Gurlular Kimdir, Devleti, Tarihi, Özellikleri, Hakkında Bilgi

0
51

Gurlular. Horasan, Afganistan ve Kuzey Hindistan’da hüküm süren bir İslâm hanedanı (1000-1215).

Herat’ın doğu ve güneydoğusunda bu­lunan Orta Afganistan’ın dağlık bölge­siyle Gürcistan’ın (Garşlstan) güneyi, Cûz-cân, Ferahrûd, Herîrûd ve Murgap nehir­lerinin yöresindeki topraklara Gür deni­lirdi. Burası Şensebânîler’in (Gurlular) yurdu idi. Gazneli hâkimiyeti sırasında küçük bir kabilenin reisi olan Şensebânînin emîrteri önce Gur topraklan üze­rinde siyasî hâkimiyetlerini kurdular, da­ha sonra nüfuz sahalarını giderek geniş­lettiler ve nihayet XII. yüzyılda büyük bir güce sahip oldular.

Şensebânî hanedanının ilk dönem ta­rihi, efsaneler içinde kaybolmuştur. O böl­gede yaşamış bir tarihçi olan Minhâc-ı Sirâc Cûzcânî. Gıyâseddin Muhammed b. Sâm’ın saray şairi Fahreddin Mübarek Şah Merverrûzî tarafından yazılan manzum Nisöbnâme’ye dayanarak Şensebânîler’in İran’ın efsanevî ve zalirn kralı Dahhâk’in soyundan geldiğini, Dahhâk’in Arap men­şeli olduğunu ve bundan dolayı Arap ol­mayan bölgelerde torunlarının Tâzî (Tâ-zikler) olarak bilindiğini kaydeder. Dah­hâk’in hâkimiyetine daha sonra İran’da krallık makamına geçecek olan Feridun tarafından son verilmesi üzerine torun­ları, zaman içinde gittikçe çoğaldıkları Gur’un erişilmez dağlık bölgelerine sığın­dılar. Cûzcânî bunların Hz. Ali zamanında müslüman olduklarını söyler.

Utbî ve Beyhaki’ye göre Gur halkı ge­nel olarak hak dinlerine inanmaktaydılar. Bununla beraber Herîrûd’un yukarı kıs­mındaki Âhengerân’ın reisi olan Muhammed b. Sûrî gibi Gur’un sınır bölgelerin­deki birkaç kabile reisinin müslüman ol­duğu bilinmektedir. Bunlar Gazneli top­raklarına yağma maksadıyla akınlar dü­zenleyip ticarî kervanların yolunu kesin­ce Mahmûd-ı Gaznevî onları cezalandır­mak için bir sefer düzenledi. Muham-med b. Sûrî yenilgiye uğratıldı ve esir alındı (1010). En büyük oğlu Ebû Ali onun yerine reis yapıldı. Herat valisi olan Şeh­zade Mesud da Curvas’ın isyan eden Şî-sânî reisini cezalandırmak için bir sefer düzenledi (1020). Âsileri yenilgiye uğra­tan Mesud fethedilen bölgeyi muhteme­len Ebû Ali Şensebânfye bırakmıştır. Ebû Ali’nin kontrolü altında bulunan bölge­lerde cami ve medreseler inşa ettirdiği, din adamları ve âlimleri koruduğu, din ve eğitim kurumlarının bakımı için pek çok vakıf kurduğu söylenir. Ebû Ali daha son­ra yeğeni Abbas tarafından yönetimden uzaklaştırıldı.

Abbas’ın Gur’da idareyi ele geçirdiği ta­rih bilinmemekteyse de Gazneli İbrahim’in saltanatı döneminde (1059-1099) mey­dana geldiğine göre bu olayın V. (XI.) yüz­yılın ortalarında gerçekleştiği düşünüle­bilir. Cûzcânfnin verdiği bilgiden o dönem­de Şensebânî şehzadelerinin, tâbi olduk­ları Gazneli ve Selçuklu sultanlarının ilgi duydukları ilimleri öğrenmeye gayret et­tikleri anlaşılmaktadır.

Gurlu kabile reisleri ve soylular Ab­bas’ın idaresinden memnun değillerdi. Sultan İbrahim de Abbas’ın ödemesi ge­reken haracı göndermemesi üzerine ona karşı bir sefer düzenledi ve Abbas’ın iyi vasıflarıyla bilinen oğlu Emir Muham-med’i Gurlular’ın idaresiyle görevlendirdi (458/1066). Emîr Muhammed Gazne sa­rayı ile dostane ilişkilerini devam ettirdi. Emîr Muhammed’in ölümünden sonra yönetimi Kutbüddin Hasan devraldı (492/ 1099). Kendisinin “melik” unvanını benim­semesi, siyasî olarak parçalanmış olan Gur topraklarını idaresi altında birleştir­diğini gösterir. Gur’daki âsi kabile reisle­riyle savaşarak onların direnişlerini kırmış ve isyanlarını bastırmıştır. Kutbüddin Ha-san’ın ölümünün (493/1 i 00) ardından Gur ordusu âsileri yenilgiye uğratıp tama­men yok etti. Kutbüddin Hasan’ın yerine oğlu Melik İzeddin Hüseyin geçti (493/ 1100).

Kültüre değer veren Melik İzzeddin Hü­seyin din adamlarını, âlimleri ve kabiliyetli kimseleri himaye etti. Oğullarından yedisinin ilim tahsil etmesini, ikisininde savaş ve devlet idaresi sanatlarını öğren­mesini sağladı. Bütün Gur ülkesinde hâ­kimiyeti elinde bulundurmakla birlikte güçlü komşuları olan Selçuklu İmpara­torluğu ve Gazneli’lerle silâhlı bir çatış­maya girmekten kaçındı. Her iki devlete de yıllık haraç karşılığı olmak üzere hediyeler gönderdi. Bu hediyeler arasın­da zırhlar, miğferler, ve arslanları andı­ran meşhur köpeklerin bulunduğu kay­dedilir. Melik İzzeddin Hüseyin ve halefi Seyfeddin Sûrî, Gazne Sultanı Behram Şah’ı yenerek “sultan” unvanını aldılar (1148). Bundan sonra Şensebânî idareci­leri bu unvanı benimsediler ve yeni fetih­lerle topraklarını genişlettiler. Fîrûzkûh şehrî Seyfeddin Sûrî zamanında (1146-1149) kardeşleri Kutbüddin Muhammed ve Bahâeddin Sâm tarafından kuruldu. Seyfeddin Sûrî’nin Gazne tahtını ele ge­çirmesi üzerine (1148) kardeşi ve halefi Bahâeddin Sâm, başşehri Herat-Gazne arasındaki Estiyâ’dan Fîrûzkûh’a taşıdı. Sultan Bahâeddin aynı zamanda yaptır­dığı diğer dört müstahkem kale ile de ün kazanmıştır.

Onun ölümünden (1149) sonra tahta geçen ve Şensebânî hanedanına gerçek şöhretini kazandıran Alâeddin Hüseyin Cihânsûz, ileri görüşlü ve ihtiras sahibi bir kimse olarak yayılmacı bir politika güttü ve başarılı oldu. Cihânsûz’un ölü­mü (1161) üzerine yerine oğlu Seyfeddin Hüseyin geçti.

Sultan Seyfeddin Hüseyin adaletli ve yardımsever bir Sünnî müslümandı. Ba­basının zulmüne uğrayan kişilere yardım etti. Ülkesindeki İsmâilî dâîleri ortadan kaldırdı ve Sünnî liderleri destekledi. Fa­kat hükümdarlığı kısa sürdü. Oğuzlar’a karşı 1163 yılında başlattığı bir sefer sırasında Sipehsâlâr Vermiş Şîsânfnin kü­çük kardeşi Ebü’l-Abbas tarafından öl­dürüldü. Vermiş Şîsânî de daha önce Sul­tan Seyfeddin tarafından öldürülmüştü. Seyfeddin Hüseyin’in ölümü üzerine Oğuz Türkleri Gurlu ordusunu bozguna uğrattı.

Sipehsâlâr Ebü’l-Abbas savaştan son­ra Garcistan’a gitti. Burada Sultan Bahâ­eddin Sâm’ın oğlu Gıyâseddin Muham-med’i tahta geçirdi ve onu Fîrûzkûh’a götürdü. Kısa bir süre sonra Bâmiyân’da amcasıyla birlikte kalan küçük kardeşi Şehâbeddin de (daha sonra Sultan Muiz-züddin Muhammed) yeni sultana katıldı. Sultana annesi tarafından akraba ölen Ebü’l-Abbas onlardan ülkeyi tavsiyeleri­ne uygun olarak yönetmelerini bekledi, ancak bu gerçekleşmedi. Bunun üzerine onların aleyhine amcaları Bâmiyân hâki­mi Fahreddin Mesud ile iş birliğine girdi. Fakat Gıyâseddin Ebü’l-Abbas’ı öldürte-rek bu gaileden kurtuldu. Cûzcânî, Sul­tan Gıyâseddin Muhammed ve kardeşi­nin Ebü’l-Abbas’a karşı Sultan Seyfeddin Hüseyin’in öldürülmesinden dolayı kin bes­lediklerini ve sarayı ziyareti sırasında onu Öldürmeleri için Türk muhafızlarına emir verdiklerini söyler; Muhammed Avfî de bu emrin yerine getirildiğini kaydeder. Gıyâseddin Muhammed ve kardeşi daha sonra da amcalarına karşı harekete geç­tiler. Yeğenlerine mukavemet edemeye­ceğini anlayan Fahreddin Mesud onlarla anlaşarak Bâmiyân’a döndü ve çok geç­meden öldü. Yerine geçen oğlu Şemseddin Sultan Gıyâseddin tarafından da ta­nındı ve sadakatinden dolayı kendisine sultan unvanı verildi.

Sultan Gıyâseddin’in hükümdarlığı zamanında(l 163-1202) Gurlu hâkimiyeti zir­veye ulaştı. Sultan önce Germsîr ve Zemin-dâver bölgelerini fethederek topraklarına kattı. Daha sonra Selçuklu hanedanına mensup Bahâeddin Tuğrul’un idaresinden memnun olmayan halkın daveti üzerine Herat’a göneldi ve burayı da ele geçirdi. Herattan sonra Kades. Kelîvân ve Seyfrûd bölgelerini zaptetti. Ayrıca bütün Gürcis­tan bölgesini ve Tâlekân’ı da hâkimiyeti al­tına aldı. Sultan Gıyâseddin Cerum ve Tekİ-nâbâd’ın idaresini kardeşi Muizzüddin Mu-hammed’e verdi. Mahallî reislerin kendisi­nin hâkimiyetini tanıdığı Sicistan’dan (Sis-tan) döndükten sonra süvarilerine Gazne bölgesindeki Oğuz Türkleri’ne saldırıp şeh­ri yağmalamaları için yetki verdi. Daha sonra Gur’un ve Horasan’ın çeşitli bölgele­rinden gelen orduları topladı ve 1173’te Gazne’yi aldıktan sonra buranın idare­sini sultan unvanını verdiği kardeşi Mu-izzüddin Muhammed’e bıraktı.

Sultan Muizzüddin Gazne’de, sadece İdaresi altındaki halkın durumunu iyileş­tirmek için kardeşiyle rekabete girmek­le kalmadı, aynı zamanda Hindistan’ın zengin bölgelerini fethetmek suretiyle de büyük bir başarı kazandı. Onun Hin­distan’da fethettiği yerlerden elde etti­ği ganimetle her iki kardeş güçlerini art­tırdılar, şehirlerini ekonomik ve kültü­rel bakımdan geliştirdiler. Gazne bir kül­tür ve eğitim merkezi olarak yeniden canlandı.

Fahr-i Müdebbir olarak tanınan çağ­daş müellif Muhammed b. Mansûr, Gaz­ne şehrini Oğuzlar’ın tahribatından kur­taran Sultan Muizzüddin Muhammed’İn aynı zamanda Karmatîler’in tehdidine karşı halkın hayatını ve mallarını da em­niyet altına aldığını belirtir. Güvenliğin sağlanması ile ticaret ve alışveriş can­landı, bölgede yaşayan halkın refah se­viyesi yükseldi. İlim adamlan ve sanat­kârlar himaye edildi. Sultan Muizzüddin, önce MÜltan ve Yukarı Sind Karmatî Kral-lığı’nın topraklarını ele geçirdi (571/1175-76), daha sonra Sind çölü üzerinden Gu-cerât Hİndü Krallığfnın topraklarına gir­di; ancak burada yenildi ve geri püskür­tüldü (574/1178-79). Bu yenilgi, onun Hindistan’ın fethiyle ilgili harekât planını değiştirmesine sebep oldu. Stratejik ba­kımdan Lahor’un Gazneliler için daha iyi bir üs olacağına inandığından 1178-1180’de Peşâver’İ zaptetti ve buradan Lahor üzerine yürüdüyse de Lahor şehri kuvvetli bir şekilde tahkim edildiği için basan sağlayamadan geri dönmek zo­runda kaldı (576/1180-81). Karmatîler’in Mültan ve Yukarı Sind’den Aşağı Sind’e kaçmaları ve bölgedeki Gurlu subayları­na karşı bir tehdit unsuru oluşturmala­rı üzerine Sultan Muizzüddin Lahor’un fethinden önce onların gücünü kırma­ya karar verdi. 1182’de Sind’e girdi. De-bul Limanı dahil bütün Aşağı Sind böl­gesi Karmatfler’den temizlendi. Daha sonra sultan zengin ganimetlerle Gaz-ne’ye döndü. Son Gazneli hükümdarı Hüsrev Melik 1186’ya kadar Muizzüd-din’e karşı Lahor’u savundu. Askerî güç­le Lahor’u ele geçiremeyen Muizzüddin Muhammed şehri zaptetmek İçin hileye başvurdu. Gazne’de rehin bırakılmış olan Hüsrev Melikin oğlu Melikşah’ı dostluk mesajıyla birlikte Lahor’a gönderdi. Oğlunun serbest bırakıldığını haber alan Hüsrev Melik sevinç içinde zamanını eğ­lence ile geçirmeye başladı. Ancak Sul­tan Muizzüddin Melikşah’tan daha ön­ce geceleyin Lahor’a vardı. Bunun üzeri­ne Hüsrev Melik metanetini kaybede­rek teslim oldu ve Garcistan’a gönderil­di; 1192 yılında da oğlu Melikşah’la bir­likte öldürüldü. Lahor’un zaptı Gurlu-lar’ın Hindistan’ın kuzeyine de yayılma­sını sağladı.

1190’da Tabarhinda Kalesİ’nin Sultan Muizzüddin tarafından zaptedilmesi üze­rine Ecmîr Hükümdarı Prithivi Raj bü­yük bir orduyla harekete geçti ve Tabar­hinda Kalesi’ni kuşattı. Sultanın tayin ettiği Melik Ziyâeddin Tülekî kaleyi ce­saretle savundu. 1191’de Tarain ovasın­da iki ordu arasında şiddetli bir muha­rebe oldu. Muizzüddin’in ordusundaki subaylar kaçmaya başlayınca sultan or­dunun merkezini bizzat idare etmeye başladı ve büyük bir cesaret gösterdi; ancak yaralanarak geri çekilmek zorunda kaldı. Gazne’ye dönünce ordusunu yeni­den düzenleyen Sultan Muizzüddin hazır­lıklarını tamamladıktan sonra 1192 yılın­da tekrar Prithivi Raj’a karşı savaşmaya başladı. Bu defa farklı bir taktik uygu­ladı. Yapılan savaşta Prithivi Raj mağlûp oldu ve yakalanarak Öldürüldü. Bu zafer­le Gurlular siyasî hâkimiyetlerini Sind’­den Bengal körfezine kadar yaydılar.

Gurlular’ın şöhretinin artması üzerine Abbasî halifesiyle Sultan Gıyâseddin Mu­hammed arasında diplomatik ilişkiler kuruldu. Abbasî halifesi hâlâ Sünnî müs-lümanlar nezdinde büyük bir itibara sa­hipti ve bütün İslâm dünyasının meşru lideri olarak görülüyordu. Bir ülkedeki sultana yetki vermesi ve onu tanıması sultanın idaresini meşrûlaştınyordu. Sel­çuklu İmparatorluğumun yıkılmasından ve Gazneli hanedanının ortadan kalk­masından sonra Orta Asya ve Horasan’­da hükümdarlığının tasdik edilmesi için halifeye başvuran yegâne kişi Gıyâsed­din Muhammed oldu.

Sultan Alâeddin Tekiş’in 1200 yılında ölümü üzerine Gurlular Hârizmşahlar’a karşı savaş açtılar ve Nîşâbur’u kolay­lıkla ele geçirdiler. Ertesi yıl Mervüşşah-cân’ı, ardından Serah bölgesini zaptetti-ler. Böylece bütün Horasan Gurlular’ın kontrolü altına girdi. Sultan Alâeddin Mu­hammed Hârizmşah, Horasan kendisi­ne verildiği takdirde idaresi altında bu­lunan bölgeleri Gurlular’ın bir vassâü ola­rak idare etmek istediğini belirtti. Fa­kat bu isteği reddedildi.

Muizzüddin, kardeşi Sultan Gıyâsed-din’İn ölüm haberini alınca Herafa dön­dü. Hanedanın lideri olarak hâkimiyeti altındaki topraklan akrabaları ve yaşlı aristokratlar arasında paylaştırdı. Ferah ve İsfızâr vilayetleriyle Büst şehrini Gı­yâseddin Muhammed’İn oğlu Gıyâsed­din Mahmûd’a, Gur bölgesiyle Germsîr ve Zemindâver vilâyetlerini ve Fîrûzküh’u Gıyâseddin’in damadı Melik Ziyâeddin Muhammed’e, sultanın kız kardeşinin oğlu Nasîrüddin Alp Gazi’ye de Herat ve ona bağlı yerlerin idaresini verdi. Daha sonra da kendisi Gurlu asillerle birlikte Gazne şehrine gitti.

Hârizmşah Alâeddin Muhammed’İn Horasan’daki Gurlular’a karşı savaş aç­ması üzerine Sultan Muizzüddin Hârizm’i zaptetmeye karar verdi. Hindistan’dan gelen savaş filleriyle desteklenen, biz­zat başında bulunduğu kuvvetli bir or­duyla harekete geçti. Yapılan savaşta Hârizmşah yenildi ve geri püskürtüldü. Hârizm civarına ulaşan Sultan Muizzüd­din Karasu Kanalı’nin kıyısında ordugâh kurdu. Erzak azalınca da Belh’e çekilme­ye karar verdi. Fakat Hârizmşah’a yar­dım etmek için Semerkant hanı ile bir­likte Ceyhun nehri kıyısına ulaşan büyük bir Karahıtay ordusu Gurlular’ın yolunu kesti. Sâlâr Hüseyin Harmîl kumanda­sındaki Gurlu öncü kuvvetleri gayri müs-lim Karahıtaylar karşısında başarı sağ­layamadı ve geri çekildi. Ertesi gün Ka-rahıtaylar tekrar göründüler. Askerleri­nin bir kısmı kaçmış veya öldürülmüş olan Sultan Muizzüddin birkaç yüz as­keriyle kaldı ve Endhûd Kalesi’ne sığın­dı. Karahıtaylar’ın müttefiki olan Semer-kant’ın müslüman hükümdarı Osman ve Türkistanlı müslüman asiller barış için araya girdiler. Bunun üzerine Karahı­taylar’ın reisi hazineler ve filler karşılı­ğında barış yapmaya razı oldu. Sultan Muizzüddin 1204 yılında Gazne’ye dön­dü. Daha sonra Kuzeybatı Pencap’taki Hokar reisinin isyan ederek Lahor ile Gazne arasındaki yolu kapatması üze­rine Pencap’ta Hokarlar’ın üzerine yü­rüdü ve onları yendi. Liderlerinin müs­lüman olması üzerine de âsileri affet­ti. Sultan Muizzüddin geri dönerken İn-dus nehri kıyısında Demyek’te kurulan ordugâhta namaz kıldığı sırada bir İs-mâilî fedaisi tarafından öldürüldü (602/ 1206).

Sultan Muizzüddin’in öldürülmesi Şen-sebânî hanedanının tarihinde bir dönüm noktası teşkil etti. Şensebânî prensle­ri arasındaki birlik bozuldu. Hârizmşah Alâeddin Muhammed İç çekişmelerden faydalanarak bütün Horasan’ı kontrolü altına aldığı gibi Gazne ve çevresindeki bölgelerde bulunan Gurlu idarecileri de tesirsiz hale getirmeye çalıştı. Sultan Mu-izzüddin’in ölümünün ardından on yıl içinde Gurlu İmparatorluğumun İndus nehrine kadar varan bölgeleri Hârizm-şahlar’ın, Kuzey Hindistan ise Kutbüd-din Aybeg’in hâkimiyeti altına girdi.

Gurlular idarî sistemde Gazneliler ve Selçuklular’ı örnek aldılar. Bu hanedan­da da sultan mutlak hâkim olup idare­nin başında bulunuyordu. Gurlular’da tahta geçişi düzenleyen bir kural bulun­mamakla beraber daha büyük olan ev­lât hükümdar olurdu. Bunun yaşı kü­çükse hükümdarın kardeşleri veya ye­ğenlerinden biri yerine geçerdi. Gurlu hükümdarlarından sekizi babalanna ha­lef oldu. Üçü kardeşlerinin, ikisi amca­larının yerine, biri de yeğeninden sonra tahta çıktı. Sultanın yanında en yetkili kişi vezirdi ve İdarenin yürütülmesinden sorumlu idi. Gurlular’ın en geniş toprak­lara sahip olduğu dönemde ülke on ida­rî bölgeye ayrılmıştı (Gur ve Garcistan, Bâmiyân, Belh, Büst, Horasan, Gazne, Kabil, Kirman, Lahor İSind ve Pencap dahil] ve Delhi merkez olmak üzere Hindistan). Dev­let işleri Dîvân-ı Vezâret, Dîvân-ı Vekîl-i Der, Dîvân-ı İnşâ, Dîvân-ı Berîd, Dîvân-ı Kaza ve Dîvân-ı Arz tarafından yürütü­lüyordu. Saraydaki en yetkili kişi emîr-i der (vekil-i der) olup onun emrinde emîr-i hâcib, çetrdâr, emîr-i şikâr, emîr-i mec­lis, çaşnlgîr, sâki-i hâs, devâtdâr, hazi­nedar ve ferrâş gibi kişiler görev yap­maktaydı.

Devletin başlıca gelir kaynakları ha­raç, ganimet, ihraç edilen mallardan alı­nan vergiler, tâbi devletlerin ödediği ver­giler, çeşitli hükümdar ve eyalet valileri tarafından gönderilen hediyelerden olu­şuyordu.

Çeşitli kabilelerin kalelerde garnizon­ları vardı. Ordu süvari ve piyade birlikle­rinden oluşur, piyadeler daha çok savun­ma savaşlarında görev alırdı. Ayrıca sa­vaşlarda fillerin kullanıldığı görülmekte­dir. Özellikle gayri müslim Karahıtaylar’a karşı düzenlenen seferlere çok sayıda gö­nüllü (mütavviûn) katılır, savaş zamanla­rında tâbi devletlerin orduları da sipeh-sâlârın emrine girerdi. Ordunun bütün masrafları Dîvân-ı Arz tarafından karşılanırdı. Sipehsâlâr bu divanın başkanı olan arıza karşı sorumlu idi. Gıyâseddin ve Muizzüddin devirlerinde Merv, Herat, Se-rahs, Tâlekân, Nîşâbur ve Tûs’ta inşa edilen kalelerde askerî birlikler yetiştirilir­di. Muizzüddin devrinde savaşan birlik­lerin sayısı 120.000 kişiye ulaşmışta.

İslâm öncesi dönemde Gur bölgesinin birbirine düşman olan çeşitli kabileler arasında paylaşıldığı anlaşılmaktadır. Putperest olan bu kabileler Farsça’nın farklı lehçelerini konuşuyorlardı. Komşu bölgelerin Araplar tarafından fethedil­mesi üzerine İslâmiyet Gur sınırlan için­de yayılmaya başladı. İslâmiyet’in en geç yayıldığı bölgelerden biri de Gur toprak­larıydı. Bununla beraber XI. yüzyıla doğ­ru halkın büyük bir bölümü Müslüman­lığı kabul etmişti. Fakat İslâm dini hak­kında yeterli bilgiye sahip olmadıkları için Ebû Abdullah Muhammed b. Ker-râm en-Nîşâbûrî tarafından kurulan Ker-râmiyye mezhebini benimsemişlerdi. Ker-râmiyye mensupları hem Sünnîler’i hem de Şİîler’i itham ederek Horasan, Gar­cistan ve Gur’da kendi fikirlerini yaydı­lar. Kerrâmîler zâhidliğe önem verdikle­ri için, daha sonra Horasan ve çevresin­de onların yerine geçen Sünnî sûfîlerin ilk temsilcileri sayıldılar.

Birçok Şensebânî prensi gibi Sultan Gıyâseddin Muhammed ve Sultan Mu­izzüddin kardeşler de başlangıçta Kerrâmiyye mezhebine mensuptular. An­cak daha sonra bu mezhepten ayrıldı­lar. Sultan Gıyâseddin Şafiî mezhebinin öğretilerinden etkilenerek bu mezhebe girdi. Sultan Muizzüddin de Hanefî ol­du. Gıyâseddin’in Şâfıî mezhebine gir­mesi üzerine Kerrâmiyye mezhebi ule­mâsının lideri İmam Sadreddin Ali Hey­sem Nîşâbürî sultanı hicveden bir şiir yazdı. Sultan bundan memnun olmamak­la beraber onu cezalandırmadı. Sultan Gıyâseddin, farklı mezheplere ve dinle­re mensup kişilere müsamaha göster­diği için Cüzcânî tarafından da övgüyle anılmaktadır. Alâeddin Hüseyin zama­nında İsmâilî dâîler Gur’da fikirlerini yay­maya başladılar. Fakat onun oğlu ve ha­lefi Seyfeddin Hüseyin îsmâilîler’e bü­yük tepki gösterdi ve bu bölgede faali­yette bulunan dâîler öldürüldü. Gurlular Horasan ve Gazne’ye de hâkim olunca devrin meşhur âlimleri Gurlu sarayında toplanmaya başladılar. Sultan Gıyâsed­din Şâfıî mezhebine intisap edince bu mezhep daha fazla İtibar gördü. Bunun­la beraber Gurlular’ın hakimiyetindeki topraklarda İsmâilîler, Şiîler, Haricîler, Hindular, Budistler, hıristiyanlar ve yahudiler de vardı.

Gıyâseddin ülkenin hemen her tara­fında medreseler ve hankahlar yaptırdı. Horasan ve Mâverâünnehir’deki ilim adamlarını sarayına davet etti ve onları himayesine aldı. Bu sayede Fîrûzkûh bir ilim ve kültür merkezi haline geldi. Kül­tür faaliyetleri Bağdat’tan Herat’a kay­dı. XII. yüzyıl sonunda dinî ve gayri dinî ilimlerin okutulduğu Herat medreseleri meşhur oldu. Ünlü düşünür Fahreddin er-Râzî, Alamut İsmâilîleri’nin şerrinden kaçıp Sultan Gıyâseddin’in sarayına sı­ğındı ve orada büyük bir şöhrete kavuş­tu. Sultan, Herat Camii yakınında Fah­reddin er-Râzî için bir medrese yaptır­dı. Pek çok âlim onun etrafında toplan­dı. Râzî, Risâle-i Bahâ 3iyye adlı eserini Gurlu Meliki Bahâeddin Sâm’a takdim etti; meşhur eseri et-Teîsîrü’l-kebîr’i (Mefâtîh.u’l-ğayb) Gıyâseddin dönemin­de yazdı, Fahreddin Mübarek Şah da bu devrin meşhur müelliflerindendi. Kendi­si de iyi bir hattat olan Gıyâseddin bu sanata yakın ilgi gösterdi. Ferîd Kâff, Şe-hâbeddin ve Fahrülküttâb dönemin meş­hur hattatlanndandır. Tâcülküttâb Se-rahsî de Gıyâseddin devrinde Gazne sa­rayında meşhur oldu. Herat hat ekolü XII. yüzyılda en parlak dönemini idrak etti.

Gurlu sultanları şairleri de sarayları­na çağınp himaye etmişlerdir. Ziyâed-din Herevî, Tâceddin Timrânşah, Hakîm Muhammed b. Ömer el-Ferkadî, Ferîdüddin Mahmûd el-Herevî, Zeynüddin es-Sîczî, Ebû Bekir b. Ömer et-Tirmizî Gur­lular döneminde yaşayan başlıca şair­lerdir.

Sultan Gıyâseddin sûfîlere çeşitli ih­sanlarda bulunmuş, onlar için ribât ve hankahlar tesis etmiştir. Herafta yaptırdığı meşhur ribâta Şeyh Şemseddin Muhammed el-Kirmânî’yi yerleştirmiş­ti. Şeyh Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr’ın torunu Muhammed b. Münevver de Esrârü’t-tevhîd îî makâmâti Şeyh Ebi’s-Sa^îd adlı eserini Gıyâseddin Muhammed’e it­haf etmiştir.

Şensebânî hükümdarları Gur’da ve fet­hettikleri topraklarda şehirler kurarak, kaleler inşa ederek komşu imparator­lukların sultanlanyla rekabet ettiler. Gı­yâseddin Muhammed sanat ve kültür­de güçlü Orta Asya ve İran hükümdar­larını geçmeye çalıştı. İmparatorluğu­nun değişik bölgelerinde saraylar, köşk­ler ve bahçeler yaptırdı. Zemindâver’i kış mevsimi, Fîrûzkûh’u da yaz mevsimi için hükümet merkezi olarak seçmişti. Zemindâver yakınlarında içerisinde köşk­ler bulunan, Bâğ-ı İrem adını verdiği bir bahçesi vardı. Cûzcânî’ye göre dünyada­ki hiçbir bahçe bununla mukayese edilemezdi. 1193’te KutbÛddin Aybeg’in Delhi’de yaptırdığı Kutub Minâr’m ben­zeri olan Cem’deki yüksek minare Sultan Gıyâseddin’in âbidesi olarak hâlâ ayak­ta durmaktadır.

Sultan Muizzüddin ağabeyinden daha dindardı; büyük medreseler, hastahane-ler ve ribâtlar inşa ettirerek Gazne’yi es­ki şöhretine kavuşturmuştu. Onun cö­mertliği ve halkın refahıyla yakından İl­gilenmesi Hindistan’daki Türk sultanla­rına ilham kaynağı olmuştur.

TDV İslâm Ansiklopedisi