GÜNAH

0
270

 

GÜNAH

 

Ash Farsça bir kelime
olan günah, lügat-ta; “suç” anlamına gelir. Terim anlamı ise;
“Allah’ın emirlerine aykırı olan ve ahi-rette cezayı gerektiren iş, dini
suç” mana­sına gelmektedir. Arapçada günah keli­mesinin karşılığı olarak
zenb, masiyet, ism, cürm, seyyie, fahişe, günah, hatta, zelle vb. pek çok
kelime kullanılmakta­dır. Ancak bunların her birinin ifade etti­ği mana
diğerinden farklıdır. Mesela, ism, dinen ve fitraten sakınılması gereken şeydir
ki kasdi işlenen günahı ifade eder.

Biz, türkçede günah
kelimesini, tahrimi olsun, tenzihi olsun her türlü mekruh ve haramın işlenmesi
karşılığında kullanıyo­ruz. Bütün dini yasaklara günah diyoruz. İslami
literatürde günahlar başlıca büyük (kebire) ve küçük (sağire) olmak üzere iki
gruptur. Peygamber efendimiz çeşitli hadislerinde büyük günahları bildirmiştir
ki başlıcalan şunlardır

 1) Allah’a şirk koşmak,

 2) Ana-babaya asi olmak,

 3) Ya­lan yere şahitlik etmek veya yalan söyle­mek,

 4) Haksız yere insan öldürmek,

 5) Sihir yapmak,

 6) Yetim malı yemek,

 7) Faiz yemek

, 8) Düşmana
hücum esnasın­da harpten kaçmak

, 9)
Namuslu, mümin kadına zina İsnad etmek,

 10)
Hz.Peygam-berin söylemediği bir sözü o söylemiş gibi nakletmek,

 11) Yalan yere yemin etmek,

 12) Başkasının ana babasına söverek, ken­di ana babasına
sövdürmek,

 13) Hırsızlık yapmak,

 14)
Koğuculuk etmek vb. (bk.-Wensinck, Concordance, V, 516, kebire md.). Diğer
hadislerde ve sahabe kaville­rinde bildirilen büyük günahların sayısı kırk
kadardır. Ancak, büyük günahları, sadece bu sayılarla sınırlamak doğru de­ğildir.
Belki bunlar, büyük günahların en büyükleridir. Nitekim, Peygamber Efen­dimiz,
bazan; “Ben size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?”
tarzın­da soru sorarak cevabını da kendisi ver­miş ve yukarıda zikrettiğimiz
maddeleri belirtmiştir. Bu da bize, bu maddelerin büyük günahların önde
gelenleri olduğu­nu göstermektedir. Büyük günahlar içeri­sinde zikredilen
“şirk” ise büyük günahla­rın başıdır ve tevbe edilmediği takdirde hiç
af edilmeyecek olanıdır.

Büyük günahlar için
alimler birtakım ta­rifler yapmışlar ve bazı ölçüler koymuşlar­dır ki
önemlileri şunlardır

: a) Haram
olduğu dini nassla sabit olan şeyler büyük günahtır

, b)
Allah’ın işleyeni ateşte azab etmekle tehdid ettiği günahlar büyük gü­nahlardır,

 c) İşleyene, had cezası gereken günahlar,

 d) İşleyene, fasık adını veren gü­nahlar,

 e)Allah’ınveHz.Peygamberİn ya­panı lanetlediği günahlar
büyük günahlar­dır. Bazı alimler ise Rasulullah’a yalan is­nad ederek hadis
uyduranların küfre gir­diklerine hükmetmişlerdir. Bir kısım alimler de Allah’ın
yasakladığı her şeyin büyük günah olduğunu İleri sürmüşlerdir.

Büyük günahların
dışında kalan günah­lar da küçük günahlardır ki şöyle tarif edi­lir:
“Dünya ve ahirette, işleyene ceza ge­rekmeyen işleyeni lanetlenmeyen,
fasık kabul edilmeyen, cehennemde azabla teh­did edilmeyen ve hakkında Allah’ın
gada-bı sozkonusu olmayan günahlar küçük gü­nahlardır.” Küçük günahların
sayısı çok fazladır. Küçük günahlarda ısrar etmek ve onları hafife almak büyük
günahtır. Yi­ne işlenen günaha önem vermemek, ceza­sından korkmamak, işlerken
haya etme­mek de o günahın küçük olmaktan çıkıp büyük günahlara dahil olmasına
sebep olabilir. Bunun aksine; insan işlediği gü­nahtan haya eder, göreceği
azabdan kor-karsa bu da o günahın küçülmesine vesile olabilir.

Bir müslümanın,
tembellik, gaflet ve ih­malkârlıktan dolayı bir kere bile olsa, Özürsüz olarak
sünneti terketmesi veya mekruh olan bir şeyi işlemesi küçük gü­nah
sayılmaktadır. Küçük günahlar, sahi­binin adaletini eksiltmez ve şahitliğinin
kabulüne engel teşkil etmez.

Büyük günah işleyenin
durumuna gelin­ce; ehl-i sünnete göre, büyük günah işle­yen tevbe etmeden
ölürse kâfir olmaz ve ebedi cehennemde kalmaz. Ancak, Al-iah’ın, bu kimseyi af
edip etmeyeceği ihti-

laflı bir husustur.
Dilerse af eder, dile­mezse af etmez. Af ederse doğrudan cen­nete girecek
demektir. Aftan mahrum ka­lırsa, cezasını çektikten sonra cennete gi­recektir.
Mutezile ve Haricilere göre, bü­yük günah İşleyen tevbe etmeden ölürse ebedi
cehennemde kalacaktır. Burada bir hususu da belirtmek yerinde olacaktın Her ne
kadar ehl-i sünnet amel ile imam ayırmış ve büyük günah işlemenin küfür
sayılamayacağım prensip olarak kabul et­miş ise (ki Kur’an-ı Kerim’deki pek çok
ayet Ehl-i Sünnetin bu görüşünü destekle­mektedir) günahların işlenmesi, hele
sık sık işlenmesi, inşam, yüce duygu ve düşün­celerden uzaklaştırır ve belki de
bir gün gelir ki onun küfre düşmesine sebep olabi­lir. Aksine, ibadetlere devam
edilmesi ve günahlardan sakınılması da imanın yeşer­mesine, kökleşmesine,
sağlamlaşmasına, kuvvetlenmesine sebep olacağı nazardan uzak tutulmamalıdır.

Özellikle
Hz.Peygamberin “büyük gü­nah” diye bildirdikleri başta olmak üzere
büyük günahlara baktığımızda dikkatimi-zi çeken hususlar şunlar olur: Büyük gü^
nahlar, büyüklükleri nisbetinde ferde, ai­leye ve topluma zarar veren
şeylerdir. Za­ten İslâm dininin bütün yasakları insanlı­ğa şu veya bu tarzda
zararlı olan şeyler­dir. Emirleri de insanlığın yararına olan hususlardır.

Hz. Peygamber günahı
şöyle tarif etmek­tedir: “İyilik (birr), ahlakın güzel olması­dır. Günah
(ism) ise, kalbim tırmalayan, insanların muttali olmasından hoşlanma­dığın
şeydir.” (Müslim, Birr, 5; Tirmizi, Zühd, 52). Bu hadisi şerif bize günah
olan şeyleri anlamada vicdani bir ölçü ve­riyor. Demek ki insan, yaptığı bîr iş
ve davranıştan sonra kalbinde bir huzur, sü­kun, rahatlık hissediyorsa yaptığı
iş iyidir.

Eğer içinde bir
tırmalanma, sıkıntı, dar­lık, ızdırap ve rahatsızlık hissediyorsa yap­tığı iş
kötüdür. Bu vicdani ölçü, dinin hük­münü kesinlikle bildirmediği konularda
(şüpheli şeylerde) bize ışık tutacaktır. “Müftülerden fetva alsan da esas
fetvayı kalbinden al” (bk.ed-Darimi, Büyü, 2; Ah-med b. Hanbel, Müsned,
IV, 228), pey­gamberin düsturu da bunu desteklemek­tedir. Dinin kesin
bildirdiği hususlarda vicdanı hakem yapmaya zaten ihtiyaç yok­tur. İnanan kimse
dinin yasaklarından uzak durmayı kendisi için vazgeçilmez bir prensip kabul
etmelidir.

Biraz da günah işleme
sebepleri üzerin­de duralım: Günah, “Allah’ın emrine ba§ kaldırma”
demek olduğuna ve bunun ce­zasız kalmayacağı bilindiğine göre acaba İnsan niçin
günah işler? İnsanı günaha sü­rükleyen birtakım unsurlar vardır ki bun­ların
başlıcalan, nefis ve şeytandır. Hz.-Peygamber nefsin insan için en büyük düş­man
olduğunu haber vermiş ve bununla mücahedenin önemini belirtmiştir. Nefis, insan
varlığının en aşağı tabakası olup bü­tün kötü huyların ve çirkin hareketlerin
merkezidir. Tabi bu, eğitilmemiş nefis olan nefs-i emmarenin tarifidir. İnsanı
ha­yırdan alıkoyan, kötülüğe sürükleyen bir iç merkezdir. İnsanda bunun
yaratılışı ila­hi imtihanın gerçekleşmesi içindir. İba­det, zikir, riyazat,
Kur’an tilaveti ve azim-1İ iradeyle nefis eğitilerek kötülüğü emre­dici
olmaktan (emmarelikten) vazgeçiri-lip iyilik isteme merkezi (mutmainne mer­tebesi)
haline getirilebilir. İnsanın damar­larında dolaşma özelliğine sahîp, şeytan
denen lanetli varlık da nefisle ortaklaşa hareket ederek inşam günah işlemeye
sev-ketmektedir. Bu da zorlamayla değil de sadece günahı, kötülüğü iyi
göstermek su­retiyle olur. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu ise din (Kur* an ve
Hadis) bize bildir­miştir. Şeytanın kötülük çağrısından uzak­laşmanın yolu da
yine dinin emirlerine ka­rarlılıkla sarılmak, yasaklarından titizlik­le
kaçınmak, Allah’ı zikir, Kur’an tilaveti, ibadet vs. ile mümkündür. Zaten
şeytan, ihlaslı kulları tuzağa düşüremez (bk.-Hıcr, 15/40).

İnsanın, zayıf
yaratılıştı, özellikle şehevi arzular karşısında dayanıksız oluşu da gü­naha
götüren bir sebep sayılabilir.

Günahtan kurtulma
yollarına gelince; bunlar çoktur. Şüphesiz bunların başında tevbe gelir. Tevbe,
yaptığı günaha pişman­lık duyarak, af etmesi dileğiyle Allah’ayö-nehnedİr.
Tevbede samimiyet, pişman­lık, azim, kararlılık esastır. Tevbeyle, her türlü
günah (Allah’ın izni ve lutfuyla) sili­nir. Yine, işlenen hasenat ile yani farz
ol­sun olmasın her türlü taat ile seyyiat (kü­çük günahlar) örtülür ve silinir.
Bu zikret­tiklerimiz, günahların, dünya hayatında affına sebep olan
hususlardır. Ahiret ha­yatında ise ya doğrudan Allah’ın af etme­si veya
Allah’ın izin verdiği bir şefaatçinin (Peygamberimiz, diğer peygamberler,
ev-liyaullah, şehidler…) şefaatiyle. Allah’ın affetmesi yahut da (kabirde,
mahşerde ve cehennemde) işlediği günahın cezasını çekmek suretiyle affolunma
sözkonusu-dur. Günahkâr müminin imanı er geç onu cennete -biiznillah-
götürecektir.

İnsanlığın ilk atası
Hz.Adem ve eşinin ilk defa yaratılıp cennete konulması, son­ra yasak ağacın
meyvasından yemeleri se­bebiyle cennetten çıkarılıp yeryüzüne indi­rilmeleri,
orada bir müddet yaşadıktan sonra tevbeleri neticesinde tekrar af edi­lip
cennete gönderilmeleri, hristiyan inan­ana göre asli günah kabul edilmiş ve bü­tün
insanhr -Hz. Adem’in nesli olmak ba­kımından- hükmen, mecazen günahkâr

kabul edilmiştir.
Müslümanlıkta asli gü­nah diye bir şey yoktur. Aslî günah inana akla, mantığa,
vicdana ve ilahi adalete de uygun değildir. Doğuştan herkesi günah­kâr kabul
etmenin saçmalığı açıktır. Hris­tiyan inancında din adamlarının, yaşayan­ların
günahlarını bağışlamaları hususu da saçmalıktır ve hristiyanlığın tahrif
edildiği­nin belgeleridir.

Günahla ilgili son
olarak şunları söyleye­biliriz: İnançlı insan günah işlemekten mümkün mertebe
uzak kalmaya gayret sarfetmeli ama günah işlediği zaman da ümitsizliğe
düşmemeli, tevbe kapısının ölünceye ve kıyamet kopuncaya kadar açık olduğunu
unutmamalı, tevbe ile gü­nahın af edileceğine inanmalı ve tevbenin de kişiyi
Allah’a yaklaştırıcı olduğunu ha­tırdan çıkarmamalıdır.

Sevab: Sevab kelimesi
lügatta “karşılık” anlamına gelmektedir. Ancak bu karşılık daha
ziyade “taatın karşılığı”dır.

Sevabın yaygın olan
iki manası vardır

: 1) Yapılan
bir iyi işe (hayırlı amele) karşı Al­lah tarafından ihsan olunan mükâfaat

, 2)
Allah’ın rızasını kazanmaya ve ahirette mükâfaat almaya vesile olan hayırlı
amel. Bu durumda sevap, günahın zıddı oluyor. Günah hem kötü amele, hem de kötü
amelin cezasına (karşılığına) dendiği gibi sevap da hem iyi amele, hem de iyi
ame­lin karşılığına denmektedir. İyi amelle kastolunan, insanın hem kendine,
hem ya­ratıcısına ve hem de bütün insanlara ve hattabütün canlılara karşı her
türlü olum­lu, faydalı davranışlardır. Dinin emirleri bunların başında gelir,
her türlü farzın, va­cibin, sünnetin ifası sevap amel olduğu gi­bi, ahirette
sevabı gerekli kılan ameller­dir. Günde beş vakit namaz kılmak, rama­zan ayında
oruç tutmak, hacca gitmek, ze­kât vermek gibi farzların yerine getirilmesi
sevap olduğu gibi farzların dışında işle­nen nafile ibadetler de sevaptır.
Ayrıca Kur’an okumak, Allah’ı zikretmek de se­vaptır. Bunlar, yaratıcı ile
ilgİH sevaplar­dır. İnsanlarla ilgili olanları da çok sayıda­dır. İnsanlara
karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmak, onların her türlü yardımına koş­mak,
onlara zarar vermemek, zulüm et­memek, kimsesizlere bakmak, büyüt­mek, yetiştirmek;
insanlara ilim öğret­mek; cami, yol, okul, köprü, çeşme, misa­firhane, aşhane
gibi umumun yararlanaca­ğı her türlü hayır hizmetlerine yönelik fa­aliyetler de
sevaplar cümlesindendir. Hat­ta yoldaki insanlara zarar veren bir taşı,
herhangi bir engeli kaldırmak da sevap­tır. Sevaplı ameller sayısız denecek
kadar Çoktur. Hayvanlar ve kuşlar da dahil her türlü canlının yeme, içme,
giyinme, barın­ma, tedavi vb. her türlü yardımına koş­mak sevaptır. Tabi ki bu
ameller Allah rı­zası için işlenirse sevaptır. Şahsi çıkar için İşlenirse sevap
olmaz. Riya, gösteriş için işlenirse yine sevap olmaz.

İslam’ın esas amacı,
insanlar arasında tam bir huzur ortamı, yardımlaşma ve da­yanışmayı sağlamak
olduğu için başkaları­na yardıma yönelik davranışlar övülmüş­tür. Bu tür
davranış sahipleri ahirette mü-kâfatlandırılacaklardır.

Mehmet BULUT

Bk. İsmet. GÜVENLİK

Bütün istek ve
ihtiyaçların karşılanaca­ğından emin olma duygusuna güvenlik adı verilmektedir.
PsikolojideHenryMur-rayveAbrahamMaslow gibi psikolojik ih­tiyaçlar üzerinde
duran teorisyenler tara­fından da kullanılmakla birlikte, asıl ola­rak Erik
H.Erikson’a ait bir kavramdır.

Psikanaliz ekolü
içinde yetişmesine rağ­men, kendisine özgü teoriler geliştiren Erikson’un bakış
açısından, insan hayatı nisbeten birbirinden bağımsız sekiz evre­den oluşur.
Her evre belirli yaş grubuyla, belirli bir sosyal tarzla karakterize edil­miştir
ve birbirlerini aşamalar halinde ta­kip ederek gelişirler. Erikson, her gelişim
dönemine uyan bir çekirdek çatışma oldu­ğunu; çatışmanın biri olumlu, diğeri
olum­suz iki zıt kutubu bulunduğunu; bu zıt ku­tuplar arasındaki mücadelenin
olumlu­nun lehine bitmesi halinde benlik bütünlü­ğünün korunacağını ileri
sürmektedir. Za­ten benlik bütünlüğünün korunması da in­sanın temel güdüsüdür.

İnsan hayatının ilk
evresi, ağızın ve duyu­ların hakim olduğu (oral-sensory) dönem­dir. Bu dönemin
temel çatışması ise te­mel güvensizliğe karşı temel güvendir.

İnsan yavrusu,
hayatınm birinci ayında ihtiyaçların karşılanması açısından bütü­nüyle pasif
bir konumdadır ve annesine bağımlıdır. Zamanının çoğu uykuda ge­çer, ancak
kendi bedeninden gelen uyarı­lara karşı hassastır. Acıkınca veya bir sı­kıntısı
olunca uyanır, ağlamaya başlar. Bunlar giderilince tekrar uyumaya döner. İkinci
aydan sonra giderek çevreyi farke-der. Fakat davranışlarına haz ilkesi yön
verdiği için her isteğinin hemen o anda karşılanmasını ister. Dürtüleri ve
organla­rının zorlaması karşılanıp giderilmediğin­de iç dengesi bozulur ve
bebekte bir tedir­ginlik ve gerginlik hali oluşur. Annesinin sayesinde
beslenmesi ve bakımı sağlanan, durtüleriyle ve organlarının zorlamasıyla başa
çıkabilen bebekte, bir iç iyilik duygu­su gelişir. Bu iç iyilik duygusu,
bebeğin an­nesini içinde bir “kesinlik durumu” olarak yaşamasıyla
elele devam eder. O bilir ki, çağırdığında veya zamanıgeldiğinde annesi onun
yardımına koşacak, ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Bu nedenle annesinin gö­zünün
önünden uzaklaşmasına katlanabi­lir, bu onun ilk sosyal başarısıdır (dolayı­sıyla
sosyalleşmesinin ilk basamağını oluş­turur). Bebek de rahattır, anne de. İkisi
arasında karşılıklı bir güven oluşmuştur. Anne ihtiyaçlarını karşıladıktan
sonra hu­zur içinde başka işleriyle uğraşabilir. Be­beğini her an onun yanmda
olmasının ge­reksizliğine ve imkânsızlığına ikna edebil­miştir. Bebek yalnızca
güvenen değil, gü­venilendir de aynı zamanda.

Bebekteki bu güven
duygusunun oluşu­mu ona gösterilen bakım ve ona yapılan beslenmenin nİceliğiyle
ölçülmez; güven­lik, bebek ve anne arasındaki ilişkinin ni­teliğine bağlıdır.
Annenin hem yavrusu­nun ihtiyaçlarını özenle karşılarken, hem de ona güvene
değer bir kişi olduğu duy­gusunu verebilmesi, çocuktaki güven duy­gusunu
meydana getirir.

Daha insan hayatınm
ilk döneminde sağ­lanan güven duygusu, gençlik evresinde oluşacak kimlik
duygusuna temel olacak olan bir benlik duygusu geliştirir, güdük de olsa. Bu
nedenle “temel güven” adını alır. Bireyin hayatının sonraki evrelerin­deki
insan ilişkilerinde ne kadar güvenli ve ne kadar güvenilir oluşunu, onun bu te­mel
güveni belirleyecektir.

Güven içinde ihtiyaçlarının
karşılanma­sını bekleyebilen bebek, daha sonraki ya­şantıları sırasında da son
tahlilde kendi benlik bütünlüğüne hizmet edecek engel­lemelere karşı
dayanmasını bilecektir. Tez canlı, ürkek, endişeli olmak yerine, kendinden
emin, sabırlı ve güvenilir birisi olacaktır. Fakat bunun İçin ebeveynlerin,
bebeklerinin davranışlarını engellemeleri­nin böyle bir anlamı olduğunu onlara
an­latabilmiş olmaları gerekir. Bu anlatımın

dili ise sevgidir.

..rh                                   ErolGÖKA

Bk. Güvensizlik;
Benlik; ihtiyaç.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here