Gülşehri Kimdir, Hayatı, Eserleri, Edebi Kişiliği, Hakkında Bilgi

61

Gülşehr (ö. 717/1317’den sonra) Mutasavvıf şair.

Kaynaklarda hayatına dair pek az bil­gi vardır. Hakkında bilinenler, kendi eser­lerindeki bazı kayıtlarla kendinden son­ra yaşamış Ahmedî (ö. 815/1412-13), Hatiboğlu (ö. 838/ 1435ten sonra) ve Kemal Ümmî (ö. 880/1475) gibi birkaç şairin şiirlerinde rastlanan birtakım sözlerden ibarettir.

717’de (1317) kaleme aldığı Mantıku’t-tayr’daki bazı beyitlerden onun Kırşehir’­de (Gülşehri) zaviye sahibi, müridi çok ve bütün şehir halkınca tanınan, evinde her gece semâ yapılır, saygıyla eli öpülür meşhur bir şeyh olduğu öğrenilmekte­dir. Hârizm’den gelip Kırşehir, Eskişehir ve Ankara dolaylarına iskân edilmiş Oğuz boylarından birine mensup olduğu sanı­lan Gülşehrî’nin Kırşehir’e ne zaman yerleştiği belli değildir. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’nin ölümünden sonra Sultan Veled’in, kendisini Mevlevi tarikatını yay­mak ve bir zaviye kurmak üzere Kırşe­hir’e göndermiş olması ihtimalinden söz edilirse de bu husus henüz açıklık kazan­mamıştır.

Yerleştiği yerin adını kendine mahlas olarak alan şairin asıl adının Ahmed veya Süleyman olabileceği ileri sürülmektedir. Bazı araştırmacılar, Mantıku’t-tayr’ın İs­tanbul Arkeoloji Müzeleri Kütüphanesi” n-de bulunan nüshasının (nr. 1360) baş ta­rafındaki “Kitâbü Mantıki’t-tayr min kelâmi şeyhi’İ-muhakkikin mürşidi’t-tâ-libîn el-âlimü’l-fâzıl eş-Şeyh Ahmed el-Gülşehif ibaresine dayanarak şairin adı­nın Ahmed olması gerektiği düşüncesin­dedirler. Fakat Gülşeh­rî’nin gerek kendi eserlerinde gerekse hakkında bilgi veren diğer eserlerde Ah­med ismine rastlanmadığı gibi Kırşehir’­de Şeyh Ahmed adında bir kimsenin tür­besi de mevcut değildir, öte yandan Manüku’t-tayr’ûa Süleyman adının sık sık geçmesi ve Kırşehir’de de Şeyh Sü­leyman adında birinin türbesinin bulun­ması, araştırmacılardan bazılarını şairin adının Süleyman olabileceği kanaatine götürmüştür.  Kitapçı Raif Yelkenci de Gülşehrî’nin, Sultan Veled’in halifelerin­den olup 697 Muharreminde Kırşehir’in doğusuna düşen bir yerde bir Mevlevi zaviyesi kurmuş olan Şeyh Süleymân-ı Türkmânî ile aynı kişi olduğu­nu ileri sürer. An­cak Mantıku’t-tayr’ûa geçen Süleyman isimlerinin hemen tamamı doğrudan doğruya Süleyman peygamberle ilgili olup hiçbir yerde Gülşehrî mahlasıyla bir­likte zikredilmemektedir. Ayrıca Şeyh Sü­leyman’ın 710’da (1310) Sultan Veled’in ölümünden iki yıl önce vefat etmiş ol­duğu da anlaşılmaktadır (a.g.e, ay). Görüldüğü gibi şairin adı hakkındaki bilgi­ler kabul edilebilir olmaktan uzaktır. Gül­şehrî’nin Mantıku’t-tayr’i 717’de (1317) tamamlamış olmasına ve eserin sonun­daki, “Şükr ol bir Tann’ya ki bu kelâm / Ömrümüzden ilerü oldu tamâm” beytine bakılırsa onun Kırşehir’de 717′-den sonraki bir tarihte ve epeyce ilerle­miş bir yaşta vefat ettiği anlaşılır.

Eserlerinden Gülşehrî’nin İslâmî ilim­ler yanında matematik, mantık ve fel­sefeye de vâkıf olduğu anlaşılmaktadır. Birçok seyahat yaptığını, kendinden ön­ce yaşamış ve kendi zamanındaki şair­lerin şiirlerini okuduğunu söyleyen Gül­şehrî en çok Mevlânâ, Attâr, Senâî, Sa’dî ve Nİzâmî’nin tesirinde kalmıştır. Özel­likle Mevlânâ’dan çok etkilenmiş olması onun Mevlevî olabileceğini akla getirir­se de gerek Mevlevî kaynaklarında ge­rekse silsilenamelerde bunu doğrula­yan bir kayda rastlanmamaktadır. Buna karşılık geniş bir tasavvuf kültürüne sahip olan Gülşehrî’nin Ahî Evran’ın talebelerinden olması muhte­meldir.

701’de (1301) Farsça olarak yazdığı Feleknâme’den sonra şöhret kazanan Gülşehrî kendisini Senâî, Attâr, Nizamî, Sa’dî, Mevlânâ ve Sultan Veled gibi bü­yük şairlerin takipçisi saymakta ve on­larla aynı daire İçinde görmektedir. Onun hem şeyh hem de şair olarak kendini tasavvuf ve edebiyat âleminin en büyük simaları arasında zikretmesi dikkati çek­miş ve bu yönü bazı şairlerce tenkit edil­miştir. Bunlar arasında Ahmedî, Gülşeh­rî gibi başka şairleri taklit etmediğini, yazdıklarının doğrudan doğruya kendi­sine ait bulunduğunu, Gülşehrî gibi ken­dini beğenmiş bir kimse olmadığını söy­leyerek onu eleştirmektedir. Fakat Ahmedî’nin edebî şahsiyetinin teşekkülün­de ve eserlerinde Gülşehrî’nin tesiri açık­ça görülmektedir. Bu durum, Gül­şehrî’nin dönemin en mühim şahsiyet­lerinden biri olarak anılmaya değer bir şair olduğunu gösterdiği gibi, Mecmû-atü’n-nezâir ve Câmiu’n-nezâir gibi sonraki asırların tanınmış bazı şiir mecmularında manzumelerinin yer alması, onun şöhret ve tesirinin XVI. yüzyıl baş­larına kadar devam ettiğini ortaya koymaktadır.

Devrindeki birçok şairin, Türkçe’nin Arapça ve Farsça’ya nisbetle kaba ve ifa­de bakımından kabiliyetsiz olduğu yo­lundaki görüşlerinin aksine fikir yürü­ten hemen hemen tek şair Gülşehrî’dir. Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’t-tayr’ını Türkçe’ye aktarırken alelade bir tercü­meden ziyade, Türkçe’nin bütün imkân­larını kullanarak âdeta orijinal bir eser ortaya koyduğunu ve Türk dilinde daha önce bu kadar güzel bir eser meydana getirilmediğini söyleyerek övünmesi, onun şuurlu ve idealist bir kişi ol­duğunu göstermektedir Ayrıca eserleri didaktik ve sûfîyâne bir mahiyet taşıdı­ğı halde dilinin sade ve temiz, üslûbu­nun itinalı ve canlı, nazmının ise devrine göre oldukça pürüzsüz oluşu, onun sa­nat kabiliyeti hakkında yeterli bir fikir verir. Gülşehrî’nin, Yûnus Emre’den sonra zamanının duyguca kuvvetli olduğu kadar usta bir şairi olarak da çağdaşlan arasında önemli bir yer tuttuğunda şüphe yoktur.