereğinden söz
edilir. Bunun da ancak bir düşünce imgesine ulaşmakla mümkün olacağı ileri
sürülür.

Ben ve melek, hayat denen o muazzam binanın
iki büyük temel taşıdır. Ben (…) übermensch’i hatırlatır. Melek ise seven
niteliğiyle İsa imgesinden çizgiler taşır.

Der
Siebente Ring (1907)

George’nin ahlak ve düşünce dünyasını yansıtır.

Simetrik bir kurgu gösteren bu eserin odak
noktası Maximin şiirleridir.

Maximin’in ölümünden sonra kaleme alınmış
olan bu şiirler onun görünüşünden, ayrılışından ve yükselişinden söz eder.

Der
Stern des Bundes (1914)

Biçim yönünden George’nin en disiplinli
eseri sayılır.

Çıkış noktası yine Maximin yaşantısıdır.

Das
Neue Reich (1928)

Birinci Dünya Savaşı ve savaş sonrası
Almanyasının problemlerini işler.

Hugo
von Hofmannsthal (1874-1929)

Stefan George ve Rilke’yle birlikte geçen
yüzyılın üç büyük şairinden biridir. Diğerlerine üstünlüğü popülerliğidir.

Viyana’da doğdu.

Üstün yetenekleri olan bir çocuktu.

On altı yaşındayken yazdığı şiirleriyle
Viyana halkının gurur kaynağı olmuştur.

Hofmannsthal, George’dan farklı olarak
halka açılmak yolunu izlemiş ve salt estetik alanı terk ederek, çağının adamı
olmayı seçmiştir.

Şair kadere hükmeden kişi değildir, kadere
boyun eğen, ona hemcinsleriyle birlikte katlanan kişidir.

Gençliğinde rahat ve çok konuşan biridir.
İleriki yıllarında bu durumunu “konuşmada bir fazlalık bir aşırılık söz
konusudur” şeklinde eleştirir.

Olgunluk döneminde dilden adeta şüphe eder.
“Sözlerden ürküyorum. Bize en değerleri şeyimizi kaybettiriyorlar.”

Eserleri:

Gestern
(1891)

Lisedeyken Theophil Morren müstearıyla yayınladığı
eseridir. Eser kahramanı Andrea, şimdiki zamana aşırı bağlılığı yüzünden dünle
ilgisini yitirmiş biridir. Sevgilisinin sadakatsizliği, onu geçmişe döndürür.

De
Tod des Tizian (1892)

Tamamlanmamış manzum bir dramdır.

Tizian’ın öğrencilerinin onun ölüm odası
önündeki konuşmalarını konu alır.

Der
Tor und der Tod (1893)

Manzum dramdır. Konusu, gençliğini sun’i
şeylerle harcayan ve asıl hayatı yaşamamış olan bir şairin ölümün eşiğinde
duyduğu pişmanlıktır.

Ausgewahlte
Gedichte (1903)

(Şiir kitabı) Bir bahar sezgisi, bir yok
oluş ürpertisi bir şimdi, bir burada; ama aynı zamanda da bir öbür dünya,
muazzam bir öbür dünya!


Elektra
(1903)

Elektra, eser boyunca sahnededir. Babası
Agamemnon’un alınmamış intikamını düşünerek trajik bir yalnızlığa gömülmüştür.

Das
Bergwerk zu Falun (1906)

Beş perdelik dramdır.

Eserin kahramanı Elis Fröbom melankolik bir
denizcidir.

Yeraltı kraliçesi ona bir elçi gönderir.

Kraliçe, böyle bir hayata layık olmadığını
görünce onu tekrar dünyaya gönderir.

Maden ocağında çalışarak ruhunun
derinliklerini tanıyıp olgunlaşmasını ister.

Madende çalıştığı bir yıl içerisinde
Anna’ya âşık olan Elis, artık çalışkan bir madencidir. Yeraltı kraliçesi yeni
evli çifti yeraltı dünyasına alır.

Der
Rosenkavalier (1911)

Üç perdelik komedidir.

Jedermann
(1911)

Eser, gökyüzünde geçen bir ön oyunla
başlar.

Tanrı, ölümle konuşur ve onu Jedermann’a
gönderir.

Jedermann, ölümün yaklaştığını sezmektedir.

Paraya hükmettiğini sanan Jedermann anlar
ki tahakküm altında olan kendisidir: para onu kendisine uşak etmiştir.

Bir araç olması gereken parayı amaç haline
sokmakla Jedermann’ın hemcinslerine karşı sorumluluklarını nasıl unuttuğu
gösterilir.

Die
Frau ohne Schatten (1919)

Periler kralının kızı, güney adaları
hükümdarının karşısına çıkar. Evlenirler. Perinin babası bu evliliğe razı
olmaz. İki dünya arasında bir yaratık oluşunun göstergesi gölgesizlik ve
kısırlıktır. Kızına beddua eder; Kızı eğer gölge ve çocuk sahibi olamazsa
kocası taşa dönüşecektir.

Peri kızının bu noktadan sonra yaşadıkları
onu olgunlaştırır, çektiği acılar sonucunda tam bir insana dönüşür. Böylece
kocasını da bedduadan kurtarmış olur.

Eser, insanın dünyaya düşkünlüğü yüzünden
çektiği acıları ve kendini aşarak yücelmesini anlatmaktadır.

Der
Schwierige (1921)

Üç perdelik nesir komedidir.

Eser kahramanı Karl Büh, gayesiz biridir.

Yalnızca sevginin olduğu yerde konuşmalı,
başka yerde değil.

Das
Salzburger Grosse Welttheater (1922)

Manzum bir oyundur.

Önemli olan hangi rolde oynadığın değil,
rolünü nasıl oynadığındır.

Der
Turm (1925)

Beş perdelik nesir trajedidir.

Andreas
oder die Vereinigten (1932)

Bir roman fragmanıdır.

Hayalperest, zayıf iradeli bir gençtir
Andreas.

Köylü kızı Romana’nın aşkıyla yücelip
olgunlaşır.

Rainer
Maria Rilke (1875-1926)

Mutsuz bir evliliğin tek çocuğu olarak
Prag’da doğdu.

Başarısız bir subay olan babası Josef
Rilke, ordudan ayrılarak demiryollarında memuriyet yaptı. Rilke’nin annesi
Sophie, güngörmüş bir ailenin hırsı kızıydı.

Rilke şiirlerinde çocukluğunu bir yandan
içtenlik, öte yandan da korku çağrışımlarıyla işler.

Altı yaşına kadar kız elbiseleri
giydirilmiştir Rilke’ye.

Annesine karşı duyguları sevgi ile nefret
arasında gidip gelir.

Rilke, babasının yönlendirmesiyle askeri
bir okula gider. Sağlığı yetersiz olduğu için okuldan ayrılır. Lise öğrenimini
okula gitmeden tamamlar.

Natüralist tarzdaki ilk tiyatro
denemelerinde Maeterlinck’in etkisindedir.

Rilke’nin edebi gelişimi 1896’da Münih’te
Salome’yle tanışmasından sonra başlar.

Salome’nin önerisiyle Rene Maria olan
ismini Rainer Maria olarak değiştirir.

1897 yazını Münih’te, Salome ve eşinin köy
evinde geçirir.

Florenzer Tagebuch Salome’ye ithaf
edilmiştir.

Rilke, insanın önünde üç alanın uzandığını
kabul eder: hayat, din ve sanat.

Ona göre hayatın en özlü temsilcisi annedir.

Annelik ve sanatçılık birbirlerine çok
benzer.

Din, yaratıcı olmayanların sanatıdır. Onlar
duada verimli olurlar.

Mutlak ve mükemmel bir Tanrı tasavvurunun
yerine sanatçı tarafından yaratılan Tanrı tasavvuru, Rilke’nin büyük eseri
Stunden Buch’un ilk bölümünün ana konusudur.

Salome’yle birlikte Rusya’ya bir gezi
yapar. Bu gezide Tolstoy’la tanışır.

Rusya gezisi sırasında Rilke ruhsal
rahatsızlıkları nedeniyle tedavi görürü. Salome onun ruh sağlığı ve sanat
gelişimi bakımından kendisinden uzaklaşması gerektiğini söyler.

1903’te Worpswede başlığıyla yayımlanan
lirik denemeler bu dönemin ruh halini yansıtır.

Yine bu dönemde Clara Westhoff’la tanışır. Clara
ile evlenmeye karar verirler.

Bu evliliğin bir beraberlik değil iki
yalnızlıktan kurulu olacağını kesinlikle saptamışlardı.

August Rodin’in monografisini hazırlamak
üzere sanatçının yanına Paris’e gider.

1914’e dek Paris’te kalır.

Rodin, hayranlık duyduğu bir büyük örnektir
onun için.

İsveçli pedagog Ellen Key’in daveti üzerine
Kopenhag’a gider. İsveç gezisi ve izlenimleri Malte Laurids Brigge’nin Notları
ve Neue Gedichte’de kendini gösterir.

İspanya’ya yaptığı seyahatinde Kuran’la
yakından ilgilenir.

“…bana göre yer yer öyle bir sese bürünüyor
ki bütün benliğimle bu sese katılıyorum, aynı org içinde bir rüzgâr gibi…”

Elejilerindeki melek imgesinin de
Hıristiyanca değil Müslüman tasarımıyla yakınlığı olduğunu kendisi belirtir.

Eserleri:

Das
Buch der bilder (1902)

Gençlik yılların ait ilk şiir kitabıdır.

İlk basımında 45 şiir vardır. İkinci
basımında kitaba 37 şiir daha eklenmiştir.

Kafiye, aliterasyon, çağrışımlar ve güçlü
lirizm bu şiirlerin belirgin özelliğidir.

Eser, ikişer bölümlük iki kitaptan meydana
gelmektedir. İlk kitapta kısa şiirler yer alır, ikinci bölümdeki şiirlerin
atmosferi yalnızlık, sezgi ve ilerleme duygularıyla belirlenmiştir. İkinci
kitabın ilk bölümünde balad türünde uzun şiirler yer alır. İkinci bölümde lirik
düşünce şiirleri yer alır.
Das
Stundenbuch (1905)

Üç bölümlük bir şiir kitabıdır.

Buch von der Pilgerschaft’ın ilham kaynağı
Salome’ye duyduğu aşk ve Rus halkında gördüğü dindarlıktır.

Buch von der Armut und vom Tode ise Paris
yaşantısı üzerine doğmuştur.

Konusu bir Rus rahibin ibadet, dua ve
itiraflarla Tanrı’yı kavrama, ona ulaşma çabaları şeklinde özetlenebilir.

Die
Weise von Liebe und Tode des Cornets Christoph Rilke

Rilke’nin en popüler eseridir.

Aile hatıralarından ilham alınarak yazılmış
bir noveldir.

1663 yılında Macaristan’da Türklere karşı
açılan savaşta ölen genç bir subayın ilk aşkını ve ölümünü anlatır.

Ölüm motifi Rilke’ye özgü bir tarzda onun
kadın imgesiyle bir arada işlenmiştir.

Neue
Gedichte und neuen Gedichte anderer Teil (1907/1908)

Paris’te Rodin’in yanında geçirdiği dönemin
ürünleridir.

Eserin en ünlü şiiri Der Panther’dir.

Bu eser, Alman edebiyatına yeni bir nazım
türü kazandırır. Dinggedicht (nesne şiiri) denilen bu tür, nesneler yaratmak,
plastik değil – yazılı nesneler- el sanatlarının ürünü gerçeklikler yaratmak
programıyla bilinçli bir şekilde oluşturulmuştur.

Genel konulara rağbet edilmemiş, somut ve
tek figürler seçilmiştir.

Rodin’in ona tanıttığı her şeyi şiirle dile
getirmeyi denemiştir.

En etkin düsturu görmeyi öğrenmek olmuştur.

Görmeyi öğrenmek, dünyayı algılamanın son
derecesi…

Die
Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge (1910)

Roman tarihinde bir dönüm noktasıdır bu
eser.

Art arda anlatış tekniği bu eserde terk
edilmiştir.

Konu, kolayca özetlenemez.

Romanın kahramanı 28 yaşındaki Malte
Laurids Brigge, Danimarkalıdır.

Soylu bir aileye mensuptur.

Hayatını Paris’te sürdürmek ister.

Brigge şairdir.

Bir çiftlik evi hayal eder. Müşterisi
olmayan bir antikacı dükkânı olsun ister

Şöhretin değersiz olduğu duygusuna kapılır.

Doktor tavsiyesiyle Salpetrie’e tedaviye
başlar.

Burada gördüğü yoksul insanlardan
etkilenir. Kâbuslar görür.

Eserde Brigge’nin anıları geniş yer tutar.

Büyükbabasının ölümü, genç yaşta ölen
annesi, becerikli büyükannesi ve teyzesi bu anıların odak noktalarıdır.

Bir şato ziyaretini hatırlar, bu şato onda
hayalet korkusu uyandırmıştır.

Romanın sonu ve kahramanın sonu kesin bir
şekilde anlatılmaz.

Sonun önemi kalmamıştır.

Eser, biçim yönünden günce olarak kabul
edilir.

Anlatan benle anlatılan şeyin arasındaki
sınırların eridiğini eserde çeşitli alanlarda görürüz.

Bağımsız kadınlar, eserin dokusunda çeşitli
imgeler halinde yankısını bulmuştur.

Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge,
şiirsel nesir tarzının en güzel örneğidir.

Duineser
Elegien (1923)

Rilke, bu elejilerinde modern insanın hayat
problematiğini işlemekle kalmaz, bu hayata mitik bir anlam verme çabasını da
dile getirir.

Son derece hermetik bir şiir olduğu için
yoruma çok elverişlidir.

Şiirlerin ortak noktası sembol figür,
melektir.

Ağıttan, yakınmadan başlayıp onun hayatına
anlam vermesine doğru bir gelişim gözlenir.

Onuncu elejide ölüler diyarının zengin
mistik tasarımına kadar yükselir.

Evrenin imtiyazlı yaratığı meleklere
hitaben yazılan bir elejilerde şair kendi dünyasını, sevdiği şeyleri,
sembolleri gösterir.

Son elejide ise dünyayı övmek, ölümü övmek
şekline dönüştürülmüştür.

Sonette
an Orpheus (1923)

26 ve 29 soneden oluşan iki bölüm ihtiva
eder.

Duineser Elegien’in devamı kabul edilir.

Bir yanda geleneksel Orpheus mitosu yer
alırken onun karşısına coşan öven bir Orpheus imgesi yerleştirilmiştir.

Eserin ikinci bölümünde de kutupluluk nefes
alıp verme, uyuma uyanma imajlarında merkezileşir.

Hayat ve ölüm gibi karşıt alanlar arası
ilişkiler kurmak, ayrı alanları önce şiir dilinde birleştirmek Orpheus
sonelerinin amacı sayılır.

Hermann
Hesse (1877-1962)

Çocuk ruhunu onun kadar ciddiye almış çok
az yazar vardır.

Sanatını kendi benliği ve kendi
yaşantılarıyla sınırlamıştır.

Karaormanların kuzeyindeki küçük bir kasaba
olan Calw’da doğdu. Babası Baltık, annesi Suab kökenlidir.

Hayal gücü kuvvetli ancak başarısız bir
öğrenciydi.

Baba ocağına küçük yaşta başkaldırmıştır.

Gönderildiği manastırdan kaçmış, öğrenimini
sürekli kaçarak sürekli aksatmıştır.

İlk şiirlerini bu dönemlerde yazmaya
başladı.

Tübingen’e öğrenci olarak değil bir kitapçı
çırağı olarak girmiştir.

Bu yıllardaki en büyük merakı Goethe’dir.
Onun güven hissi verdiğini, insanı eğittiğini, ahenk öğrettiğini söyler.

Kendi hayatını sanatına dâhil ettiği ilk
romanı Peter Camenzind (1904), Hesse’ye yazar olarak hayatını sürdürme imkânı
sağlar.

Aynı yıl evlenir ve Konstanz gölü kıyısına
yerleşir.

1911 yılında Hindistan’a bir gezi yapar.

1912’de Bern’e taşınır.

Ruh hastası olan karısından ayrılır.

1919’da Montagnola’ya yerleşir ve hayatının
sonuna dek burada kalır.

1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kabul eder.

Hesse, sanatında etkisini sürdüren üç unsur
olduğunu söyler: Baba ocağının milliyetçi olmayan Hıristiyan ruhu; Çin
büyüklerinin eserleri ve çok saydığı tarihçi Jacob Burckhardt.

Uzakdoğu gezisinde Asya’nın esrarengiz
manzaraları karşısında kendini cennette hisseder.

Avrupalının cenneti kaybetmiş olduğunu bu
nedenle kendi cennetini ruhunda yaratmak zorunda olduğunu anlar.

Birinci Dünya Savaşı sırasında sanatsal
kriz yaşar.

Çağdaş sorunlar onu yeni bir tutuma zorlar.

Bu dönemde hayatı birbiriyle bağdaşmayan
kutuplar halinde görmeye başlar.

İçine düştüğü krizden Jung’un bir
öğrencisinin yanında gördüğü psikanaliz tedavisiyle kurtulur.

Bu sürecin yansımaları Demian adlı
romanında karşımıza çıkar.

Demian adlı roman kader kavramına bağlanmış
bir gelişim, kendini gerçekleştirme romanıdır. Alın yazısı ve mizaç bir
kavramın iki ayrı adıdır.

Hesse’nin eserlerinin her biri kendini
gerçekleştirişin farklı bir basamağı gibidir.

Dünyanın tümü, ilahî bir birliktir.

Din yaşantısı Hesse’ye göre ancak üç
basamaklı bir insanlaşma süreci sonunda mümkündür.

Bu gelişim basamaklarıyla suçluluk ve şüphe
çağı onu izler.

Şüphe ya çöküşe götürür ya da kurtuluşa.

Gelişimin ikinci basamağında hayatın
kutupluluğu, karşıtlıkları yaşanır, inanç sarsılır, kendini tanıma başlar. Bu
süreci ilerlemesiyle kendini gerçekleştirmeye varılır. Bu da üçüncü basamakta
kendini aşma ile kurtuluşa ermedir.

Siddhartha’daki hakiki insan olma konusu
(…) Tanrı ile birleşme, birliği yaşama mertebesi ile dile getirilmiştir.

Der Steppenwolf’da ise birlik yaşantısına
erememiş olma hali söz konusudur.

Narziss und Goldmund, hayatın kutupluluğunu
iki roman figüründe dile getirir.

Eserleri:

Peter Camenzind (1904)

Hesse’nin popüler olmuş ilk eseridir.
Gottrfied Keller’in Der Grüne Heinrich’ini örnek almış bir oluşum romanıdır.

Romanın kahramanı Peter Camenzind, sakin ve
mutlu köy hayatını hatırlar. Çocukluk yıllarını tabiatın kucağında geçirmiş,
dertsiz biridir. Okul yıllarından itibaren şehirde geçen günleri ise güçlükler
ve sıkıntılarla dolu geçmiştir. Aşk hayatında ve kalem denemelerinde
başarısızlığa uğrayan Peter Camenzind umutsuzluğa düşmüştür. Düştüğü bu umutsuz
durumdan kendini bir sakatın (Boppi) bakımına adayarak kurtulmaya çalışır.

 

Demian
(1919)

Savaşın patlak vermesiyle yalnızlaşan
şairin/yazarın kendi ruh halinin analizidir.

Roman kahramanı Emil Sinclair benliğini
aramaktadır. Bunalımlı bir döneminde Demian’la tanışır. Demian’la tanıştıktan
sonra bunalımlarını atlatan Sinclair, kütüphanede okuduğu bir pasajdan çok
etkilenir: Kuş, yumurtayı kırıp dışarıya çıkar. Yumurta dünyayı temsil eder.
Doğmak isteyen dünyayı yıkmak zorundadır. Kuş daha sonra Tanrı Abrax’a uçar. Bu
pasajı okuyan Sinclair, Abrax’ı aramaya koyulur.

Pistorius’tan ilahî ve şeytanî olanı kendi
içinde birleştiren mitik Tanrı’yı öğrenir.

Sinclair, rüya ve hayallerinde Abrax’ı
bulmaya çalışır. Sonunda onu Demian’da ve annesi Eva’da keşfeder. Eva imgesinde
gerçeklik ve sembol birleşir.

Sinclair’in kurtuluşunun durakları olan
kader, müzik, rüya, dostluk vs. kahramanın psikanaliz tedavisine gönderme
yapmaktadır.

Romanın ana teması dostluğa övgüdür.

Siddharta
(1922)

Hindistan’da bir Brahman’ın oğlu olan
Siddharta, arkadaşı Govinda ile birlikte hayatın gerçeğini, hakikati aramak
için ülkelerini terk ederler.

Buda’nın mektebine giderler. Govinda,
Buda’nın yanında kalır, Siddharta ise arayışına devam etmek üzere oradan
ayrılır.

Fahişe Kamala’nın yanında aşkı,
Kamaswami’nin yanında da ticareti öğrenir. Bir ara intihara kalkışır, kendini
nehre atar. Nehirde onu bulan kayıkçı Vesudeva’ya çırak olur. Vesudeva ona
nehrin hakikatini öğretir; değişimdeki süreklilik. Bu bilgi Siddharta’ya
aradığı hakikati verir. Hayatın ve evrenin hakikatini değişimdeki süreklilik
olarak kavramaya çalışır.

Kamala’ya rastlar ve doğduğundan habersiz
olduğu oğlundan haberdar olur. Kamala ölür. Yeni bulduğu oğlu da onu terk eder.

Arkadaşı Govinda, Siddharta’yı ziyaret
ettiğinde, eski dostunun yüzünde Buda’nın olgunluğunu görür.

Der
Steppenwolf (1927)

Hesse’nin psikanaliz incelemelerini sanat
katına yükselttiği romanıdır. Kültür pesimizmini işleyen romanın kahramanı
Harry Haller, orta yaşlı, zayıf sinirli, hassas ve yalnız bir adamdır. Haller,
kendi varlığını Steppenwolf (Bozkırkurdu) şifresiyle tanımlar. İçinde olduğu
küçük burjuva yaşantısına yabancılaşmakta, günden güne yalnızlaşmaktadır.

Kendini kitaplara verir. Goethe ile
uğraşır.

Geceleri ucuz meyhanelerde içkiyle geçirir.

Bu gecelerden birinde kendine çok benzeyen
bir kadınla, Hermine ile karşılaşır.

Hermine onu caz ve danstan ibaret küçük ve
basit dünyasına çeker. Dostu saksafoncu Pablo ile tanışır ve ona Maria adında
bir kız bulur.

Herry Haller, bu hayata alışmaya başlar. Ancak
mutlu günleri uzun sürmez, yaratılış itibariyle kötümserdir ve eski
alışkanlıkları mutlu anında onu yakalar. Haller’in gelişim sürecinin sonunda
Pablo’nun Majik tiyatrosu yer alır. Bu sahne bir çeşit esrar hayalidir. Haller
bu sahnelerde gülmeyi öğrenir.

Narziss
und Goldmund (1930)

Hesse’nin otobiyografik olmayan ilk
romanıdır. Yazar bu eserinde iç yaşantıyı epik bir olaya dönüştürmüştür.

Mariabronn manastırında rahip Daniel’in
yönetiminde yetişen öğrencilerin en değerlisi Narziss, yakışıklı, zeki ve
çalışkan biridir.

Manastıra yeni gelen yüksek dereceli bir
memurun öksüz oğlu Goldmund’la arkadaş olur. 

Narziss, Goldmund’u tanıdıktan sonra
Goldmund’un rahip olacak mizaca sahip olmadığı sonucuna varır ve onu dünya
hayatına yönelmesi için teşvik eder.

Goldmund bir hayalperesttir, şair ruhludur.

Manastırdan kaçıp, gezgin hayatına başlar.
Gördüğü bir Meryem heykeline hayran olur. Heykeltıraşın öğrencisi olmayı
başarır. Narziss’i model alarak yaptığı bir heykel ona ün kazandırır.
Seyahatlerine devam eder. Veba salgınına tanık olur. Kraliyet velilerinden
birinin sevgilisine âşık olur. Yakalanıp idama mahkûm edilir. Öğrencisi olduğu
manastırda başrahip olan Narziss imdadına yetişir. Affedilmesini sağlar. Onu
yeniden manastıra alır.

Hayatı boyunda sürekli kaçan, yerinde
duramayan Goldmund, Narziss’in dostluğuyla huzur bulup ölür.

Romanda Narziss ve Goldmund kişiliklerinde
Logos ve Eros, keşiş hayatı ve sanatkâr hayatı simgelenmektedir.

Das
Glazsperlenspiel (1953)

Hesse’nin başyapıtıdır ve bir oluşum
romanıdır.

Elitler eğitimiyle görevli kurum Kastalien,
öğrencilerini dış etkilerden korunmuş, hayattan uzak bir atmosfer içinde
yetiştirmektedir. Eğitim aracı, kültür değerlerinin tümünü içeren bir oyundur
(Boncukoyunu).

Bu oyunda insanın manevi güçlerini akıl ve
duygu olarak iki kutupta toplayan bir görüşün sonucu, iki kültür alanı,
matematik ve müzik eğitimin hizmetine sunulmuştur. Matematikle müziği
bağdaştırmak, akılla duygu arasındaki dengeyi sağlamak oyun sayesinde mümkün
görülmüştür.

Kutupluluk ilkesi romanın yapısına
hakimdir.

Kastalien öğrencilerinden Plinio ile
Tegularius’tan biri dünyevî hayatın, diğeri ise manevi dünyanın temsilcisi
durumundadır.

Roman kahramanı Josef Knecht hayatını
senteze dayandırmak ister. Kastalien’in dış dünyadan uzak yapısını sorumsuzluk
olarak niteler ve Magister Ludi görevini bırakarak hayata atılır. Öğretmen
olarak çalışmak düşüncelerini hayata bağlamak ister. Bu, Josef Knecht’in
gelişiminin son aşamasıdır.

Çocuklukta duyguya dayalı bir ahenk vardır.

Aklın ve eleştiri gücünün egemen olmağa
başladığı gençlik basamağında Knecht inancını yitirir.

Olgunluk basamağında Knecht kendi ruhsal
gelişimini tarafsız olarak değerlendirme yeteneğini geliştirir ve akıl-duygu
dengesine dayalı bir ahenge ulaşır.

Knecht, Kastalien’den arkadaşı Plinio’nun
oğlu Tito’nun eğitimini üstlenir.

Sabahın erken bir saatinde yüzmek isteyen
Tito’ya arkadaşlık etmek isteyen Knecht suya atlar ve boğularak ölür. Tito,
hocasının fedakârlığı uğruna hayatını kaybettiğini görüp ruhsal aşama kaydeder.

Unterm
Rad (1906)

Otobiyografik unsurlar barındıran bu roman,
otoriter eğitim karşı bir eleştiridir.

Gertrud
(1910)

Genç bir sanatçının duygulu dünyasını konu
edinir.

Knulp
(1915)

İç monologlar ve diyaloglar bakımından
ilgiye değer bir eserdir. Romanda serseri Knulp’un serüvenleri konu edilir.

Rosshalde (1914)

Sanatçının, çocuk sahibi olduktan sonra yaşadığı
mutsuzlukları konu edinir.

Klingsors
Letzter Sommer (1920)

Ünlü bir ressamın Tessin’de geçirdiği son
yazı, empresyonist tablolar halinde anlatan bir eserdir.

Morgenlandfahr
(1932)

Birçok bakımdan Das Glasperlenspiel’e
benzer. Romanın merkezinde bilinçaltına yapılan masalımsı bir gezi yer alır.
Gezgin figürü bu romanda da öne çıkar.

Arthur
Schnitzler
(1862-1931)

Viyanalıdır. Ayrıca hekimdir. Bu iki unsur
eserlerinde de dikkat çeker. Nesnelerin, olayların ve insan ruhunun derinine
nüfuz etme tutkusu Schnitzler’in yazarlığının bir başka özelliğidir.

Yazarın amacı, insan varlığının temelinde
yer alan, ölümsüz unsurları dile getirmektedir.

İç monolog, bilinç akışı tekniğinde Avrupa
çapında bir öncüdür.

Her konuda şüphecidir.

Önyargılara, yerleşik düşüncelere ve
dogmalara düşmandır.

Ona göre dil, nesnelerin aslını ifadeden
yoksundur.

Çok anlamlı susma, üstü kapalı anlatma,
sezdirme ustasıdır.

Eserleri:

Anatol
(1893)

Anatol, arkadaşı Max’la ve geçici bir zaman
için sevdiği kadınların her biriyle hakikat, suç, sadakat, ümit konularında
konuşur. Sahnelerin ortak özelliği, erotik havanın hâkimiyetidir. Eserde
gelişen ve hızlanan bir olaydan söz edilemez.

Liebelei
(1895)

Üç perdelik bir dramdır.

Varlıklı iki genç subayın (Theodor ve
Fritz) yaşadıklarını anlatır.

Theodor, Mizi ile nişanlıdır. Evli bir
kadınla ilişki yaşayan arkadaşı Fritz’e gönül eğlendirmesi için Christine adlı
kızı önerir. Christine’in komşuları bu zengin kısmeti sevinçle karşılar. Fritz
de mutludur Christine’le birlikte olmaktan ne var ki ilişki kurduğu kadının
kocası onu düelloya davet eder. Düelloya çıkmadan evvel Christine’i görür.
Oyunun dramatik kurgusu yoğunlaşır; Fritz ölür. Christine, sevgilisinin neden
dolayı öldüğünü öğrenip kahrolur, intihar etmeye karar verir.

Der Grüne
Kakadu (1899)

Grotesk bir nesirdir.

Reigen
(1900)

Diyaloglardan kurulu bir komedidir.

Eser, pornografik unsurlar içerdiği
gerekçesiyle mahkemelik olmuştur.

Eserdeki on farklı şahıs, cinsel birleşme
öncesi ve sonrasını canlandırır.

Her birleşmeden sonra çiftlerden biri
değişir; sokak kadınıyla asker, askerle hizmetçi kız, hizmetçi kızla genç adam
vs. Bu şekilde toplumun en alt basamağından en üst basamağına uzanan çember
sonunda yine başladığı yerde her iki birleştirmektedir.

Yazar bu imajla cinsellik söz konusu
olduğunda bütün insanların eşit olduğunu işaret etmektedir. Ölüm ve seks konusunda
sınıf farkı yoktur.

Leutnant
Gusil (1901)

Schniztler’in iç monolog tekniğini Alman
edebiyatında ilk kez kullandığı eseridir.

Avusturyalı subay sıkıldığı konserden
dışarıya kaçmayı başarır. Vestiyerdeyken konsere gelmiş bir fırıncının
hakaretine maruz kalır. Gururu kırılan subay, karşısındaki kişinin cahilliğini
göz önünde bulundurarak tepki vermekten sakınır. Öte yandan şerefinin
zedelendiğini düşünerek intihar etmeye karar verir.

Her zaman gittiği kafeye son kez gittiğinde
fırıncının kalp krizi geçirerek öldüğünü öğrenir. Bu haber üzerine intihardan
vazgeçer.

Eserin kurgusu, insanların onur, şeref gibi
kavramlarının içeriğini gösterişe bağlı olduğunu göstermesi bakımından ilgiye
değerdir.

Der
Weg ins Freie (1908)

Genç besteci Georg Wergenthin anne ve
babasını kaybettikten sonra uzun süre bunalıma girer, içine kapanır. Güçlükle
yeniden insanların arasına katılır. Müziksever bir kızla, Anna Rosner’le tanışır.
Kıza âşık olur. Kız gebe kalır. Georg kıza bir ev tutar. Birlikte katıldıkları
salon toplantılarından birinde Georg, Anna’ya bağlı olmadığını söyler. Anna’nın
çocuğu ölü doğar. Bir iş teklifi alan Georg, Anna’dan ayrılır. Ayrılık sebebi
işine konsantre olmak istemesidir.

Eserin temel konusu sanatçı ruhlu gencin
duygusal karmaşaları, irade bakımdan gösterdiği pasif tutum ve
kararsızlıklarıdır.

Casanovas
Heimfaht (1918)

Casanova’nın yaşamının son dönemini konu
edinen bir romandır.

Casanova, kovulduğu Venedik’e casus olarak
görev yapmak kaydıyla geri döner. Baştan çıkardığı bir kadın, birlikte
oldukları gecenin sabahında Casanova’nın yaşlı vücudu karşısında dehşete düşer.
Casanova, içinde bulunduğu durumun zavallılığını fark eder. Düelloda
karşılaştığı bir genci öldürürken de aynı dehşeti hisseder; genç rakibinin
ölümünde kendi gençliğinin gidişini görür.

Frank
Wedekind
(1864-1918)

Hannover’da doğdu. Bir doktorun oğludur.

Eserlerinin çoğunda bizzat oynamış, karısı
da ona eşlik etmiştir.

Kinder
und Narren (1891)

Üç perdelik nesir komedidir.

Frühlings
Erwachen (1891)

Üç perdelik nesir trajedidir.

Der
Erdgeist (1895)

Dört perdelik nesir trajedidir.

Der
Marguis Keith (1900)

Beş perdelik nesir dramdır.

Franziska
(1911)

Eserde dişi Faust tiplemesi dikkat çeker.

Stefan
Zweig
(1881-1942)

Viyana’da doğdu.

Çok sayıda seyahat yaptı. Savaş yıllarında
ülkesinden uzaklarda yaşamak zorunda kaldı. Yurtsuzluk buhranıyla intihar etti.

Edebiyata, erken yaşlarda yazdığı
şiirleriyle ve çevirileriyle başladı. Yazdığı biyografilerle ünlendi.

Romanlarındaki bilinçaltı çözümlemeleri,
tutkulu kişileri ve anlatımdaki ustalığı onu büyük bir yazar yapmıştır.

Erstes
Erlebnis (1911)

Eserdeki öykülerin ortak konusu genç
insanlarda ilk aşkın uyandırdığı duygu fırtınası ve ruh bunalımlarıdır.

Sternstunden
der Menschheit (1927)

Belli insanların hayatındaki kırılma
anlarının anlatıldığı kitap Zweig’ın en meşhur eseridir.

Boşa giden başarılı bir iş, gölgede kalmış
insanların trajedisi yazarın ilgi duyduğu konulardır.

Ungeduld
des Herzens (1938)

Trajik bir aşk öyküsüdür.

Acıdığı felçli bir kızla nişanlanan subay,
arkadaşlarının önünde bu nişanı inkâr eder. Gururu incinen kız intihar eder.

Schachnovelle
(1943)

Eserdeki olay Güney Amerika açıklarındaki
bir gemide geçer. Toplama kamplarında yaşananları gemideki eski bir tutuklu
üzerinden anlatır.

Ricarda
Huch

(1864-1947)

Varlıklı bir aileye mensuptur. Zürih’te
tarih ve felsefe okudu. Bir süre öğretmenlik yaptı. İki kez evlenip bu
evliliklerini kısa sürelerde sonlandırdı.

Tarihi roman türündeki eserleriyle dikkat
çekti.

Gedichte
(1891)

Hayatın geçiciliği karşısındaki hüznü dile
getiren şiirlerden müteşekkil bir kitaptır.

Erinnerungen
von Ludolf Ursleu dem Jüngeren (1892)

Otobiyografik bir meslek ve aşk romanıdır.

Vita
Somnium Breve (1903)

Romanın kahramanı Michael Unger, hayatı
boşa geçmiş biridir. Ailesi uğruna aşkından vaz geçer, ne var ki ailesinin buna
değmediğini öğrenip aldığı kararın altında kalır. Kendi kaderini gerçekleştirme
ve bununla çelişen aile ilişkileri romanın çatısını oluşturur.

Herbstfeuer
(1944)

Şiir kitabıdır.

Richard
Dehmel
(1863-1920)

Bir korucunun oğludur. Felsefe öğrenimi
gördü. Şirketlerde sekreterlik yaptı. Şiirleri oldukça ünlüdür.

Erlösungen
(1891)

Hayat görüşü yansıttığı öğretici şiirlerine
yer verir. Duyuların eğitici, öğretici yanı ve bununla birlikte içerdiği
tehlikelerden söz eder.

Zwei
Menschen (1903)

Romanslardan kurulu bir destandır. Eser üç
bölümden oluşur. Her bölümde 36 romans ve her romansta 36 dize yer alır. Eserin
genelinde Nietzsche etkisi hissedilir.

Paul
Ernst
(1866-1933)

Bir maden işçisinin oğludur. Üniversite
öğrenimini tamamladıktan sonra bir gazetede redaktörlük yaptı. Edebiyat
kuramcılığı dramlarından daha değerlidir.

Brunhild
(1909)

Beş perdelik manzum bir trajedidir.

Komödianten
und Spitzbubengeschichten (1920)

60 hikâyeden oluşan bir nesirdir.

Jakob
Wassermann
(1873-1934)

Yahudi bir tüccarın oğludur.
Dostoyevski’nin etkisinde eserler yazmıştır. Hayatı boyunca kendini bir Alman
gibi hissetmiştir.

Die
Juden Von Zindorf (1897)

Eser, Sabatay Zwi’nin dönmesinden sonra
aldatılmış Yahudilerin kurtuluş ümitlerinden söz ederek başlar.

Caspar
Hauser oder Die Trägheit des Herzens (1908)

Ruhsuz bir dünyada tertemiz bir insan
olarak resmedilen Caspar Hauser’in hayatını konu edinir. Caspar Hauser 1928
yılında bir mahzende bulunmuş, bulunduğu güne kadar insan içine çıkmamış, hiç
eğitim görmemiş (berbat bir tabirle) tam bir orman adamıdır. İnsanların
–özelikle de akademisyenlerin- ilgisini çeker Caspar Hauser. Ancak ona yönelik
bu ilgi belli ki birilerini rahatsız eder. Caspar Hauser bulunduktan kısa bir
süre sonra öldürülür.

Das
Gänsemännchen (1915)

Yaşadığı dönemin bencilliği ve nankörlüğü
yüzünden hayatı berbat olan müzisyen Daniel Nothaft’ın hayatını konu edinir.
Eser, Alman burjuva dünyasının karakteristik tablosunu ortaya koyar.

Christian
Wahnschaffe (1919)

Varlıklı bir gencin servetini geride
bırakarak kendini insanların yardımına adama arzusu etrafında kurulu bir
romandır. Yazarın, insanlık ve yaşanabilir dünyaya olan ümidini koruduğu bir
romanıdır.

Christian
Morgenstern
(1871-1914)

1871’de Münih’te doğdu. Babası ressamdır.
Grotesk şiirler yazmıştır.

Ekspresyonizm
ve Dadaizm

İlk olarak Kurt Hiller’in 1911 yılında
edebiyata aktardığı Expresyonismus sözü modernin yerine kullanılmaya
başlandı.

Ekpresyonist yazarlar, Birinci Dünya
Savaşı’nın yaşayan kuşaktır.

Başlangıçta estetik ve felsefeye dayalı bir
akımken sonraları politik yanı önem kazanmıştır.

Dünyada insan hayatında baş gösteren
ahenksizlik ve anarşi, ölümle yüz yüze gelmiş olmak, ekspresyonistlerin hayat
ve dünya tasavvurlarını belirleyen faktörler olmuştur. (s. 112)

Ekspresyonistler Nietzsche’nin izindedir.

Ekspresyonistlerin edebiyattaki öncüsü
İsveçli August Strinberg’dir.

Ekspresyonizm, iç yaşantıyı, dış hayattan
üsttün tutar.

Ekspresyonist dramın esas kahramanı genç
insandır. Çoğunlukla babaya karşı, daha çok insanüstü güçlere karşı savaşır.

Dadaizm

Dada, Rumence’de evet evet, Fransızca’da
oyuncak at demektir.

Almanlar için o, budalaca bir saflık, çocuk
arabasına doğurganca bir bağlılık ifade eder.

Dadaizm, kurallardan kurtulmak
arzusundadır.

Ernst
Barlach

1870’de Wedel’de doğdu. Babası doktordur.

Heykeltıraşlıktan resme oradan da edebiyata
geçmiştir.

Mitolojiye meraklıdır. İnsanı yüce güçlerin
hatalı bir kopyası olarak görür.

Alfred
Döblin

1878 yılında doğdu. Babası terzidir.

Edebi verimi, tatminsiz, huzursuz bir ruhun
dışavurumudur.

Kudurgan deni motifini sıkça kullanır.

Konularını modern hayattan alan
hikâyelerden oluşan Die Ermordung einer
Butterblume
(1913) adlı eseri ekspresyonizmin en ünlü metinlerinden
biridir.

Berge
Meere und Giganten
(1924)

Kötümser bir teknoloji ütopyasıdır. Doğu ve
Batı arasındaki Ural Savaşı, Batı’nın lehine sonuçlanır. Batı kendine yeni
yayılma alanları arar. Grönland’ı buzullardan arındırmaya çalışırlar. Buzlar
eridikçe tarih öncesi dev boyutlu bitkiler ve hayvanlar ortaya çıkar. Bu
canlılar Batı dünyasını tehdit ederler. Bu canlılara karşı Batı, dev insanlar
üretir. Bu dev insanlar ise mevcut insanların sonunu getirir. İnsanlık ise
tabiatın yedeğinde varlığını korumayı başarır.

Berlin
Alexanderplatz
(1929)

Büyük şehir romanlarının en değerlisi
sayılmaktadır.

Heinrich
Mann

1871’de Lübeck’te doğdu.

Eserlerini Romen kaynaklarıyla beslemiştir.
İtalya ve Fransa onun için Avrupa ruhunun temsilcisidir. Eserleri, çağının
belgeleri olarak da önemlidir.

Professor
Unrat, oder, Das Ende eines Tyrannen

(1905)

Müstebit ruhlu bir lise hocası, şarkıcı ve
dansöz Rosa ile tanışıp kadına âşık olur. Bu yüzden işinden kovulur. Roman bir
tür sosyal patoloji incelemesidir.

Der
Untertan
(1918)

Roman altı bölümden oluşmaktadır.

Diederich Hessling’in hikâyesi ilk çocukluk
yıllarından başlayıp memleketi Netzig’de emin bir memuriyet alıncaya kadarki
gelişimi içinde anlatılır.

Else
Lasker-Schüler

Varlıklı bir aileye mensuptur. Yetenekli
bir ressamdır.

Gottfried
Benn

1886 yılında doğdu. Babası Protestan
rahibidir.

1912 yılında tıp doktoru olarak Berlin
kliniklerinde çalışmaya başladı.

1933 yılında Nazi Partisi’ne katıldı.

Gehirne (1915)

Beş hikâyeden oluşur. Hepsinde de olayların
merkezinde genç doktor Rönne yer alır.

Benn, insanı acınacak hayvansallığı içinde,
onun fiziki çözülmesi halinde gözler önüne serer.

Der
Ptolemäer
(1949)

Cılız bir çağ analizidir.

Destillationen (1953)

Hiçliğin, biçim (form) sayesinde üstesinden
gelmenin mümkün olduğu inancını taşıyan şiirlerdir.

Georg
Trakl
1887 yılında Salzburg’da doğdu.

Ailesi tüccardı.

Annesi, sağı solu belli olmayan, günü
gününe uymayan bir kadındı.

Küçük yaşlarında bir gün kendini ürkek bir
atın önüne atmış, başka bir gün bir treni durdurmak için rayların üstüne
atlamaya kalkmıştır.

Öğrencilik yılları parlak geçmemiştir.
Nikotin bağımlılığı bu döneme rastlar.

15 yaşına geldiğinde uyuşturucu maddeler
kullanmaya başladı.

Beş arkadaşıyla birlikte Apollo şairler
birliğini, sonra da Minerva’yı kurar. Her iki gurup da Nietzsche’ye taparcasına
hayranlık duymaktaydı.

Bu genç şairler, burjuvaziye ve
gelenekçiliğe şiddetle karşı çıkıyordu.

Okulda başarılı olamayınca bir eczacının
yanında çalışmaya başladı. Eczacı kalfası olduktan sonra Inssbruck’a gitti.
Burada Brenner’ın yayıncısı Ludwig von Ficker’le tanışır. Ficker, Trakl’ın
dehasını fark eder. 

Trakl, Wagner hayranıydı.

Hayatı boyunca üzerinde düşündüğü varlık ve
ölüm korkusu içinde tek teselliyi ölümlülüğü aştığına inandığı eserler
üretmekte bulmuştur. En büyük korkusu unutulmak olmuştur.

Dışa kapalı, hermetik eserler vermiştir.
Trakl’ın anlatım özelliği, yabancılık ve iletişim eksikliğidir.

Şiirlerinde en çok geçen isimler: gölge
(schatten), akşam (abned), gece (nacht), yıldız (stern) ve ormandır (wald).

Fiiller içinde ise en çok tekrar edenler:
batmak (sinken), ölüp gitmek (vergehen) ve kırılmaktır (zerbrechen).

Birinci Dünya Savaşı’nda sıhhıye taburunda
görev alır. Ağır yaralı askerlere yardım etme telaşı içindeyken ağır şoklar
geçirir. İntihara teşebbüs eder. Krakau’da bir hastaneye gönderilir. Burada
şizofreni teşhisi konulur.

4 Kasım 1914’de kokain zehirlenmesinden
ölür.

Gedichte (1913)

Dünya ıstırabı ve melankoli bu şiir
kitabının ana atmosferini oluşturmaktır.

Franz
Werfel

Ailesi Prag’ın Yahudi asıllı
fabrikatörlerindendi. Yayınevinde lektör olarak çalışır.

Jeremias romanında realizm ve ideolojiyi
sanatın iki düşmanı olarak tasvir eder.

Werfel hayatı, iyi ile kötünün kutupları
arasındaki diyalektik bir hareket olarak yorumlar.

Werfel’in kişilerinin ortak bir özelliği
haksız olma duygusudur.

Werfel yargıcın suçunu en büyük suç olarak
niteler; ona göre yargıç, başkasının suçunun hesabını sormaya kalkmakla kendini
aşmaktadır.

Nicht
der Mörder, der Ermordete ist schuldig

(1920)

Karl Duschek babasının zoruyla subay olur.
Genç bir teğmenken anarşistlere katılır. Rus çarına suikast hazırlıklarına
karışır. Baskında tutuklanır. General olan babasının karşısında hesap vermek
durumunda kalır. Babası onu başka subayların yanında kırbaçlar. Aynı günün
akşamında, gizlice girdiği evde babasını öldürmekle tehdit eder. Babası,
oğlunun önünde diz çöküp, öldürmesini ister. Karl bunu yapamaz. Amirine
saygısızlıktan hapse atılır. Hapisten kaçıp Amerika’ya gider.

Karl günün birinde babasına karşı olan
nefretinin arkasında babasının iyi ya da kötü olmasının değil bizatihi baba
olmasının yattığını anlar.

Die
vierzig Tage des Musa Dagh
(1933)

Roman kahramanı Gabriel Bagradian,
Fransa’ya yerleşmiş ve bir Fransızla evlenmiş, halkına yabancılaşmış bir
Ermenidir.

Türkiye’ye misafir olarak gider. Ülkedeki
Ermenilerin başına lider olur. Türklere karşı silahlı mücadeleye girer. Musa
dağında çarpışmalar yaşanır ve sonunda yabancı gemiler tarafından kurtarılır.

Yeni
Nesnelcilik

Alman edebiyatında 1933 yılında iki kampa
bölünmüştür: iktidarın kültür politikasında ayak uyduranlar ve Almanya’dan
kaçmaya çalışan sürgün yazarlar.

Almanya’da kaldığı halde iktidara destek
vermeyen, sessiz bir direniş sergileyen yazarlar ise Exilliteratur adı altında
incelenirler.

Nasyonal sosyalist edebiyat, cephe ruhunun,
arkadaşlığın övüldüğü, bir çeşit vatan edebiyatıdır.

Bu akım, ırk ve kan konularında bilinçli
bir irrasyonalizm sergiler.

Nasyonal sosyalist şiir halk şarkıları,
asker şarkıları, özdeyişler ve şairlerden de Stefan George ile Hölderlin
üzerinde yükselir.

Yeni Nesnelcilikte roman kahramanı
kahramanlık özelliğini yitirir. Kahraman, olaylar tarafından ortaya çıkmış
gibidir.

Yazarların ilgisi bireyden ziyade topluma
yöneliktir.

Thomas
Mann

1875’te Lübeck’te doğdu.

Ailesinin hayatında müziğin yeri çok
önemlidir. Mann ailesinin müzik zevki Wagner’den çok fazla etkilenmiştir.

Okul, Mann için sıkıcı ve katı bir
kurumdur.

Burjuva ailelerinin sanata yönelmelerini
Mann bir soysuzlaşma, bir çöküş olarak niteler.

İlk edebiyat denemeleri tiyatro
alanındadır. İlk kalem denemeleri arasında şiirler de vardır. Bu ilk döneminde
Heinrich Heine’in etkisi altındadır.

Münih’te bir sigorta şirketinde çalışır.

Buddenbrooks’u yazmaya başlar. 1900 yılında
yayınlanan roman Mann’a dünya çapında şöhret kazandırır.

Tolstoy’a hayrandır. Tolstoy onun için
adeta mitosa dönüşmüştür. 

Sanat tekniği yönünden leitmotiv ve detayı
Tolstoy’dan öğrenmiştir.

Nazilere pek uygun olmadığı için vatan
haini ilan edilmiştir. Sürgün hayatı 1933’te başladı. 5 Yıl Zürih’te kaldı.
1938’de ABD’ye gitti. Harvard Üniversitesi’nde profesör olarak çalıştı. Kendini
dünya almanı olarak tanımlar.

Yaratıcılığının kaynağını şahsi
yaşantılarıdır.

Mann, gerçekçi ayrıntıyı son derece
ustalıkla işler.

Lessing, Goethe, Schiller, Schopenhauer,
Wagner, Nietzsche ve Freud’u ataları arasında sayar.

Tonio Kröger, Doktor Faustus’un öncüsüdür.

Bütün romanlarında, öykülerinde mitik
olanın büyüleyici gücü dile gelir.

Thomas Mann için mitoslar toplum karşıt
kavramlardır.

Üslûp karakteristiği ironidir. İroni ona
göre objektiflik demektir ve sanatın ta kendisidir.

Eserleri:

Buddenbrooks (1901)

Aile efsanesine bürünmüş bir toplum romanı
oluşmuştur ki çöküş düşüncesine yakınlığı bakımından Alman romancılarından çok
Barı Avrupa romanlarıyla akrabadır.

Yazarın esinlendiği roman, Edmond ve Jules
de Gncourt’un Renée Mauperin adlı
eseridir.

Ailenin çöküşü Lübeckli bir tüccar
ailesinin dört kuşağında işlenmektedir.

Eserin içine aldığı zaman 40 yıllık bir
süredir.

Romanın başında yetmiş yaşında bir ihtiyar
olarak karşımıza çıkan büyükbaba Johann Buddenbrook, sağlam bir burjuva hayat
duygusunu temsil etmektedir.

Oğlu, konsül Johann Buddenbrook için
geleneksel burjuva hayat tarzı geçerliliğini korumaktadır ama tasasız bir hayat
sevincinin yerini sofu ve disiplinli bir ahlakçılık almıştır.

Hümanist eğitim gören babasına karşılık o,
pratik idealleri savunur.

Dolandırıcı damadı yüzünden büyük ölçüde
zarara girer.

Johann Buddenbrook’un dört çocuğu arasında
en ilginci Thomas’tır (karmaşık bir genç burjuva).

Bu adama geleneksel zevk ve toplum ölçüleri
yabancılaşmaya başlamıştır.

Onun kardeşi Christian ise nörotik bir
tiptir, sanata eğilimlidir.

Kız kardeşi Tony lükse düşkün biridir. İki
evliliği de boşanmayla sonuçlanır.

Küçük kız kardeş Clara evliliğinden sonra
tüberkülozdan ölür.

İçlerinde yalnız Thomas mirası yüklenecek
durumdadır.

Senatör olur. Karısı Gerda Hollandalıdır.
(Gerda) aileye egzotik bir hava sanata ilgi kazandırır.

İkisinin evliliğinden doğan Hanno, ailenin
dördüncü kuşağının temsilcisidir.

Thomas Buddenbrook bir diş ameliyatı
sırasında ölür.

Hanno’nun müziğe eğilimi, ailenin
burjuvalığını kaybetme sürecinin son aşamasıdır.

Hanno’nun tifüsten ölümü yaşama direncinin
kalmayışının da belirtisidir.

Buddenbrookların evine yerleşen Hagenström
ailesinin yükselişi (…) kapitalist burjuvanın güç kazanmasının sembolik ifadesi
olarak yorumlanır.

Roman boyunca Mann’ın düşünce notlarıyla
karşılaşırız; Schopenhauer hakkında yorumlar ve tifüsle ilgili tıbbı bilgiler
bunlara örnektir.

Tonio Kröger (1903)

Mann’ın en sevdiği eseridir.

Tonio Kröger içine kapalı hassas bir
öğrencidir. Tonio yalnızdır, vaktinden önce olgunlaşmanın hem gururunu hem de
burukluğunu yaşamaktadır.

Karşıt tipi, problemsiz arkadaşı Hans’ın
sevgisini kazanmaya çalışır.

Tonio, dans dersleri alırken Inge’ye
tutulur. Ancak bu aşk, özlem dolu melankolik bir hal alır.

İlerleyen bölümde Tonio, Münih’te tanınmış
bir sanatkâr olarak karşımıza çıkar.

Sağlığı bozulduğu ölçüde yaratıcı gücü
artan bir sanatçı figürüdür Tonio.

Ressam arkadaşı Lisaweta ile konuşup
doğduğu şehre gitmek hevesine kapılır.

Hatırlamaya başlar. Evinin bir kütüphaneye
çevrildiğini öğrenir. Bir pansiyonda dinlenirken Inge ve Hans’ın geldiklerini
görür. Özlem ve pişmanlık duygularına kapılır. Eser, Tonio’nun monoloğuyla son
bulur.

Königliche Hoheit (1909)

Mann’ın deyişiyle roman biçiminde bir
komedidir.

Romanın kahramanı Klaus Heinrich, bir Alman
prensliğinin veliahdıdır. Doğuştan çolaktır ve bu durum babasını
endişelendirmektedir.

Bir çingenenin kehanetine göre çolak prens
ülkeye en büyük mutluluğu getirecektir.

Klaus’un çocukluk ve gençliği prenslik
görevi için hazırlıklarla geçer. Hocası Dr. Raoul Überbein’in eğitim
düşünceleri Nietzsche’nin üstün insan imajından beslenmektedir.

Bir milyonerin kızı olan Imma Spielmann ile
birlikte iktisat dersleri alır. Halk Imma’yı prenses olarak Klaus’a yakıştırır.

Evlenirler ve prensliğin mali durumu bir
anda düzelir. Böylece çingenenin kehaneti de gerçekleşmiş olur.

Der Tod in Venedig (1913)

Mann bu eserine Goethe’nin sanatkâr
kişiliğini işlemek, Mairenbad macerasını konu etmek üzere başlamıştır. Ancak
daha sonra cesareti kırılmış ve bu tasarısını ertelemiştir.

Roman kahramanı Gustav von Aschenbach,
Mahler’e hayrandır ve onun disipline tutkun özelliklerini göstermektedir.

Der Tod in Venedig her şeyden önce bir
tükeniş romanıdır.

Aschenbach yaşlı bir yazardır. Disiplinli
bir hayatı vardır. Buna karşın bünyesi çok zayıftır. Elde ettiği tüm başarıları
için büyük mücadeleler vermiştir.

Gezilerinden birinde esrarengiz kılıklı bir
yabancıya rastlar. İçinde, uzaklara gitmek hissi uyanır.

Yola çıkar. Venedik’e gider.

Kaldığı otelde çeşitli milletlerden
konuklar vardır.

Polonyalı bir aile yazarın dikkatini çeker.
Ancak asıl ilgisi, on dört yaşındaki oğlana (Tadzio) yönelir. Çocuğun zarafeti
yazarı kendinden alır. Oğlanı ilahi mükemmelliğin timsali olarak görür. Onu
görebilmek için planlar yapar. Artık bütün işi bu oğlanı seyretmektir.

Venedik’in sokaklarında hep onu takip eder.
Bu arada salgın bir hastalık haberi turistlerde endişeye sebep olur. Aschenbach
otelden ayrılmaz. Tutkusu gün geçtikçe artmaktadır. Güzel görünmek için
kozmetikçilere gider. Saçlarını boyatır, cildini gerdirir.

Polonyalı ailenin de ayrılmak üzere
öğrenir.

Bütün gün şezlongunda oğlanı seyreder.

Aynı gün Aschenbach’ın öldüğünü öğreniriz.

Romanda iradesi ve azmiyle bir kariyer inşa
eden Aschenbach’ın güzele kapılıp kontrolünü kaybetmesi, bütün dengesinin
bozulması ele alınır. Aschenbach, disiplinli hayatından koptuğu anda çöküşü
başlamıştır.

Der Zauberberg (1926)

Zaman temalı bir eğitim romanıdır.

Sanatoryumdakiler, çalışan sağlıklı
insanların aksine boş vakitleri çok fazla olan ve günleri monoton geçtiği için
farklı bir zaman algısına sahiptirler.

Roman kahramanı Hans Castorp zaman
kavramındaki bu değişimi kendi benliğinde yaşar.

Roman boyunca anlatılan zaman sürekli
olarak hızlanmaktadır.

Hans Castorp, Davos’a sanatoryumda tedavi
gören kuzenini ziyaret etmek üzere gider.

Sanatoryum, yukarıdadır ve burası aşağıdaki
normal insanların dünyasından çok farklı bir dünyadır.

Hans Castorp üç hafa için geldiği
sanatoryuma, oranın büyüsüne kapılarak tam yedi yıl kalır. Dışarıya çıktığında
Birinci Dünya Savaşı patlak vermiştir.

Hans, içeride çeşitli kültür akımlarının
temsilcileriyle karşılaşır.

Settembrini, İtalyan hümanist edebiyatçı.

Fanatikçe ölümü savunan Cizvit Leo Naphta.

Başhekim Behrens ve onun asistanı
Krokowski.

Hans’ın âşık olduğu Rus Madame Chauchat
(Asyalı ruhaniliği temsil eder) ve onun arkadaşı hazcı Mynheer Reeperkorn.

Settembrini ile Naphta, sürekli tartışırlar
(bu ikisi Batı kültürünü aydınlanmacı ve romantik yönlerini temsil ederler).

Hans, karlı havada dolaşırken donma tehlikesi
yaşar. Bu ona bir çeşit ölüm deneyimi kazandırır. Bu sayede ruhsal bir
olgunluğa erişir.

Hans’ın geçirdiği oluşum/değişim, bir çeşit
yücelmedir.

Lotte in Weimar (1939)

Romanın kahramanı Goethe’dir.

Eser, sanatkâr insanın sanat ve hayat
problematiğini işler.

Goethe’nin gençlik aşkı Charlotte
Kestner’le karşılaşmasıyla başlar olaylar. 1816’da Goethe ününün doruğundadır.
Charlotte, yıllar önce burjuva toplumunda Goethe gibi sanatkâr ruhlu biriyle
ilişkiye devam etmeyip Kestner’le evlenmiştir. Yıllar sonra, kocası ölmüş,
çocukları ise kendi hayatlarını kurmuşken Goethe’yi bulup ne hakla kendisini
bir romana konu ettiğinin hesabını sormak istemektedir. Bu düşüncelerle
Weimar’a gider.

Weimar’da bir misafirhaneye yerleşir.

Misafirhanenin sahibi Mager, Werther
romanının Lotte’sini hemen tanır. Kısa sürede bütün kasaba Lotte’nin Weimar’da
oluşundan haberdar olur. Lotte’yi görmek isteyenler misafirhaneye gider.

MssCuzzle, Goethe’nin sekreteri Dr. Riemer,
Schopenhauer’in kızı Adele ve Goethe’nin oğlu August misafirhaneye gidip Lotte
ile sohbet ederler. Sohbetlerin konusu Goethe’dir.

Dr. Riemer, Goethe’nin meslek hayatından
söz eder.

Adele, Weimar sosyetesinin Goethe
hakkındaki düşüncelerini, dedikodularını anlatır.

August ise Goethe’nin sanatkâr kişiliği ile
babalık rolünü nasıl bağdaştırdığını anlatır.

Eserin yedinci bölümünde Goethe çıkar
gelir. Bu bölüm Goethe’nin uzunca bir monoloğuyla başlar.

Goethe, Lotte’yi yemeğe davet eder. Yemekte
Lotte’ye karşı son derece mesafeli davranır, yaptığı konuşmalarda sanat, ün ve
Almanlıktan söz eder.

Başka bir gün Lotte’yi alıp akrabalarının
evine götürür. Bu defa mesafeli değil oldukça samimidir. Lotte nihayet Goethe
ile hesaplaşabilecektir. Goethe bu konuşmada sanatkâr kişiliğini ortaya koyar.
Yaşadığı her deneyimi sanatıyla yoğurup yüceltmeyi başarmıştır. Lotte ise
Werther devrinin düzeyinde kalmış bir görünüm arz eder.

Joseph und seine Brüder

Eser, Thomas Mann’ın titiz bir
karşılaştırmalı din ve kültür tarihi araştırmasının ürünüdür.

Doktor Faustus (1947)

Romanda bu konuyu işleyen bütün eserleri
kâh edebi alıntılarla kâh kendine mal ederek yeniden biçimlendirmiş ve Faust’u
çağdaş Avrupa insanıyla özdeşleştirmiştir.

Sağlıklı, insancıl anlatıcı figür Dr. Phil,
Adrian Leverkühn adında bir bestecinin hayat hikâyesini anlatır.

Leverkühn, çağının içinde bulunduğu kültür
krizi yüzünden şeytanla anlaşma yapmıştır.

Mann, Leverkühn üzerinden çağdaş sanat
krizini ele almıştır.

Leverkühn 1885 yılında bir köyde doğmuştur.
Parlak zekâsıyla dikkat çeker. Müziğe ilgi duyduysa da öncelikle ilahiyat
eğitimi alır. Bir süre sonra kendini tamamen müziğe verir. Bu dönemde şeytanla
anlaşma yapar. Leipzig’de bir turist rehberi onu misafirhaneye götüreceği yerde
geneleve götürür. Burada bir kadına âşık olur. Kadın onu taşıdığı bulaşıcı
hastalığa karşı uyardıysa da Leverkühn kadınla birlikte olur.

Hastalığın beyin faaliyetlerini durduracağı
zamana kadar ki süre anlaşmanın da süredir.

Şeytanla yapılan anlaşmanın asıl imzalanma
işi ise bu olaylardan dört yıl sonra gerçekleşir. Şeytan, Leverkühn’e mesut
edici, şüpheden uzak ilham vaat eder. Buna karşılık ruhu, sürenin bitiminde
şeytanın malı olacak ve o zamana kadar da sevmesine izin vermeyecektir.

Leverkühn, on dokuz yıl boyunca gittikçe
artan bir yalnızlık içinde yaşar. Hayatının sonunu ise ruh hastası olarak
tamamlar. 1940 yılında da ölür.

Der Erwählte (1951)

Mann’ın Doktor Faustus’u yazarken okuduğu
Gesta Romanorum adlı efsaneler derlemesinden esinlenerek yazdığı bir romanıdır.

St. Gailen manastırı rahiplerinden Clemens,
vakit geçirmek ve iman tazelemek niyetiyle Grehorius’un efsanesini anlatır.

Aktarılan efsane büyük bir günahın ve ondan
daha büyük bir lütfa ermenin hikâyesidir.

Robert
Edler von Musil

1672 sayfalık Der Mann ohne Eigenschaften, 1952 yılında yayınlandıktan sonra
yıldızı parlayan yazarın bu tarihten sonra edebi başarısı asla tartışma konusu
edilmemiştir.

Musil, Avusturyalı memur bir ailenin
çocuğudur.

Babası onu yatılı bir askeri okula
gönderir.

Musil doğduktan kısa süre sonra annesi
Hermine, kocasının arkadaşı Heinrich Rieter’e yakınlık duyar, ona bağlanır.
Kocası bu ilişkiye kayıtsız kalır ve Heinrich aile dostu olarak yanlarından
ayrılmaz.

Musil’in ahlak konusundaki düşünceleri
önemli ölçüde bu deneyimle ilgilidir.

Yatılı okulun ardından askeri teknik akademiye
devam eder. İlerleyen yıllarda makine yapım alanında geliştirir kendini.

1905 yılında Berlin Üniversitesi’nde
felsefe ve psikoloji öğrenimine başlar.

Ernst Mach üzerine psikoloji doktorası
yapar.

1906’da Törless’i tamamlar.

Akademinin asistanlık teklifine rağmen
akademiden ayrılır.

Hayatı boyunca teknik alanda elde ettiği
başarıları elinin tersiyle itmiştir.

1933 yılında Viyana’ya gider.

Reich, Avusturya’ya ulaşınca Zürih’e gider.
Oradan da Cenevre’ye geçip hayatının son yıllarının yoksulluk içinde tamamlar.

Kendini gerçeklik değil imkân insanı olarak
tanımlamıştır.

Sanat hayat içindir.

Edebiyat, bir duygu düzenidir, anlam
vermelidir. Gerçeklik ise bunun malzemesidir.

Edebiyatta yaptığı şey psikoloji dünya
tasviridir.

Kendisini baştan beri en çok ilgilendiren
konunun evlilikte sadakatsizlik olduğunu ve bunu insanın kendine ihaneti,
ideallerine ihaneti olarak yorumladığını belirtir.

Die Verwirrungen des Zöglings Törless (1906)

Roman, burjuva çocuklarının okudukları bir
yatılı okulda yetişen içe kapanık bir çocuğun ruh ve düşünce gelişimini konu
edinir.

Törless’in ruhsal gelişimi romanın esas
konusudur.

Yatılı okulda evine özleyen Törless için
özlem ruhsal bir güçtür.

Törless okulda Beineberg ve Reiting
adındaki iki öğrenciyle yakınlaşır. Bu ikisi çiğ denecek kadar vahşidir.
Onların hayvani davranışları Törless’e hem ilginç hem de iğrenç gelir.

Basini adlı bir başka öğrencinin hırsızlık
yaptığını öğrenen Beineberg ve Reiting, Törless’i ona karşı düzenledikleri bir
komploya karıştırırlar.

Yine bu ikisinin etkisiyle Törless oğlanlar
arasında sapık ilişkilere sürüklenir.

Burjuva ahlakıyla ters düştükçe kendini
cinsel sapkınlıklar içinde bulan Törless, Basini adlı çocuğun hırsızlığa meyyal
oluşunu da aynı nedene bağlar. Her ikisinin suçunun kaynağı da burjuva
ahlakıdır.

Beineberg ve Reiting, Basini’yi diğer
öğrencilere ele vermeye karar verirler. Olay büyür ve skandal patlar. Törless
de bu fırtınaya yakalanır. Kendini savunurken şairane konuşmalar yapar. Ruhunun
kötü öznelliğini ve onun çevresiyle olan çatışmasını anlatır. Sonunda
Törless’in okulu terk etmesi kararı alınır.

Vereinigungen (1911)

Die
Vollendung der Liebe
ve Die Versuchung der stillen Veronika adlı iki hikâyeden
oluşmaktadır.

Die Vollendung der Liebe’de Claudine, ilk
evliliği sırasında Amerikalı bir doktorlar yaşadığı yasak aşkın sonucunda
dünyaya gelmiş olan kızı Lilli’yi yatılı okulunda ziyaret eder.

Uzun yolculuklar Claudine’i manevi bakımdan
uzaklaştırmaktadır. Trende bir yabancıyla tanışır. Claudine’i baştan çıkarmaya
çalışan adam, ikinci günün sonunda amacına ulaşır.

İkinci hikâye trendeki yabancının eski bir
macerası şeklinde anlatılır.

Veronika’nın reddettiği sevgilisiyle
yaptığı konuşmaya şahit olan adam bu durumu kendisi için fırsat olarak
değerlendirir.

Her iki hikâyenin de ortak temasları
sadakatsizlik ve ihanettir. Musil bu kavramları kişinin kendine ihaneti olarak
ele alır.

Der Mann ohne Eigenschaften (1935)

Yazarın başyapıtıdır.

Uzun süre eser üzerinde çalışmıştır. Hemen
bütün yazarlık hayatının ürünü bu eserdir. 1930’da romanın ilk cildi
yayınlanmıştır.

Eserin merkezindeki figür Ulrich’tir.
Kahramanın soyadı açıklanmamıştır. Ulrich 1913’te 32 yaşındadır. Varlıklı bir
aileye mensuptur. Matematikte, gerçeklikle ihtimaller arasındaki soyutlamalar
dünyasında oyalanmaktan hoşlanmaktadır. Subay, mühendis ve matematikçi olarak
ün/kariyer yapma girişimleri başarısız olmuştur.

Ulrich aşırı teknikleşmiş bir çağda bütünün
düzenini bulamadığı için olağan hayatına bir yıl ara verip bu parçalara
bölünmüş gerçekliğin nedenini ve gizli mekanizmasını kavramak ister. Bu amaçla
sadece düşünen bir yaşantıya başlar. Bu haliyle kendisini niteliksiz adam
olarak niteler. Bu tanımlamanın nedeni modern gerçekliğin merkezinin insana
değil maddeye ait olmasıdır.

Nietzsche, Ernst Mach, Klages, Emerson, C.
Stumpf, W. Köhler, E.R. Jeansch, J.V. Allesch’in düşünceleri arasında dolanıp
durur.

Benzetmeleri ruhun mantığı olarak
değerlendiren Musil bu üslup aracından bolca yararlanmıştır.

Anlatımda sürekliliğin yerini birbiriyle
ilişkili olaylar ve figürler almaktadır.

Anlatımda zamanın yerine anlatıcının
ironisi girer ve bunun yardımıyla gerçeklik algısı bozguna uğratılır.

Romanın konusu Avusturya-Macaristan
Krallığının Viyana’sında geçer. Bu mekânın seçilme nedeni modern dünyanın
belirgin bir panoramasını sunmasından dolayıdır.

Düşünce akışını bir arada tutan olay Kaiser
Franz Joseph’in tahttaki 70. Yıldönümü şenlikleridir. Romandaki olaylar ve
kişilerin hepsi Ulrich’in beli imkânlarını ve yeteneklerini temsil eder.

Arhem (siyaset adamı) Ulrich’in karşıt
figürüdür. Ulrich’in aradığı şeyi (akıl ve ruh sentezine dayalı bir ahlak)
bulduğuna inanır.

Arhem’in karısı Clariss akıl hastalarına
yardım ederken kendisin hastaneye yatırılır.

Yahudi banker Fischel ile kızı Gerda’nın
çevresinde de bir gurup tipleme ele alınır. Gerda, babasının güvenli
çevresinden kaçıp Germen Hıristiyan gençlere katılır.

Roman boyunca kişilerin barış ortamından
kaçışları cinselliğe sapışla paralel olarak ele alınmıştır.

Franz
Kafka

Max Brod, Kafka’nın eserlerindeki karamsar
atmosferin tam tersine neşeli ve rahat bir insan olduğunu belirtir.

İlginçtir ki güncesinde de yine karamsar ve
karanlık bir hava hüküm sürer.

Bir okul arkadaşı Kafka’yı herkesin
sevdiğini ama kimsenin onunla samimi olmaya cesaret edemediğini belirtir.

Kafka 1883 yılında Prag’da doğdu.

Zayıf ve hastalıklı bir bünyesi vardır.

Anne tarafından ataları varlıklı, bilgin ve
din adamlar yetiştirmiş kimselerdi.

Babası yoksul bir doğu Yahudi ailesinde
doğmuş, azmi sayesinde hatırı sayılır birikim elde etmiştir.

Kafka, babasının karşısında kendini hep
zayıf, zavallı ve çaresiz resmetmiştir.

Kalıtım ve yaşadığı çevrenin etkisi
Kafka’da tiziz bir gözlem ve içe bakış eğilimi oluşturdu.

Kafka, özel bir eğilimi ve merakı olmadığı
halde hukuk eğitimini doktora yaparak tamamladı.

Uzun süre bir sigorta şirketinde iş
kazalarıyla ilgili memuriyette çalıştı. 1917 yılında verem teşhisi konuluncaya
dek bu işe devam etti.

Zaaflarını büyük bir hassasiyetle ve
mahvedici bir çaresizlikle tespit etmek, öte yandan da en yüce mükemmellik
öcüsünü esas almak, Kafka’nın başkalarını kendine bağlama sorumluluğunu
yüklenememesinin nedendir.

1914’te nişanlandığı Felice Bauer’den
birkaç ay sonra ayrılmış, aynı yılın aralık ayında, verem teşhisini öğrenince
ilişkiyi kesin olarak bitirmiştir.

Çevresindeki insanları kendi ölçülerine
göre değil, onların şartlarına ve ölçülerine göre değerlendirdiği söylenir.

Kafka’nın dil konusundaki düşünceleri onun
eserlerinin ana yapısı hakkında bilgi verir.

Paradoks ifade fakat’lı, gerçi’li, bir
yandan… öte yandan kalıplarına dökülen bir diyalektik Kafka’nın gözlemlerini
tespite en elverişli bulduğu tarzdır.

Sürekli antitezler doğuran ama senteze
götürmeyen bu düşünüş ve ifade tarzı için abgehackte dialektik, yontulmuş
diyalektik terimi kullanılmıştır.

Kafka’ya göre gerçekliği doğru olarak
tanımak için onu çok yönlü olarak incelemek ve en ince ayrıntısına kadar
bütünüyle dile getirmek gerekir.

En ufak ayrıntı gözden kaçtığı zaman bütün,
kavranmamış demektir.

Kafka’nın bütün kahramanları ayrıntıların
titiz gözlemcileridir.

…kahramanlarının bir başka özelliği de
“buralı” olmayışladır.

Devlet ve ona hizmet eden herkes yalnızca
varlığını sürdürmek ister.

Betrachtung / Gözlem, Kafka’nın ilk
yayınıdır.

En çetrefil meseleyi bile son derece yalın
bir örnekle dile getirmek eğilimi (…) parabol türünü oluşturur.

En ünlü parabolü Prozess romanına Vor dem
Gesetz’dir.

Romanda okuyucu için konunun bütünü
parabolde ortaya konan davanın/meselenin açıklanmış, genişletilmiş şeklidir.

Bütün güçlüklerine rağmen hayata
başkaldırmayan biridir Kafka.

“Her şeye evet dedim. Böylece acılarım bir
sihir oldu, ölüm ise tatlı hayatın yalnızca bir bölümü.”

Das Urteil (1913)

Bu ilk hikâyesini bir gece içinde
yazmıştır.

Yazarın en sevdiği hikâyesidir. Bunun nedeni
ise muhtemelen biyografik değeridir.

Hikâyedeki nişanlının adı Frieda Bandenfeld
(Felice Bauer).

Hikâyenin kahramanı George Bendemann genç
bir tüccardır.

Bir sabah Rusya’daki arkadaşına mektup
yazarak nişanını haber verir, onu düğüne davet eder.

Aradan aylar geçtikten sonra niyetini
babasına açıklar. Baba itiraz eder ama George onu yatıştırır. Üstünü değiştirip
yatağına yatırır. İhtiyar baba yatakta birden doğrulup oğluna, uzaktaki
arkadaşına ihanet ettiğini söyler. Nişanlısıyla olan ilişkisinin hem arkadaşına,
hem ölmüş annesine hem de kendisine karşı bir ihanet olduğunu söyler.

Oğlunu boğularak ölmeye mahkûm eder. Babası
yatağa yığılır, oğlu koşarak odadan çıkar, nehre doğru koşar ve nehirde
boğulur.

Kafka birçok eserinde baba tarafından
öldürülen oğul kurgusuyla karşımıza çıkar.

Die Verwandlung (1915)

Gregor Samsa’nın dönüşümü son derece olağan
bir şey gibi ifade edilir. Samsa dahi bu yeni biçiminden dolayı hayrete düşmez.
Biraz daha uyuyup bu saçmalığı unutmaya çalışır.

Dönüştüğü böcek görünümü onun baskı altında
kalmış köle varlığını ve buna karşı protestosunu grotesk biçimde dile
getirmektedir.

Gregor’un ailesi (…) dehşete kapılır, çünkü
bunda kendilerinin payı büyüktür.

Ailesi Gregor’u köle gibi çalıştırmakla
baskı altında tutmaktadır. Gregor’un bu korkunç görünüşünde adeta kendi
hayvanilikleriyle yüz yüze gelmişlerdir.

Gregor Samsa’yı insan haline çevirebilecek
tek şey insanca muameledir.

Baba bir gün odasından çıkan böceği elma yağmuruna
tutar ve onu yaralar.

Gregor bir gün kız kardeşinin çaldığı
kemanla kendinden geçip yerinden kıpırdamak cesaretini gösterince akrabalarının
öfkesini üstüne çeker.

İç burukluğu içinde Gregor ölür.

In der Strafkolonie (1919)

Ceza Kolonisi

Araştırma gezisinde bulunan bir adam, özel
bir aletle yerine getirilen infaz sistemine/düzeneğine tanık olur.

Makinenin işletilmesini ve bakımını üstüne
alan genç subay yargıçlık görevini de yürütmektedir.

Makine üç bölümden meydana gelmektedir.

Suçlunun yüzüstü yatırıldığı bir yatak,
bunun üstünde dört demir çubuğa tesbit edilmiş yazıcı ve ortada boşlukta
hareket eden, karmaşık bir iğne sistemiyle bezenmiş bir çelik bant.

Bununla suçlunun vücuduna işlediği suç
yazılmaktadır.

Suçluya cezaya çarptırıldığı haber
verilmez, bunu yaralarından okumak durumundadır.

Savunma imkânı söz konusu değildir.

İnfaz süresi tamamlanınca, makine cesedi
iyice parçalara ayırıp bir çukura atmaktadır.

Gezgin araştırmacı kendisinin yeni ve
insaflı cezaların savunucusu olduğunu hararetle bildirir.

Bunun üzerine subay, suçluya hürriyetini
verir, aleti adil ol yazmaya ayarlar ve nöbetçi askere, kendisini makineye
bağlamasını emreder.

Bozuk makine, sahibinin vücudunu kabul
etmezcesine yazı yazmaz ama onu parçalara ayırır ve çukura atar.

Der Prozess (1925)

Roman, birbiriyle gevşek bağlarla ilişkili
bir dizi sahnenin art arda sıralanması şeklindedir.

Joseph K., bir sabah tutuklanır.

Bu olayı bir yaşgünü şakası zanneder.

Joseph K., bekâr bir memurdur.

Bildiği bir suçu olmadığı halde savunma
kompleksine kapılır.

Ev sahibesinden özür diler.

Birkaç gün sonra mahkemeye davet edilir.

Mahkeme salonunu güçlükle bulur.

Tutuklanma olayını anlatır. Sonra salonu
terk eder.

Amcası ziyaretine gelir. Avukat Huld’dan
yardım istemesini tavsiye eder.

Joseph K., bütün vaktini davasına ayırmaya
başlar.

Banka müşterilerinden birinin tavsiyesi
üzerine ressam Torelli’yle tanışır.

Ressam Torelli, Joseph K’ya mahkemenin ve
davaların yapısı hakkında bilgi verir.

K. bir din adamıyla tanışır. Bu adam K’ya
kanun önündeki kapı bekçisi konulu bir hikâye anlatır.

Mahkeme senden bir şey istemez. Gelirsen
seni kabul eder, gidersen de seni salıverir.

K’nın sonu ansızın gelir: yarı sağır yarı
dilsiz ve aklı başında olmayan iki kişi onu alıp götürür, üstündekileri çıkarır
ve onu et bıçağıyla öldürürler.

Das Schloss (1926)

Olaylar yedi gün içinde geçer.

Romanın kahramanı K., akşam saatlerinde bir
köye ulaşır.

Bir meyhanede yatacak bir şilte alır ve
uykuya dalar, uyandırılır ve köyde kalabilmesi için dükün iznini alıp almadığı
sorulur. Bu köy şatonun mülküdür.

K., kendisinin kadastro memuru olduğunu,
dük tarafından getirildiğini, çıraklarının da yolda olduğunu söyler.

Şatoya sorulduğunda bu söylenenlerin doğru
olmadığı anlaşılır. Ancak hemen sonra bu bilgi yanlışlanır.

Ertesi sabah K., misafirhane sahibine
karısı ve çocuğundan uzak kaldığını anlatır.

Sonra köyü dolaşır ancak şatoya giden bir
yol bulamaz.

Misafirhaneye geri döndüğünde iki genç,
kadastro çırakları olduklarını söyleyerek onu karşılar.

Şato habercisi Barnabas, K.’ya şatonun
yönetici memurlarından birinin, Klamm’ın mektubunu getirir. Klamm, K.’nın dükün
hizmetlerine kabul edildiğini bildirir. K., geceyi başka bir misafirhanede
geçirir. Burada meyhanecinin kızı Frieda’yla birlikte olur.

Dördüncü gün, bölge amirinden kadastro
memuruna ihtiyaç kalmadığını öğrenir.

K., bundan sonra okul hizmetine atanır.

Aynı akşam Klamm’dan aldığı mektupta ise
onun kadastro memuru olmasından duyulan memnuniyet ifade edilir.

K., bazı olaylar nedeniyle çıraklarını terk
eder.

K., okuldaki görevini de ihmal ederek
Barnabas’ın evinde uzun süre kalır ve şatodan haber bekler.

Barnabas’ın kız kardeşi Olga’dan ailenin
lanetlendiğini ve çöküşünü öğrenir.

Frieda, K.’yı terk eder ve eski işine geri
döner.

Şato memurlarından Erlanger’le görüşmek
için gittiğinde Frieda’yla karşılaşır. Onu yeniden kazanmaya çalışır ama
Frieda’dan yüz bulamaz.

K., Erlanger’ı ararken sekreter Bürgel’in
odasına girer. K., burada uyuyakalır.

Ertesi sabah Erlanger ona, Frieda’yı eski
işine göndermesini gerektiğini söyler.

Frieda’nın yerini alan Pipi ile konuşur.

K. ile Frieda’nın şefi arasında bir konuşma
ile roman kesiliverir.

Amerika (1927)

Güncesinde bu romandan düpedüz Dickens
taklidi diye söz eder.

Amerika romanına renk katan onun gözlemleri
değil hayalgücüdür.

Karl Rossmann, bir hizmetçi kız tarafından
baştan çıkarıldığı ve hizmetçi ondan bir çocuk beklediği için anne ve babası
tarafından kovulmuştur.

Zengin Amerikalı amcası (…) geleceğini
haber almış ve aynı gemiye binmiştir. Buluşmalarına bir tesadüf süsü veren bu
amca Karl’ı yanına alır ve onu zengin Amerikalı hayatına katar.

Amca, Karl’ı dış dünyanın etkisinden uzak
tutarak yetiştirmek ister.

Amcasının arkadaşı Karl’ı New York
yakınındaki çiftliğine davet eder; amcasının itirazlarına aldırmayıp bu daveti
kabul eden Karl, eve geri döndüğünde kovulduğunu öğrenir.

Hotel Occidental’de asansörcülüğe başlar.
Burada da iftiraya uğrar ve işine son verilir.

İş arkadaşı Delamarche’ın sevgilisi şarkıcı
Brunelda’nın evinde hizmetçi olarak çalışmaya başlar.

…kapitalizmin iş mekanizmasında bir görev
almak için çırpınıp duran Karl Rossmann ya geçici olarak bunu başarır ya da hiç
başaramaz.

Romanın sonuç bölümü tamamlanmamıştır.

(Kafka) Güncesinde Karl Rossmann’ın
ölümünden söz eder…

Beim Bau Chinesishen Mauer (1931)

Çin Seddi’nin yapılışını konu alır.

Tamamlandıktan sonra bile eksik, amaca
aykırı hatta gereksiz olduğu anlaşılan bu set (…) insan emeklerinin boşa
harcanışının sembolüdür.

Tagebücher (1948-49)

Kafka’nın günce türüne ilgisi ilk altı
yıldan sonra sönmüşe benzer.

1910-1923 yılları arasında oluşan
güncesinin yıllara dağılımı şöyledir: 1910-1916 arasında hatıraların kapsamı
eserin tümünün altıda beşini kapsar.

1918 yılına ait hiçbir kayda rastlanmaz.

1920-1923 arasındakilerin kapsamı yalnızca
bir sayfadır.

1911 yılına ait anılar dış dünyadan gelen
izlenimleri kaydeder.

Güncede başından itibaren bekârlık bir
problem olarak dikkat çeker.

Son safhalarda güncenin karakteri günah
çıkarma havasına bürünür.

Kafka, sürekli olarak gelişim
gösterememekten yakınır.

Bertolt
Brecht
(1898-1956)

Varlıklı bir ailenin oğludur. Augsburg’da
doğdu.

Genç yaşlarında ait olduğu sosyal sınıfa
başkaldırdı.

Yazı hayatı 1913-1914’lerde başlar.

1922 yılında Trommeln in der Nacht adlı
devrim dramı Münih’te sahnelenip ardında da Kleist ödülünü alınca ünü arttı.

Komünizme yönelişi 1926 Ekim’inde başlar.

1933’te Almanya’dan ayrılmak zorunda kaldı.

Danimarka ve Kaliforniya’da huzur buldu.

1948-1949’da Almanya’ya döndü.

1949’da Berliner Ensemble’ı kurdu.

Haz alma hırsı insan erdemlerinin en
büyüklerinden biridir.

Geliştirdiği sahne sanatına epik tiyatro ya
da Aristotelesçi olmayan dram sanatı adını vermiştir.

Epik tiyatronun başlıca konusu insanların
davranışı ve uymak zorunda oldukları toplumsal tarihi süreçtir.

Epik tiyatroda en azından üç yapı biçimi vardır:
Parabol, tarih, biyografi…

Yabancılaştırma, Brecht’in bütün
yaratıcılığının ana ilkesidir.

Yabancılaştırmanın felsefi geçerliliğini
Hegel, sanat geçerliliğini de Rus biçimcileri sağlamıştır.

Trommeln in der Nacht (1922)

İlk adı Spartakus’tur.

Die Hauspostille (1927)

Beş bölümden oluşan şiir kitabıdır.

Mutter Courage und ihre Kinder (1941)

Otuz Yıl Savaşları’nı konu edinen bir kroniktir.

Brecht’in en çok oynana eserlerinden
biridir.

Der gute Mensch von Sezuan (1942)

On tabloluk parabol dramdır.

Galileo Galilei (1943)

On beş tabloluk nesir dram.

Der Kaukasische Kreidekreis (1949)

Altı tabloluk nesir dramdır.

Herr Puntila und sein Knecht Matti (1948)

On iki tabloluk halk tiyatrosudur.

Das Verhör des Lukullus (1915)

Romalı kumandan Lukullus’un cenaze törenini
ve onun yeraltı dünyası Hades’te mahkemesini konu alan bir radyo skecidir.

Die Geschichte der Simone Machard (1957)

Dört tabloluk nesir dramdır.

Hermann
Broch
(1886-1951)

Viyana’da doğdu. 1938’deki göçe kadar
sürekli Viyana’da kaldı. Yahudi kumaş tüccarı bir aileye mensuptur. Şefkatten
yoksun bir aile hayatı yaşadı.

1908’de babasının dokuma fabrikasına
girmek, 30 yaşında da bu fabrikanın yönetimini üstlenmek zorunda kaldı.

Viyanalı profesörlerden özel felsefe ve
matematik dersleri aldı.

Katolik Franziska von Dothermann’la
evlendikten sonra Musevilikten çıkıp Katolikliğe geçti.

İlk yazıları kültür eleştirisi, estetik ve
felsefe içeriklidir.

Broch’a göre edebi eserin değeri, onun
pratik hayata ahlaki bir etkide bulunup bulunmayışına bağlıdır.

Politikayı ahlakın somutlaşmış şekli olarak
kabul eder.

Yazdığı genel kültür eleştirileri zamanla
sert ve etkili bir toplum eleştirisine dönüşür.

Çağın olaylarına etki etmenin tek yolu ona
göre dönem eleştirisidir. Ama her dönem eleştirisi, temellendirilmiş bir değer
ve tarih felsefesine dayandırılmalıdır.

1927 yılında sahibi olduğu firmayı devredip
kendini sanat ve düşünce alanına verir.

Edebiyatın ahlaki etkisinin
felsefeninkinden daha üstün olduğuna inanmıştır.

Eserlerinde yazarların gençlik dönemlerine
özgü coşkunluk hiç olmadığı gibi canlılık ve hafiflik de yoktur.

Broch’un deyimiyle polyhistorik romanın
görevi; anonim çağ güçlerinin ne olduğunu sezmek ve sezdirmek. Bu güçlerin
bileşkesini eserin bünyesinde yansıtmaktır.

Poyhistorik roman, eleştirici romandır;
düşünen, aydın romandır. Anlatım metodunun belirleyicisi de bilim ruhudur.

Goethe, Broch’un da edebiyat tarihindeki
önderidir.

Novellerin atmosferi, parabollere
gösterilen eğilim, sembollerdeki çok anlamlılık ve yorum imkânları Kafka’yı
hatırlatan unsurlardır.

1938 yılında Alman orduları ülkeyi istila
ederken Broch, Altausse’de tutuklanır.

Yüzyılın ana konusu olan ölüm, yazarın
yaşam alanına girmiş olur böylece.

Kısa süren tutukluğun ardından serbest
bırakılır.

…tecrübe ettiği ölüm korkusu/konusunu
edebiyata aktarmaya çalışır.

Der Tod des Vergil bu koşulların ürünüdür.

Suçsuzların suçu, Broch’u ilk romanlarından
beri ilgilendirmiş bir sorundur.

Sorumluluk / onun yaşamında da belirleyici
bir ilkedir.

Die Schlafwandler (1931-1932)

Üç bölümden oluşan bir romandır.

Birinci bölümde henüz Fontane’nin Berlin’i
hüküm sürmektedir. Katı gelenekler ve anlamını yitirmiş şeref kavramları
insanların kaderinde hâlâ etkilidir. Bu düzenin sembolü üniformadır.

Muhafız subayı Joachim von Pasenow,
düelloda ölen kardeşinden sonra baba çiftliğinin sorumluluğunu yüklenmek
zorunda kalır.

Pasenow, üniformayı çıkarmakla yeni bir
dünyaya girdiğini hisseder.

Sevdiği kız Ruzena’dan vazgeçmek, sosyal
sınıfına uygun bir evlilik yapmak zorundadır.

İkinci bölüm Köln’de geçer.

Kişiler kasıtlı bir şekilde silik, kitle
içinde kaybolup giden insanlardır.

Muhasip Esch, sosyal statüsünü yükseltmek
için rüşvet, şantaj dahil her türlü çareye başvurur.

Aşk konularında da aşırılıklar dikkat
çeker. Pasenow’un romantik idealist aşk tasavvurlarının yerini çıplak bir
tensellik alır.

Romanın üçüncü bölümü ahlaksız ve yüzsüz
insanların zaferini anlatır.

Huguenau asker kaçağıdır. Hem Pasenow’a hem
de Esch’e baskı yapar. Bir fırsatını bulduğunda Esch’i öldürür.

Eserin üç bölümü Alman burjuva toplumunun
romantizmden anarşiye ve oradan da nesnelciliğe giden değişim aşamalarını
yansıtmaktadır.

Pasenow romantik bir son yaşar; aklını
kaçırır.

Esch, Huguenau tarafından öldürülür.

Birinci Dünya Savaşı, değerler yıkımının
zirvesi olarak görülür.

Romanın ilk bölümünde geleneksel realist
anlatım biçimi hüküm sürerken ikinci bölümde iç monologlar yer alır.

Der Tod des Vergil (1945)

Bu eser için Broch, şiir roman deyimini
kullanır.

Burjuvalık! Dikta! Ve o eski dini geleneklerin
yok oluşu…

Eserde Broch, devrini tamamlamış bir
toplumun son çağlarında şairin durumunu araştırır. Şairin ödevinin ne olacağını
sorar.

Güzel ve faydalı seçeneği hayatının son on
sekiz saatinde Vergilius’un kafasını meşgul eder. Yaklaşan ölüm, onun bir
karara varmasını gerektirmektedir.

Birinci bölüm, Su-Varış başlığını taşır.

Augustus’un donanması Brundisium’a demir
atar. Gemilerden birinde hasta Vergilius yatmaktadır. Tarih, MS. 19 yılının 22
Eylül günüdür.

Vergilius onu karşılamaya gelen insanlar
arasında bir tahtırevanda saraya getirilir.

Yol boyunda bir oğlan ona eşlik eder.

Yoksul mahallelerden geçerken şairin asil
yalnızlığı, sanatının yüceliğinin kaynağı birden anlamını yitirir.

Ateş-İniş başlığını taşıyan ikinci bölüm
Vergilius’un geçirdiği huzursuz geceyi işler.

Ateşi yükselen şair kâbuslar görür. Kendi
hayatını eleştiren hayaller ona bir çeşit cehennem gezisi yaptırır.

Vergilius, yalnızca güzelin hizmetine
adanmış, bu yüzden de boşa geçmiş bir hayatın günahını ödemek için en önemli
eserini, Aeneis’i feda etmek gerektiğine inanır.

Pencerenin önüne yaklaşır ve dışarıda kavga
eden sarhoşları görür.

Bu kavga, insan hayatının nasıl hayvanîlik
seviyesine düştüğünü ve kendisinin de buna seyirci kaldığını hatırlatır.

Toprak-Bekleyiş başlıklı bölümde
Vergilius’u, o gecenin sabahında dostları ziyaret eder.

Dostu Cesar Augustus’la yaptığı ve yanlış
anlaşılmalarla güçleşen bir konuşma sonunda Vergilius anlar ki fedakârlık
aslında tevazu gerektiren bir tutumdur ve gerçek bilginin bir sevgi eseri
olması gerekir. Böylece eserini gelecek kuşaklara armağan eder.

Eski sevgilisi Plotia’ya rastladığı bir
çeşit Arkadia Cenneti hayal eder. Tuhaf bir çocuk hayaleti Vergilius’un gözüne
görünerek odanın içinde dolaşır.

Lysanias adındaki bu çocuk şairin kendi
çocukluğunun sembolüdür. Dindar bir köledir.

Vergilius vasiyetnamesini yazdırırken o
günün bilinci etkisini kaybeder. Hayalinde, geldiği yolu geriye doğru kateder:
kendini saraydan çıkıp yoksul mahallelerinden geçen yollarda ve limanda hayal
eder.

Hava-Geri Dönüş başlıklı bölümde şairin bir
kayığa binerek kıyıdan ayrılışı işlenir.

Dönüş süreci günden güne geriye giden bir
çözülmedir. Hayvana, bitkiye dönüştükten sonra taş, akıcı kristal ve karanlık
olur. Benliğin, sınırlarını böylesine genişleterek evrenle bir olmasının
sonucunda bir dönüşüm olur. Ölmek üzere olan şairin bilinci çevrilir, kucağında
çocuğuyla anne resmini görür.

Vergilius’u bir ürperme sarar. Tevrat’a
göre bu, insana Tanrı sözünün duyurulduğu andır…

Romanın yarattığı büyük etki, konusunun
güçlüğüne dayanır.

Die Schuldlosen (1949)

Son eseridir.

Roman, Drittes Reich’a gelinceye kadarki
tarihi gelişimi izlemektedir.

Çağ atmosferine yöneltilen eleştiriler,
Suçsuzlar’dan şikâyete dönüşür. Bunlar, olaylara seyirci kalan, karışmayan ve
suçsuz olduklarını iddia eden kişilerdir ki Broch, faşizmin yerleşmesinde asıl
suçu, onların sorumsuzluklarında, adamsendeciliklerinde görür.

Der Versucher (1954)

Bu romanı için köy çevresini seçmiş olması
ilginçtir.

Konu, bir Alp vadisinde birbiriyle sürekli
rekabet hatta kavga halindeki iki köyde geçer.

Anlatıcı figür yaşı geçkin bir köy
hekimidir. Tabiatı kutsal bir hazine olarak görmektedir.

Dağ köyünün sükûtu bu hayata katılan bir
zorbayla, bir şarlatanla alt-üst olur. Marius Ratti’dir bu adam. Gezgin bir
vaiz pozunda dolanmaktadır.

Yorumculara göre bu şarlatan tipleme
Hitler’i temsil eder.

Marius’a kanmayan tek kişi Gisson Ana’dır.

Romanın konusu, köy halkını bu kadında dile
gelen sağduyu ve bilgelik ile Marius’un temsil ettiği çılgınlık arasında bir
seçim yapmaya götüren olaylardır.

Gisson Ana ölür, ama bildiğini bir genç
kıza anlatır. Bu kızın dünyaya getireceği çocuk köy halkını kurtaracaktır.
Çocukta sembolleşen umut, Hıristiyanlığın çocuk İsa imgesini hatırlatmaktadır.
Marius köyü terk etmez, orada muzaffer olarak kalır.

Anna
Seghers
(1900-1983)

Mainz’da doğdu. Babası bir antikacıydı.

Sanat tarihi ve sinoloji eğitimi aldı.

1933 yılında Paris’e, 1941’de de Meksika’ya
kaçtı.

1947’de Doğu Berlin’e yerleşti.

İlk hikâyelerinde Mainz şehrinin yoksul
insanlarının kaderini işler.

Özenle işlediği iç monologlar, dış
olayların iç yaşantıya dönüşümü şeklindedir.

Das Siebte Kreuz (1942)

Romanın konusu Hitler Almanya’sında toplama
kamplarından kaçan yedi adamın başından geçenlerdir.

Kumandan toplama kampı meydanına yedi haç
diktirir.

Gestapo kosa süre içinde kaçakların dördünü
geri getirir.

Biri köyüne ulaşamadan yolda ölmüştür. Bir
diğeri kendiliğinden teslim olur. Yalnızca Georg Kaiser adlı teknisyen sınırdan
kaçmayı başarır. Böylece yedinci haç boş kalır.

Transit (1944)

Olay 1940’ta Marsilya limanında geçer.

Anlatıcı figür atmosferi şöyle tarif eder:
her şey bir kaçış içindeydi, her şey sadece geçiciydi.

Roman kahramanı, toplama kamplarından kaçan
Siedler genç bir Almandır. Paris’te Weidel adlı bir yazara haber
ulaştıracaktır. Weidel’in intihar ettiğini öğrenir. Onun Meksika için çıkardığı
vizesini alır. Weidel’in karısı kocasının ölümünden habersiz, kahramanın
işlerine karışır. Seidler, bunalır ve kaçmaktan vazgeçip Fransız dostlarının
çiftliğinde çalışmaya karar verir.

Überfahrt. Eine Liebesgeschichte (1971)

Brezilya’ya yerleşmiş genç doktor
Triebel’in hikâyesidir.

Elias
Canetti
(1905-1994)

Yahudi asıllı atalarının dili, özel bir
İspanyolca, onun ana diliydi. Canetti için Almanca özel bir anlam taşıyordu. Anne
ve babası gizli konuşmalarında Almancayı tercih ediyorlardı.

Almancayı kendi kendine, duyduğu ve
anlamını bilmediği sözleri tekrarlamak ve ne ifade ettiklerini sezgi yoluyla
çözümlemek gibi bir yöntemle öğrendiğini anlatır.

1924’te Viyana Üniversitesi’nde kimya
okumaya karar verdi.

Hayatının konusu dediği “kitle” problemi
kafasını meşgul etmekteydi.

İkinci esas konusu ise dildir.

O, dili hep suni bir şey olarak algılamış,
gerçeklikten soyutlamıştır.

Büyük romanı Diee Blendung bu dil
anlayışının en somut belgesidir.

Die Blendung (1935)

Konu 1933 öncesi Avusturya’sında geçer.

Romanın kahramanı Dr. Peter Kien, ünlü bir
sinologdur. Değerli kitaplarla dolu kütüphanesinde, dünyadan kopuk bir hayat
sürmektedir.

Dış dünyayla ilgisini günbegün kaybeden ve
bir çeşit körlük felsefesi icat eden bu bilgin sonunda öylesine körleşir ki
çirkin, yaşlı ve ilkel bir kadının tuzağına düşer.

Ev işlerine bakan Therese Krubholz,
parasında gözü olduğu için Dr. Kien’i evlenmeye zorlar. Bu evlilik Dr. Kien’in
hayatını mahveder.

Kadın, evi dilediği döşeyip doktoru
kütüphaneye hapseder.

Tüm varlığını kendisine bırakacağını beyan
eden bir vasiyetname hazırlamasını ister. Dr. Kien itiraz edince büyük kavga
çıkar. Kadın onu evden kovar. Kütüphanenin dışına çıkan doktor bir anda
değişir.

Dr. Kien’in hayatının bu dönemi kafasız
dünya başlığı altında anlatılır.

Fischerle adlı bir kambur cücenin ağına
düşer. Kitap rehin bırakıp borç para almak isteyenlere istediklerinden çok para
verip kitaplarıyla birlikte geri gönderen doktoru fark eden Fischerle, kitap
rehin bırakma numarasıyla ondan yüklü miktarda para sızdırmayı başarır.

Doktor Kien akli dengesini iyiden iyiye
kaybeder. Karısını öldürdüğü paranoyasına kapılır. Onu gördüğünde hayal
gördüğünü sanır. Therese, Dr. Kien’in cebindeki şişkin cüzdanı fark edince
polis çağırarak doktorun hırsız olduğunu söyler. Alıkonan doktor daha sonra
serbest bırakılır.

Artan ruh bunalımları sonucunda Paris’te
bir akıl hastanesinde görevli kardeşine telgraf çeker, aklını kaçırdığını
bildirir. Kardeşi onu kaldığı evin sahibinden ve Therese’den kurtarır, eski
kütüphanesine kavuşturur.

Kardeşi yanından ayrılınca doktordun
delilik belirtileri yeniden nükseder.

Herkesten intikam almak için kütüphanesini
ateşe verir. Alevler çevresini sararken kahkahalar atar.

Romandaki figürlerin davranış ve
konuşmaları 20. yüzyıl insanının iletişim güçlüğünü çok güzel yansıtmaktadır.

Konuşma, bir anlaşma aracı olmaktan
çıkarak, konuşan kişinin bir becerisine dönüşmüştür.

Söz düellosunda, söz konudan bağını
koparmakta, kavganın patlama gücünü artıran bağımsız bir silah olmaktadır.

Tiyatro Eserleri

Hochzeit (1932)

Ev semboliği içinde insanın mal hırsını
hicveder.

29 kişilik oyuncu kadrosu farklı üslup
düzeyi, farklı şive ve ağızda konuşur ve ilginç bir dil düzeyi oluşturur.

Canetti insanın ses maskesinden söz eder.

Bu, bir insanın konuşma tipi, onun
değişmeyen ve karakterize edici, kendine özgü dilidir.

Komödie der Eitelkeit (1950)

Oyuncu kadrosu yine 29 kişidir.

Devlet, bütün aynaların kırılıp yok
edilmesini emreden bir yasa çıkarır.

Bu yasa büyük kargaşaya, sonunda da
ayaklanmaya neden olur.

Heimito
von Doderer
(1896-1966)

Romanları teknik, metot ve konu bakımından
çağdaş edebiyatın doruğunda yer alır.

Gençliğinin en etkin vakıası Sibirya’da
subayken geçirdiği dört yıllık savaş tutsaklığıdır (1916-1920).

1950 yılında tarih araştırmaları
enstitüsüne üye olur.

Roman tekniğindeki başarısı onun romanda
konuya yeniden önem vermesidir. Düşünce ve ruhun mekaniği, dış hayatın
mekaniğinde ve gerçeklerin diyalektiğinde somutlaşır. Roman sanatı hayatın
bilimidir.

Ein
Mord den jeden begeht
(1938)

Genç bir adamın, yengesinin katilini
ararken onun ölümüne kendisinin sebep olduğunu fark etmesini konu alan bir
romandır.

Die
Strudlhofstiege oder Melzer und die Tiefe der Jahre
(1950)

Bilgi ve tecrübenin önemine vurgu yapan
hacimli bir romandır.

Romanın çekirdeği bir eğilim hikâyesidir ve
kahramanı eski bir müşavir subay Melzer’dir.

Die
Dämonen
(1956)

Romanda çeşitli karakterler aracılığıyla
aydın burjuvalar temsil edilir.

Romanın dokusu içinde sürekliliğini koruyan
olay zinciri, bir miras kaçırma teşebbüsünün hikâyesidir.

Doderer, hayata birinci gerçeklik der ve
onu bozan, soysuzlaştıran davranışlar ve ideolojiler için ikinci gerçeklik
terimini kullanır. İkinci gerçeklik bazen kişilerde yoğunlaşır ve doymonlarşır.

Roman
No. 7/I. Die Wasserfälle von Slunj

(1963)

Dönem tarihi ve kuşaklar hikâyesidir.
Yüzyıl sonu Viyana’sını anlatır.

Enrst
Jünger
(1895-1998)

Heidelberg’de doğdu. Babası eczacıydı.
Çocukluğundan beri içinde beslediği Afrika tutkusu peşinde 1913’de ecnebiler
lejyonuna katılır. Babası onu Marsilya’da alıkoyar bu maceradan. Afrikanische
Spiele adlı kitabında bu süreci anlatır.

Birinci Dünya Savaşı’na gönüllü olarak
katılır. Birçok defa yaralanır. Teğmen olur. Yüksek liyakat nişanı alır. 1923-1926
yılları arasında Napoli’de zooloji öğrenimi görür.

İkinci Dünya Savaşı’na yüzbaşı olarak
katılır. 1944’te Hitler’e karşı ayaklanan subaylar arasındadır.

Eserleri direkt olarak siyasi değildir.
Yaratıcılığını kamçılayan başlıca motif tehlikedir.

Düşünen eylemci, tehlikeyi arayan ama
keyfilikten nefret eden bir kişiliği vardır.

Ölümle birçok defa karşı karşıya gelmiş
olan Jünger, In Stahlegwittern’de ölmek zorunda kalmak bilincinin, ona gerçekten
mutluluk duyduğu bir an yaşattığını söyler: “Bir şimşekle aydınlanmış gibi
hayatımı en özünden kavradım.”

Das
abenteuerlichte Herz
(1929)

Günce notları niteliğindeki yazılardır.

Auf
den Marmorklippen
(1939)

Konu, güney ülkelerinden birinde geçer.

Hikâyenin anlatıcı figürü işe kardeşi,
botanik incelemeleri yaparak bir süre Akdeniz ülkelerinden birinde kalırlar.

Hikâyenin geçtiği yer, gerçeklikle hayal
gücü arasındaki bir ortamdır…

Heliopolis (1949)

Ütopik bir romandır.

Konunun odak noktasını, bir adamın
kendisine takdir ve yükselme sağlayan başarısızlığı oluşturur.

Büyük yangın felaketlerinden artakalan
Heliopolis şehrinde iki politik güç çarpışmaktadır. Ama her ikisinin üstünde
egemen olan bir dünya hâkimi vardır.

Carl
Zuckmayer
(1896-1977)

Zuckmayer toplumsal ilerlemenin bütün
güçlüklere rağmen desteklenmesi gerektiğine ama bunun başka yöntemlerle mümkün
olduğuna inanır. İnsana etkili hitap tarzı, semboller, mecazlar ve örnek
figürlerle mümkün olabilecektir.

Savaş
Sonrası Edebiyatı

İki ayrı kolda gelişir.

Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde önceleri
göçmen yazarlar (…) Halk Cephesi’nin 1930’larda tartıştığı kültür mirasını
benimsediler.

Federal Almanya’da da Vatan ve Kan
edebiyatı nasyonal sosyalizmin yenilgisiyle son bulmuştu.

Politik eleştirel bir geriye bakış,
1950’lerde hatta 1960’lara kadar Alman edebiyatının çok belirgin bir
karakteristiğidir.

Yıkıntı edebiyatı, otobiyografik raporlar
ve gözleme dayalı teşhisleri yeni edebiyatın başlangıç noktasını oluşturur.

1945’ten sonra yazmaya başlamış şair ve
yazarların hepsi, gençlikleri ellerinden zorla alınmış bir kuşak
oluşturduklarının bilincine varmıştır.

Tabu kabul edilmiş alanlara el atmak yine
ortak eğilimler arasındadır.

Gottfried Benn’den bu yana şairler
mesajlara rağbet etmemektedirler. Artık kavrayan, anlayan bir şair benliği yok
gibidir. Amaç, dil aracılığıyla bazı şeyler uyandırmaktır.

Mozaiğin tek tek parçacıkları kendi başına
pek bir anlam taşımaz.

1945 sonrası şiirlerinde kafiye hemen hemen
ölmüştür.

Tiyatro eserlerinde absürt unsurlar öne
çıkmıştır.

Radyo oyunu 1950’den sonra hızla gelişen
bir türdür.

Nelly
Sachs
(1891-1970)

Berlin’de doğdu.

Sanatsever bir babanın kızıdır, müziğe ve
dansa meraklıdır.

Lagerlöf, 1940 yılının Mayıs ayında Nelly
Sachs’ın İsveç’e kaçmasını sağlamıştır.

Çaresizlik hali Nelly Sachs’ın eserlerinde
sık sık dile gelir.

Toplama kamplarında öldürülen eşi için on
şiirlik özgün bir zyklus’u vardır.

Şiirlerinde göze çarpan konulardan biri
cellatla kurban arasındaki bağdır. Cellada anlayış gösteren kurban! Takip
edilenlerle takipçiler anlaşılması güç, gerçeküstü bir otak kader içinde
işlenmektedir.

Şair 1966’da Nobel ödülünü aldı.

Eli (1951)

Ortaçağın din ve mezhep sırlarını konu alan
oyunları tarzında yazılmıştır.

Flucht und Verwandlung (1959)

Yahudi halkını ele alır.

 

Günter
Eich
(1907-1972)

Hukuk ve sinoloji öğrenimi yapmıştır.

Modern hayatın tepkisini yararsız olunuz
parolasıyla eserlerinde sık sık yansıtmıştır.

Geçimini radyo oyunları yazarak
kazanmıştır.

Max
Frisch
(1911-1994)

Önemli olan şey, söylenemez olan, kelimeler
arasındaki boşluktur; kelimeler aslında kastetmediğimiz yan konulardan söz
eder, bizim meramımız asıl demek istediğimiz şeyse olsa olsa tarif edilebilir.
Yazıda şundan bundan söz edilir. Söylenemeyen şey olsa olsa bu ifadeler
arasındaki gerilim halinde ortaya çıkar.

Max Frisch Zürih’te doğdu.

Çalışma hayatına gazetelerde seyahat ve
spor raportörlüğü yaparak başladı.

25 yaşında mimarlık öğrenimine başladı.

Eserlerinde mimarlık, sosyal ve politik
boyutlar kazanır.

Nun singen
sie wieder
(1945)

Tiyatro eseridir.

Faşizm, savaş ve sonuçları ile ilgili
problemleri ele alır.

Die
Chinesische Mauer
(1946)

Nesir bir parodidir.

Eserde sayısız konular ve birçok tarihi
figür ele alınmakta ve kabare tarzında parodi oluşturulmaktadır.

Don
Juan oder die Liebe zur Geometrie

(1953)

Beş perdelik nesir bir komedidir.

Don Juan alaycı melankoliktir. Erkekçe bir
özellik bulduğu geometriye tutkundur.

Stiller (1954)

Bir insanın iç özdeşliği uğruna, dış
özdeşliğine karşı savaşını konu alan bir romandır.

Amerikalı Jim Larkin White olduğunu iddia
eden roman kahramanı, İsviçre sınırında tutuklanır. Kendisinin heykeltraş
Anatol Stiller olduğunu zannetmektedir. Tutukluluğu sırasında hayat hikâyesini
yazması istenir.

Hatırat tarzındaki bu anlatım, romanın
büyük bölümünü oluşturur.

Stiller’in hayat hikâyesi onun karakterini
ortaya çıkarmaktadır. Kendisi olmak istememektedir.

Şimdi ve buradadan hiç olmazsa ruhen
kaçmaktadır.

White’ın hayat hikâyesi intiharla son
bulur.

Mahkemenin kararı White’ı Stiller’le dış
özdeşliğini kabul etmeye zorlar. Oysa ruhen o artık aynı adam değildir.

Romanın ikinci bölümünde Stiller’ın
hayatının geri kalan bölümü savcının bakış açısından aktarılır. Savcının karısı
ile bir aşk macerasından sonra Julika ile Cenevre gölü kıyısında bir köy evine
yerleşir ve çömlekçilik yaparak hayatını sürdürür.

Homo
Faber
(1957)

Romanın başlığı, eserin asıl kahramanını
karakterize etmektedir.

Walter Faber, akla tapan, bu dünyaya bağlı
tipik bir moderndir.

Caracas’a uçarken ve Atina’da bir hastanede
ameliyatından önce kaleme aldığı hikâyesinden anlaşıldığına göre Walter Faber,
1930’larda Zürih Yüksek Teknik Okulu’nda asistanken Yahudi asıllı bir kızı,
Hanna’yı sever. Hanna ondan bir çocuk beklerken Walter’ın ona karşı soğuk davrandığını
fark eder ve ondan ayrılır. Çocuğu aldırmayı kararlaştırırlar. Hanna’nın izini
kaybeden Walter Faber, UNESCO yüksek mühendisi olarak çeşitli ülkelerde
çalışır. Hanna ise Atina’da bir arşivde çalışmaktadır ve Walter’dan olan
çocuğunu dünyaya getirmiştir.

Walter, bir deniz yolculuğu sırasında
karşılaştığı ve sevgilisin hatırlattığı için âşık olduğu Sabeth adındaki genç
kızın Hanna’nın ve kendisinin kızı olduğunu ancak onunla bir gece geçirdikten
sonra anlar. Hanna ona her şeyi anlatır. Sabeth bir yılan tarafından ısırılır
ve ölür. Walter Faber de mide kanseri ameliyatından masada kalır.

Faber şunu öğrenir ki teknolojiye dayalı
bir dünya görüşü mutluluğu garanti etmekten uzaktır.

Biedermann
und die Brandstifter
(1958)

Nesir bir oyundur ve ders vermeyen öğretici
bir parça alt başlığını taşır.

Andorra (1961)

On iki tabloluk nesir tiyatrodur.

Mein
Name sei Gantenbein
(1964)

Bir adam bir tecrübe geçirmiştir, şimdi ise
ona bir hikâye aramaktadır.

Roman kahramanı, evliliği yıkılmış bir
adamdır.

Kendi kendine şu soruyu sorar: Gerçekten
olan ne?

Sorunun cevabını tasarlayabileceği hayali
hikâyelerde bulmak ister. Anlatıcı “tasavvur ediyorum” kalıbıyla başlattığı
çeşitli hikâyelerle kahramanı çeşitli durumlardan hayal etmeyi dener.

En tutarlı sürdürülen rol, kör rolü oynayan
Gantenbein rolüdür.

Bir tiyatro artisti olan Lila ile mutlu bir
evlilik sürdürmektedir. Oysa Lila onu sürekli aldatmaktadır.

Gantenbein’şn körlüğü anlamsızlaştığı zaman
her şey biter.

Karl
Krolow
(1915-1999)

Hannover’da doğdu. Germanistik, sanat
tarihi ve felsefe öğrenimi gördü.

Wind
und Zeit
(1954)

Birinci ve üçüncü bölümü çoban şiirlerinden
oluşur. Hepsinin başında nesnelerin güzelliğine övgüler yer alır. Kitaptaki
diğer bölümlerde hayatın güvenceden yoksun durumu anlatılır.

Tage
und Nächte
(1956)

İnsanın yalnızlığı, bir başkasını anlama,
ona yaklaşma imkânsızlığı ve kendi sınırlarını aşmayan bir benlik bu şiirlerin
tekrarlanan konusu sayılır.

Fremde
Körper
(1959)

Konularındaki ağırlık manzara, tabiat,
günün bölümleri ve mevsimlerdir.

Heinrich
Böll
(1917-1985)

Köln’de doğdu.

Ataları gemi ustasıdır.

Romanlarının çoğunda konu Köln’de geçer.

Ren bölgesi yüzyıllar boyunca Roma ve
Germen kavimlerine vatan olmuştur.

Böll, tam bir Renlidir.

Savaş, Böll’ün hayatını belirleyen ikinci
büyük faktördür.

Öğrencilik yıllarında, bir kitapçı
dükkânında çıraklık yapar.

Germanistik öğrenimi aldı.

Fransız ve Rus cephelerinde savaştı.

Romanları ahlakçılığa, insancıllığa
angajedir.

Eserlerinin ana konusu nasyonal sosyalizm,
savaş ve savaş sonrası durumlardır.

Savaş sonrasının en belirgin özelliği
Böll’e göre yurtsuzluktur.

Çocuklar savaş felaketinin suçsuz
kurbanları olarak Böll romanlarında özel bir yer tutar.

Genellikle savaşın yükünü çeken, hayatı bu
yüzden mahvolmuş huzursuz, hayal kırıklığına uğramış kadınlardır onun
romanlarının kahramanları.

Edebiyat, yalnızca yüce konulara değil,
insanın tüm dünyasına açık olmalı…

Reklamlar, çağdaş tüketim toplumundaki yeri
gereği romanlarına girmiştir.

Bol virgüllü birbirine bağlı cümleler kullanır.

Böll, okuyucuya olayları kahramanlarının
açısından yaşama imkânı verir.

Geriye dönüş, Böll’ün romanlarında çok
yaygındır.

Geriye dönüş tekniğini bilinç akışının
imkânlarıyla birleştirmiştir.

1972’de Nobel ödülü almıştır.

Der
Zug war Pünktlich
(1949)

Hikâyenin kahramanı Andreas, savaş
sırasında izinli olarak memleketini ziyarete gelen bir askerdir.

Savaş evini yıkmış, ailesini yok etmiştir.

Bir yeri kalmadığı için tekrar cepheye
dönmek üzere cepheye gider. Büyük bir çöküntü ve çaresizlik içinde ölüm
önsezisine kapılır.

Trende tanıştığı arkadaşları onu Lamberg’de
bir geneleve götürür. Burada tanıştığı Polonyalı genç kız, öğrenimini savaş
yüzünden yarıda bırakmış bir konservatuar öğrencisidir.

Birlikte kaldıkları gece birbirlerine
yakınlık duyarlar.

Kızın üyesi olduğu bir direniş gurubu
ikisinin de suikastla ölümüne neden olur.

Und
sgte kein einziges Wort
(1953)

Böll’ün ilk toplum eleştirisi romanıdır.

Roman, iki ana figürün iç monologları
tarzında örülmüştür.

Romanın kahramanları Fren ve Käte Bogner
adında üç çocuklu bir karı-kocadır. Telefoncu Fred, içkici olarak tanındığı
için mekân dağıtımı sırasında haksızlığa uğradı ve bir rahip ailesinin evinde
bir odaya sıkışmak zorunda kaldı. Rahibin aşırı titiz karısı, çocuklardan
mutlak sessizlik istemektedir.

Fred, yersizlik, parasızlık yüzünden
gittikçe sinirli olmakta, çocuklarını sık sık dövmektedir. Karısıyla otel
odalarında buluşarak evliliğini sürdürmeye çalışmaktadır.

Eczacılar kongresi dolayısıyla yoğunlaşan
reklam kampanyası romanda leitmotiv olarak da kullanılmıştır.

Romanın sabır gücüyle kutsallaşan kadın
figürü Käte, kocasının evine dönmesini sağlamayı başarır.

Haus
ohne Hüter
(1954)

Bir eğitim romanıdır. Romanın asıl
figürleri Heinrich ve Martin adında iki savaş yetimidir.

Heinrich ile annesi Wilma’nın hayatı para
sıkıntısıyla belirlenirken, Martin ile annesi Nella savaş felaketinin getirdiği
manevi yükün ağırlığı altındadır.

Wilma, savaşta ölen kocasının maaşını
kaybetmemek için nikâhsız ilişkilere gitmiş, oğlunun amca (Onkel) dediği bir
dizi erkekle arka arkaya evlenmek zorunda kalmıştır. Bu beraberlikler Heinrich
için birer felakettir.

Wilma, gayrimeşru kızı küçük Wilma’yı sık
sık Heinrich’e emanet eder.

Heinrich’i en çok ezen şey toplumun annesi
hakkındaki yargısıdır.

Martin ile annesi Nella para sıkıntısı
çekmezler. Nella’nın savaşta ölen kocası ünlü bir şairdir.

Kocasının yakın arkadaşlarından Albert de,
Nella’ların yanında oturur.

Büyükanne eğitici figür niteliğindedir.

Wilma yeni sevgililerinden birinin evine
taşınır.

Taşınırken bir komşusu onu sözleriyle
iğneler. Albert’in gözlerinde anlayış ifadesi gördüğü için buna dayanır.

Nella, kocasını savaş sırasında ölüme
yollayan eski subay Gäseler ile karşılaşır. Hayatını mahveden bu adama karşı
bile kin duyamadığını fark eder. Nella için bu çok sarsıcı olur. Albert,
Gäseler’e birkaç tokat indirerek eskiyi hatılatır.

Das
Brot der frühen jahre
(1955)

Savaş sonrasının bir pazartesi gününde
geçen olay, anlatıcı figürün geçmişi hatırlamasıyla, çağrışımlarla gelişir.

Fendrich için ekmek bir semboldür. İnsanın
açgözlülüğünün, bencilliğinin, yırtıcılığının ama aynı zamanda da sevgi ve
cömertliğin sembolüdür.

Ekmeğini başkasına verebilme yeteneği,
insanın ahlaki ve metafizik dğerinin ölçüsüdür.

Fendrich’in monoton hayatını değiştiren
olay Hedwig’le tanışmasıdır. Birbirleri için yaratıldıklarına inanan bu iki
genç tanıştıkları günden itibaren ayrılmazlar.

Billard
um halbzehn
(1959)

Renli bir mimar ailesinin üç kuşağının
hikâyesidir. St. Anton Manastırı ailenin kaderinin sembolüdür.

Esas konu 24 saat içinde gelişir. 1958
yılının 6 Eylül günü büyükbaba Otto Fähmel’in yaş günüdür. Bu dar çerçeve iç
monologlar, hatıralar ve çağrışımlarla 1907 yılına dek uzanır.

St. Anton Manastırı Heinrich Fähmel’in
ustalık eseridir. Oğlu Robert de mimardır. Savaşta karısını ve yakın
arkadaşlarını kaybeden Robert insan hayatını önemsemeyip kültür ürünlerine önem
veren bir zihniyete tepki olarak manastırı yıktırır.

Robert’in oğlu Joseph de mimardır. Onun
görevi manastırın yeniden yapımını üstlenmektir.

Erzählungen,
Hörspiele, Aufsätze
(1961)

Savaş sonrasındaki evlilik ve gençlik
problemlerini anlatır.

Bu radyo oyunları diyaloglar üzerine
kuruludur. 

Ende
einer Dienstfahrt
(1966)

Federal Alman ordusuna ait bir jipi ateşe
veren baba ile oğluna karşı açılan davayı konu edinir. Bu uzun hikâyede devlet
makamlarına karşı alaycı eleştiriler dikkat çeker.

Ansichten
eines Clowns
(1963)

Hans Schnier’in mesleği palyaçoluktur. Koyu
Katolik bir kıza (Marie) âşık olur (Hans Protestandır). Mezhep ayrılığı yüzünden
evlenemezler. Ama birlikte yaşamaya devam ederler. Hans için sorun yoktur ama
Marie için biçimsel durum önem arz eder. Sonunda Hans’ı terk eder. Katolik bir
cemiyetin lideri olan Züpfner’le evlenmek üzere Roma’ya gider.

Schnier, yaşama sevincini kaybeder. Bonn
istasyonunun merdivenlerine oturup gitar çalarken yanından geçenler ona para
atarlar.

Romandaki olaylar olaylar üç buçuk saatlik
bir zaman dilimi içerisinde yaşanır.

Bireysel özgürlük sorunu eserin ağırlıklı
temasıdır.

Gruppenbild
mit Dame
(1973)

Romanın kahramanı Leni Pfeiffer adlı
kadındır.

Uzun çalışma hayatının sonunda mali
bakımdan güç durumdadır.

Bir Alman subayla üç gün süren evliliğin
ardından dul kalmıştır. Şehit maaşı almaktadır.

Rus asıllı Boris’ten bir çocuk dünyaya
getirmiştir.

Dünyayı anlamakta güçlük çekmektedir.

Anatomi tabloları, müzik ve özellikle de
piyanoya düşkündür.

Oturduğu evi Türk işçilere kira verip
işçilerden biri olan Mehmet’le birlikte yaşamaya devam etmiştir.

Yazar bu eserinde yan karakterler
aracılığıyla Leni hakkında bilgi vermeye devam eder.

Die
verlorene Ehre der Katherine Blum

(1974)

Genç ve güzel bir kadındır Katherina Blum.

Bir bulvar gazetesinin ağına düşer.
Beklenmedik şekilde bir gazeteciyi öldürür.

Wolfgang
Borchert
(1921-1947)

Hamburg’da doğdu. Ailesinin tek çocuğuydu.

Babası ilkokul öğretmeniydi. Daha çok
annesinin etkisi altında yetişti.

Hakkında yazılan biyografilere göre gülmeyi
bilen neşeli bir insandır.

1933 yılında Hitler’in gençlik teşkilatına
kaydoldu. Ancak toplantılardan kaçmak için bahaneler uydurdu ve sonunda
teşkilattan tamamen ayrıldı.

1938’de okuldan ayrıldığında tiyatro
oyuncusu olmak istiyordu. Ailesinin isteği üzerine kitapçılık yapmaya başladı. Bir
yandan da aktörlük dersleri aldı.

Kitapçı dükkânında bir kız arkadaşına okuduğu
şiir nedeniyle tutuklanır.

15 yaşından itibaren şiirler yazan
Borchert, en öznel duygularını bile başkalarına aşmaktan çekinmeyen biridir.
1940’ta ekpresyonistlerle tanıştı. Benn’i taklit etti Trakl’a hayranlık duydu.

Âşık olup hayal kırıklıkları yaşadıktan
sonra tiyatroyla daha fazla ilgilenir.

1941’de Doğu Cephesi’ne gönderilir.

Kar fırtınaları içinde Moskova’ya karşı
savunma birliklerine katılır.

Sol elindeki yarayı askerden kaçmak için
bahane ettiğini düşünen üstleri Borchert’i mahkûm ederler. 1942’de tutukluluğu
sona erer. Aynı yılın sonunda tifüs şüphesiyle hastaneye kaldırılır.

1944’te tekrar tutuklanır. Berlin’e
gönderilir. Üç ay süren bu dönemde ölüm korkusuyla doludur. Frankfurt
yakınlarında esirler yük vagonlarıyla nakledilirlerken kaçmayı başarır. Ateşli
haliyle yaklaşık 600 kilometreyi yaya kat ederek evine ulaşır.

Hastalığıyla mücadele içinde geçirdiği
günleri 1947 yılının 19 Kasım’ında sona erer.

Draussen
vor der Tür
(1947)

Savaştan dönen ama evini ve ailesini
bulamayan insanın dramını konu edinir.

Radyo oyunu olarak yazılmıştır.

Rus cephesinden dönen Beckmann, karısını
bir başkasının kollarında bulur. Ölmek ister ve kendini Elbe nehrine atar.
Nehir onu kabul etmez ve kıyıya bırakır. Kendini toplamaya ve hayata devam
etmeye çalışır. Ancak başarılı olamaz. Yeniden Elbe’ye yönelir. Düşüncelere
dalar. Başarısızlıklarını düşündükçe intihar etmeye bile hakkı olmadığı
sonucuna varır. Hayatını başarısızı ve yalnız şekilde sürdürmek zorunda
olduğunu kavrar.

Die
traurigen Geranien
(1962)

Kısa hikâyelerden oluşan bir eserdir.
Hikâyelerinde yaşadığı dönemin mesafeli bir gözlemcisi gibidir.

Peter
Weiss
(1916-1982)

Potsdam’ın varlıklı bir ailesinde doğdu.

Resim öğrenimi görür.

1965’ten sonra tiyatro eserlerine yöneldi.

Abschied von den Eltern (1961)

Otobiyografik bir hikâyedir.

Fluchtpunkt (1962)

Otobiyografik bir anlatıdır.

Der Schatten des Körpers des Kutschers
(1960)

Eserin önemi, nesnelerin anlamsız
denebilecek ölçüde tasvir edilmeleridir. Cisimler ve onların bilinçle ilgisi bu
eserin esas meselesidir.

Die Verfolgung und Ermordung Jean Paul
Marats dargestellt durch die Schauspielgruppe des Hospizes zu Charenton unter
Anleitung des Herrn de Sade (1964)

İki perdelik bir dramdır.

Die Ermittlung (1965)

On bir parçalık oratoriumdur. Serbest
ritimle yazılmıştır. Kendi ifadesiyle eser, Aralık 1963’ten 1965 Ağustos’una
kadar Frankfurt’ta bakılan Auschwitz davasına ait savunmaların ve belgelerin
özetidir.

Vietnam Diskurs (1968)

Belgesel tiyatrodur. 

Trotzki im Exil (1970)

Hölderlin (1971)

Eserde Hölderlin, yazarak devrim
gerçekleştirmek isteyen bir şair olarak anlatılır.

Paul
Celan
(1920-1970)

Romanya’da Czernowitz’de doğdu. Asıl adı
Paul Ancel’dir.

Anne ve babası imha, kendisi ise çalışma
kampına alınmıştır.

Mohn und Gedächtnis (1952)

Şiirlerin etkileyici gücü son derece yüksek
mecazları, sözün çağrışım etkisine dayalı ama anlamsıza, mantıksıza kadar varan
dizileriyle ünlüdür.

Sprachgitter (1959)

İlk şiirlerinden farklı olarak dış dünyaya
ve somut olana daha yakındırlar. Buna karşılık sözcük seçimi oldukça soğuktur.
Taş imgesi sıklıkla kullanılır.

Niemandrose (1963)

Konu bakımından Mendelştam’ın etkisindedir.

İlse
Aichinger
(D. 1921)

Viyana’da doğdu.

1945’te tıp öğrenimini yarıda bıraktı.
1948’de roman yazmaya başladı.

Lektörlük yaptı.

Die grössere Hoffnung (1948)

Tek romanıdır.

Romanın kahramanı Ellen Yahudi bir genç
kızdır. Açlık, takip edilme, bombardıman ve ölüm korkusu içinde yaşama hakkının
nasıl elinden alındığını anlatır.

Spiegelgeschichte (1952)

Bu hikâyelerin ortak özelliği, kişilerin
korku, kâbus ve sayıklama nöberleri içinde kıvranan insanlar olmasıdır.

Fredrich
Dürrenmatt
(1921-1990)

Bern yakınlarındaki Konolfingen’de doğdu.
Babası Protestan rahibidir.

Atalarının vatanına karşı ilgisiz buna
karşın Kolonfingen’e karşı çok bağlıdır. Eserlerinde kendi yurdunu adeta
dünyaya bir vatan modeli olarak sunmuştur.

Felsefe, edebiyat ve tabii bilimler
öğrenimi gördü.

Resme meraklıdır.

İlk nesir yazılarında Hıristiyanlık sonrası
dünyanın kâbusu andıran görünümünü yansıtır.

Yaşadığı çağın kişilerini, olaylarını ve
konularını güldürü kalıbı içerisinde işlediği için Aristophanes’e hayrandır.

Brecht’i de Aristophanes’in torunlarından
sayar.

Der Richter und sein
Henker
(1950)

Bir kriminalist ile bir maceraperest
cinayetin aydınlığa kavuşturulabilirliği konusunda bahse girerler.

Suçlar zincirinin sonunda bir cinayeti
ortaya çıkarırlar.

Cinayet işleyen dedektif imgesi, yeni
kriminal hikâye çizgisinin karakteristiğidir.

Die
Ehe des Herrn Mississipi
(1952)

İki bölümlük bir komedidir.

Ein
Engel kommt nach Babylon
(1953)

Üç perdelik bir komedidir.

Bir melek, insanlar arasında en değersizine
nasip olacak olan güzel kız Kurrubi’yi Tanrı lütfu olarak getirir. Ne Kral
Nebukadnezar ne de halk bu Tanrı lütfu uğruna yoksulluğu kabullenir.

Dilenci Akki Kurrubi’yle kaçar. Kral ise
öfkesini ve inadını göstermek için bir kule inşa ettirir.

İktidarla Tanrı lütfunun bağdaşmadığını
gösteren eser, dilencinin krallığını ortaya koyar.

Der
Besuch der alten Dame
(1956)

Üç perdelik trajik-komedidir.

Die
Physiker
(1962)

Olay İsviçre’deki bir sinir hastalıkları
kliniğinde geçer.

Dünyaca ünlü psikiyatr Mathilde von Zahndt,
üç atom fizikçisini tedavi etmektedir. Bunlar Einstein olduğunu söyleyen Ernst
HEinrich Ernesti, kendini Newton’la özdeşleştiren Herbert Georg Beutler ve kral
Salamon olmakla ün salan, icatlarından ilham alan Johann Wilhelm Möbius’dur.

Müfettiş Voss klinikte öldüren üç
hemşirenin cinayet soruşturmasını yürütmektedir.

Üç fizikçinin hiçbiri gerçekte hasta
değildir.

Hemşirelerin öldürülme nedeni, fizikçilerin
durumundan şüphe etmiş olmalarıdır.

Möbius dahiyane bir tezle, dünyanın iki
ünlü örgütünün dikkatini üzerine çekmiştir. Bu örgütler, iki atom fizikçisini,
Newton ve Einstein’ı ajan olarak kliniğe göndermişlerdir.

(Möbius) dünyanın en büyük fizikçisi olan
bu bilgin, akla gelebilecek her türlü buluşun sistemi demek olan dünya
formülünü bulmayı başarmıştır.

Delilik numarası yapan iki fizikçi ajan,
Möbius’un formülünü kendi ülkeleri için ele geçirmek istemektedirler.

Möbius bu iki meslektaşını en emin yolun
dünyadan kaçmak olduğuna inandırır.

Doktor Zahndt, oynanan oyunu fark eder ve
fizikçileri hapseder. Formülü de vaktinde kopyalamıştır. Böylece dünya bu yaşlı
kadının eline düşmüştür.

Doktorun yaptıkları Möbius’un planlarını
alt üst eder. İnsanlar ne kadar planlı davranırlarsa tesadüf onları o kadar çok
etkiler.

Fiziğin konusu fizikçileri ilgilendirir,
etkisi ise bütün insanları. Herkesi ilgilendiren şeyi herkes çözebilir. Herkesi
ilgilendiren şeyi kendine göre çözme kanısındaki her deneme başarısızlıkla
bitmek zorundadır.

Der
Meteor
(1966)

İki perdelik bir komedidir.

Nobel ödülü almış bir yazara karşı
gösterilen aşırı ilgi, tapınma hicvedilir.

İngeborg
Bachmann
(1926-1973)

Avusturyalıdır.

Hukuk ve felsefe öğrenimi gördü.

Bachmann, Alman şiirinin sonbaharı sayılır.
Şiirin sonu onda hissedilmiştir.

Eserlerinin odak noktası hakikat sorunudur.

Ebedi olan yalnızca imgelerdir.

Düşünce, zamana bağımlıdır, yine zamana
yenik düşerler.

Die
gestundete Zeit
(1953)

Bu şiirlerde insanlığın kaderi niteliğinde,
kasvetli, karanlık bir dünya tasvir edilir.

Anrufung
des grossen Bären
(1956)

Yeni bir dili deneme eğilimi bu kitapta
daha belirgindir. Zaman problematiği, biz sorunu ve konuşma problemi eserin
odak noktasıdır.

Der
gute von Manhatten
(1958)

Radyo oyunudur.

Das
dreissgste Jahr
(1961)

Eser, 7 hikâyeden oluşur.

Ortak konu bireyin ait olduğu toplumun
baskısından kurtulma deneyimidir.

Alles adlı hikâyede, oğlundan imkânsız bir
şeyi gerçekleştirmesini isteyen bir babanın trajedisi işlenir.

Çocuğun doğumu baba için bir ümittir. Onun
insanlık adına çığır açıcı olmasını ister.

İstediği gerçekleşmeyince çocuğa ilgisini
kaybeder. Çocuk bir okul gezisinde kaza sonucu ölür. Çocuğun ölümü
başarısızlığın ve sevgisizliğin sembolüdür.


Malina (1971)

Hayali bir otobiyografidir.

Eserin odak noktasını sarışın, kahverengi
gözlü bir kadın oluşturur.

Adının “İ” ile başlaması Viyana’da
yaşaması, şairin kişiliğini yansıtan bir figür olduğunu belirler.

Konu, birbirinden çok farklı iki erkek arasındaki
kadının problematiğidir.

Sanatkâr benliği birinci bölümde, duygusal
yoğunlukları ise ikinci bölümde aktarır. İkinci bölümde bu güzel kitabı
yazamadığı söyler.

“İvan’da yaşadım, Malina’da ise ölüyorum.”

Siegfried
Lenz
(1926-2014)

Doğu Prusyalıdır.

Karakteristik motifleri kötüye kullanılan
iktidar, takip, kaçış ve boşa çıkan umuttur.

So
zärtlich war Suleyken
(1955)

Yazarın çocukluk ve gençlik yıllarını
geçirdiği Doğu Prusya’nın güneyinde yaşayan insanları anlatır. Suleyken, bir
köy ismidir.

Zeit
der Schuldlosen
(1961)

İki bölümlük nesir dramdır.

Detschstunde (1968)

İktidar, görev ve sanat anlayışı
problematiği üzerine kurulu bir romandır.

Anlatıcı figür Siggi Jepsen bir çocuk
ıslahevi öğrencisidir. Kendisine görevinin verdiği zevkler konulu kompozisyon
yazma görevi verilir.

Kâğıdı boş verir. Cezası bu ödevi hücrede
yazmaktır.

Görevin verdiği zevkler konusu Siggi’ye
babasını hatırlatır. Hatıraları 1943’e dek uzanır.

Günter
Grass
(1927-2015)

Danzig’de doğdu.

Aslen Polonyalıdır.

Tarla işçiliği, madencilik, taşçılık
yaptıktan sonra akademide heykeltraşlık öğrenimi gördü.

Sanat karakteristiği somuta, alışılmış
olana, orta sınıf halka özgü şeylere, sıradan konulara eğilimdir.

Prusya-Alman tarihi, Katolik mezhebi,
nasyonal sosyalizm, Grass’ın kavram, kelime ve kalıp olarak en çok kullandığı
alanlardır.

Tabuları yıkma hevesi onun bu ilgisinin
itici gücüdür.

Die
Vorzüge der Windhülner
(1956)

Şiir kitabıdır. Günlük hayattan konuları
işler.

Die
Blechtrommel
(1959)

Romanın kahramanı Oskar Matzerath, büyümesi
üç yaşındayken durmuş biridir.

Danzig’de dar gelirlilerin yaşadığı bir
semtte yetişmiştir.

Daha embriyoyken kavrama yeteneği oluşan
Oskar, boynuna geçirdiği kırmızı bir trampeti ömrü boyunca çıkarmaz. Trampete
vurduğu darbeler yetişkinlerin dünyasına karşı başkaldırıdır.

Annesinin ölümünde suçsuz sayılamaz.

Babası olması muhtemel iki adamın ölümünde
de pay sahibidir.

Üvey annesinden bir çocuğu olur.

Sonunda ıslahevine gönderilir.

Katz
und Maus
(1961)

Pilenz adlı anlatıcı figür, arkadaşı
Mahlke’nin gırtlağının anormal derecede büyük olduğunu fark eder. Gırtlağını
bir fareye benzetir. Muziplik olsun diye yanında bir kedi dolaştırır. Sonra
vicdan azabı duyup Malhke’nin hayat hikâyesini yazmaya başlar.

Malhke’de çevrenin dikkatini çeken ve alay
etmelerine neden olan özrünü örtme, inkâr etme eğilimini fark eder. Bu o derece
ileriye gitmiştir ki çevrenin baskısıyla adeta kendine yabancılaşmıştır.

Die
Bösen Köche
(1961)

Beş perdelik nesir dramdır.

Hundejahre
(1963)

Eduard Amsel ile Walter Matern’in Hitler
dönemindeki arkadaşlıklarını anlatır.

Matern, bir değirmencinin oğludur. Sekiz
yaşındayken Yahudi Eduard Amsel ile kan kardeşi olur. Kendi aralarında sadece
ikisinin anlayabileceği bir dil konuşurlar.

Aradan yıllar geçer. Matern bir ara
komünist olur. Sonra orduya geçer ve adı kanlı ihanetlere karışır. Birliğiyle
Amsel’e baskın yapar, onun dişlerini söker.

Savaş sırasında Amsel ile Jenny
birleşirler. Jenny balerin olur.

Berlin’de üçü bir araya gelir.

Die
Plebejer proben den Aufstand
(1966)

Nesir ve nazım karışımı dört perdelik bir
trajedidir.

Davor
(1969)

On üç sahnelik bir tiyatro eseridir.

Der
Butt
(1980)

Romana adını veren kalkan balığı, bir Grimm
masalından alınmadır.

İlsebill, kadın kahramanın adıdır. Dokuz
aylık hamileliği romanın dokuz ayrı bölümüne yansır.

İlsebill, yüzyılın kadın hakları hareketine
bütün benliğiyle katılır.

Sözde erkek egemenliği diye bilinen
çağların tarih yaratan kişileri (…) aslında hep kadının yönettiği sözde
kahramanlardır.

Erkek hep/her zaman başarısız biriydi…

Martin
Walser
(1927)

Bir lokantacının oğludur. Konstanz
yakınlarında doğdu.

İlk hikâyelerinde Kafka tarzı anlatım
unsurları çok belirgindi. Daha sonra hatırlayan bilincin anlatım perspektifini
kullanmıştır.

Ehen
in Philippsburg
(1957)

Birbirinden bağımsız dört kitaptan oluşur.

Ortak yanları yer, zaman, figürler ve
evliliktir.

Hans Baumann yokluk içinde yetişmiş bir
gençtir.

Philippsburg’a gelir ve sosyeteyle ilişki
kurar. Bir fabrikatörün kızı Anne Volksmann’la nişanlanır.

İkinci kitapta kadın hastalıkları doktoru
Benrath’ın evlilik dışı ilişkileri konu edilir. Doktorla sevgilisi Cecile,
ilişkilerinde çeşitli acılar çekerler. Doktorun karısı aldatıldığını öğrenip
intihar eder. İntihardan sonra sevgililer de ayrılır.

Üçüncü kitapta Dr. Alwin’in portresi
çizilir. Politik kariyer yapmak isteyen Alwin’in gizli bir ilişkisi vardır. Bir
otomobil gezisinde durmadan Cecile’e bakınır. Ona bakarken kaza yapar ve
politik kariyeri sona erer.

Dördüncü kitapta yazar Klaff’ın kaderi
anlatılır. Hayal kırıklığına uğrattığı karısı onu terk edince intihar eder.

Eserde bireyle toplum arasındaki ilişki
anlatılmaktadır. Birey topluma boyun eğmelidir, aksi halde mahvolur.

Halbzeit
(1960)

Romanın kahramanı Anselm Kristlein filoloji
öğrenimini tamamlayıp uyumlu bir vatandaş olmaya karar verir.

Üç çocuğu vardır. Bir sürü aşk macerası
yaşar. Sosyal bakımdan yükselme arzusu çok fazladır.

Hayatındaki döngüler oldukça rutindir.
Hayalleri olsa da isteksiz şekilde kabullendiği hayat şartlarının içinde
yoğrulup gitmektedir. Sosyal bakımdan yükselme arzusu ne ona ne de ailesine bir
katkı yapmıştır.

Eiche
und Angora
(1962)

On bir tabloluk bir tiyatro eseridir.

Der
schwarze Schwan
(1964)

Überlebensgross
Herr Krott
(1963)

Christa
Wolf
(1929-2011)

Germanistik öğrenimi gördü.

Nachdenken über Christa T, onu
vatandaşlarının gözünden düşürdü.

Der geteilte Himmel (1963)

Rita Seidel’in Batı Berlin’de giden
sevgilisi Manfred tarafından terk edilişini konu edinir.

Hans
Magnus Enzensberger
(1929)

Savaştan sonra karaborsacılık yaptı.

Polemik ve hicivleriyle tanınır.

Verteidigung der Wölfe (1957)

Şiir kitabıdır.

Landessprache (1960)

Öfkesi Alman toplumuna yönelen şiirlere yer
verir.

Yeni Bireycilik

Gruppe 47’nin Princeton’da 1966 yılındaki
toplantısında Peter Handke, Gruppe 47’yi tasvir yeteneksizliğiyle suçlar.

(edebiyat tarihçileri) Bireyciliğe bilinçli
dönüşü, yazarlardaki içe dönüşü, çağdaş refah toplumunun aşırı maddeciliğine
tepki olarak açıklar.

Politikadan uzaklaşan edebiyat, ruh
dünyasının ayrıntılarına ilgi duymaya başlar.

Peter
Handke
(1942)

Sanatta yeniden romantizmi arayan çizginin
en önemli kalemidir.

Dili edebiyatta araç değil amaç olarak
görür.

Die
Hornissen
(1966)

Tutarlı bir olay akışı yoktur.

Publikumsbeschimpfung
und andere Sprechstücke
(1966)

Tartışmalara yol açan tiyatro eseridir.

Die
Angst des Tormanns beim Elfmeter
(1970)

Roman kahramanı montör Joseph Bloch eski
bir kalecidir.

Avare bir şekilde dolaşırken her şey onu
rahatsız etmeye başlar. Sinema gişesinin memuresini evine giderken takip eder.
Geceyi onun evinde geçirir. Kız ona işe gidip gitmeyeceğini sorunda kalkıp kızı
boğar.

Otobüse binip şehrin sınırına yakın yerdeki
bir tanıdığına gider. Düşüncelere dalar.

Kalkıp bir futbol maçına gider.

Bir gümrük memuruyla penaltıyı kaçırmak ve
yakalamak üzerine konuşur.

Romanın odak noktası başkalarının işine
karışmak, taciz etmektir.

Wunschloses
Unglück
(1972)

Yazarın intihar eden annesinin hayat
hikâyesidir.

Barbara
Frischmuth
(1941)

Viyana’da Türkoloji okudu.

Das
Verschwinden des Schattens in der Sonne
(1973)

Otobiyografik bir romandır.

Romanın kahramanı İstanbul’da okuyan
Avusturyalı bir kız öğrencidir. Öğrenci, Türkiye’nin gözlemcisi konumundadır.

Kai
und die Liebe zu den Modellen
(1979)

Roman, Avusturya’da çalışan bir Türk ailesinin
öyküsüne yer verir.

Anlatıcı kadının çocuğu Kai’nin yetişme
sırasında karşılaştığı güçlükler kadını sürekli arayışa iter.

Kopftänzer
(1984)

Entelektüel bir romandır.

Avrupa insanının içinde bulunduğu
güvensizlik, yalnızlık ve endişe romanın iki odak figürü Dinah ile Dan’da
simgeleşir.

Orta yaşlı kadın gazeteci Dinah bunalıma
girdiği bir dönemde Dan’la karşılaşır.

Postmodernizm

Hayatın her alanında oluşan bir
çokseslilik, bir çoğulculuk sağlamıştır.

Alman edebiyatımda önde gelen postmodern
yazarlar: Hubert Fichte, Kathrin Schmidt, Michael Roes, Thomas Meinecke


Doğu Batı Yayınları

5. Baskı, Mart 2012, Ankara