Gülnar Hanım Kimdir, Hayatı, Eserleri, Hakkında Bilgi

27

Gülnar Hanım. Türkler’e dostluğu ve İslâmiyet’e saygısı ile Türkiye’de çok sevilmiş Rus şarkiyatçısı.

1854’te doğdu. Kazan’a yerleşmiş, bü­yük arazi ve emlâk sahibi bir asilzade ailesine mensup olan, bu şehrin bir süre belediye başkanlığında bulunmuş Fransız asıllı Kont Lebedev ile evliliğinden do­layı Olga de Lebedev diye anılan Gülnar Hanım’ın asıl adı Olga Sergeevna Lebedeva’dır. Türkçe’deki yayınlarında kul­landığı Gülnar takma adının yanı sıra Öbür ismi Olga de Lebedef yahut Olga dö Lebedef şekillerinde geçer. Kontes unvanını taşıyan Olga Lebedeva, Türkler’in çok beğendiği kültür ve faziletle­rine sevgisi dolayısıyla Gülnar adını be­nimsemiş, ilk zamanlar Türkiye’de yal­nızca bu ad altında tanınmak istemiş, daha sonra okuyucu Önüne gerçek adıy­la çıktığında da Türkçe eserlerinde Gül­nar’ı daima baş adı olarak muhafaza etmiştir. Mektuplarında ve bazı Türk ya­zarlarının eserleri için kaleme aldığı ön­sözlerde ise ismini tek başına Gülnar di­ye göstermiştir. Bu ismi seçişinde, yetiş­tiği bölgedeki Tatar kadınları arasında yaygın olan Gülbahar, Gülnisâ gibi isim­lerden gelme bir tesir sezilir.

Kazan’da Tatarlar’ın çoğunlukta oldu­ğu bir çevre içinde yetişmesi, arazi ve mülklerinde çalışan çok sayıda Tatar ile devamlı münasebet içinde bulunması dolayısıyla erken yaşta Tatarca’yı öğren­diği gibi 1877-1878 Türk-Rus Savaşı’nda esir düşen Türk subayları ile, zaman zaman gittiği ve bazı yazı denemelerini kendilerine gösterdiği Petersburg’daki Türk elçiliği mensuplarından gördüğü yardımlarla Türkiye Türkçesi’ni yazı dili seviyesinde öğrenmeye çalışmıştır. Ka­zan Üniversitesi’ni bitirmiş olan Gülnar Hanım’ın şarkiyatçı formasyonu kazan­masında Kazanlı âlim ve müellif Kayyûm Nâsırî’nin önemli bir rolü vardır. Onun bu yoldaki kültüründe, Kazan Üniversi-tesi’ne bağlı Arkeoloji, Tarih ve Etnog­rafya Cemiyeti’ne devamının da ayrıca bir payı bulunmaktadır. Burada tanıştı­ğı âlim ve münevver şahsiyetler arasın­da tarihçi Sehâbeddîn-i Mercânî’yi özel­likle zikretmek gerekir. Ana dili dışında sekiz dokuz yabancı dil öğrenmiş olan Olga de Lebedef, Türk kültürüne ve İs-lâmî değerlere karşı ilgisinin şevkiyle esasında kendi kendini yetiştirmiş sayı­lır. Almanca, İngilizce, fevkalâde yazıp konuştuğu Fransızca, bir de İtalyanca ve Rumca yanında Tatarca, Osmanlıca, Farsça ve Arapça’yı bilmesi, kendisine devrinde her şeyden önce bir “polyglof olma unvanını kazandırır. Onun Sanskrit-çe’yi dahi öğrendiği kaydedilmektedir. Ayrıca altı çocuk annesi olmak gibi ailevî durumuna mukabil seçkin bir yazar ola­rak gösterdiği varlık, Batı edebiyatı ya­nında İslâm edebiyatları alanındaki kültü­rü, onun kendi kendini yetiştirmekteki kabiliyet ve iradesini ortaya koymakta­dır. Üzerinde ilk Rus kadın şarkiyatçısı olmak gibi bir sıfat ve şeref de taşır.

1886’da Kâbusnâme’nm Rusça ter­cümesini yayımlayarak adını şarkiyat âle­minde duyurmaya başlayan Gülnar Ha­nım’ın Türkiye’de tanınması ve şöhret bulması, 1889’da Stockholm’de toplanan VIII. Milletlerarası Müsteşrikler Kongresi’nde Ahmed Midhat Efendi’nin kendi­siyle tanışması sayesinde olur. En ve­rimli devresine bu tarihten sonra giren Gülnar Hanım, kongrenin Stockholm’den sonra Norveç’in başşehri Christiana’da-ki (Oslo) safhasından başlayarak bera­berce kararlaştırdıkları üzere Avrupa’nın belli başlı merkezlerini içine alan ve 1 Ekim 1889’da Paris’te ayrılışlarına kadar dört hafta süren seyahat boyunca birlik­te gezip dolaştığı Ahmed Midhat Efen-di’yle Doğu ve Batı medeniyeti, bu iki âlem arasındaki ahlâk ve kültür farkları. İslâmiyet ile diğer dinlerin karşılaştırılma­sı gibi konular üzerinde görüş alışverişin­de bulunur. Türk aydın çevresi, gönlü Türk sevgisiyle dolu bu bilgin kadının var­lığını Ahmed Midhat Efendi’nin kongre vesilesiyle kaleme aldığı Avrupa’da Bir Cevelân adlı eserinden öğrenir.

Eser henüz tefrika halinde iken çıkan kısmından itibaren Türk okuyucusunun ilk defa tanıştığı Gülnar Hanım, tefrika bir yandan ilerleyip 1890’da ayrıca ki­tap haline geldiğinde artık bütün sima­sı ile belirir ve az bir zaman içinde ilgi merkezi olur. Birbirlerinden ayrılmala­rından bu yana mektuplaşmaları sürdü­ğü sırada İstanbul’u ziyaret edeceğine dair çıkan haberler dolayısıyla merakla beklenen Gülnar Hanım, tefrika daha devam etmekte iken bütün bir kışı ge­çirmek üzere 13 Ekim 1890’da Odesa üzerinden İstanbul’a geldi. İstanbul’da özellikle Türk aile hayatını ve Türk kadınının ya­şayışını yakından tanımak, bunun için seçkin çevrelerle temas kurmak isteyen Gülnar Hanım, gelişinden üç hafta ka­dar sonra Ahmed Cevdet Paşa’nın aile­sini ziyaret etti. Cevdet Paşanın, edebi­yat ve basın dünyasında esas adını gizli tutarak yeni yeni görünmekte olan kızı Fatma Aliye ile tanıştı. Fransızca olarak yaptıkları bu ilk görüşmede Gülnar Ha­nım’ın söylediklerini Fatma Aliye baba­sına naklettiğinde Cevdet Paşa bunları çok dikkate değer bulduğu için kızından bu konuşmayı yazıya dökmesini isteyip Mâbeyn’e arzetti. Daha sonra yıllarca bir dostlukla sürecek bu ilk tanışıklığın ardından. Gül­nar Hanım’ın kaldığı otelde Cevdet Pa­şa ailesini kahvaltıya davet etmesi mü­nasebetiyle Cevdet Paşa’nın bunu haber verdiği ve bu hususta hükümdardan ge­reken müsaade İçin Mâbeyn’e yazdığı arz tezkiresi de eldedir.

Gülnar Hanım, bazı hazır tercüme ve yazılarını gelişinin hemen haftasından itibaren Tercümân-ı Hakikat gazetesiyle, tanındığı takma adı yanında artık Madam Olga de Lebedef adı da yer al­mış olarak ilkin tefrika, ardından da ki­tap şeklinde peş peşe ortaya koymaya başladı (hal tercümesi hakkındaki bütün yazılarda bu eserlerden çoğunun daha ken­disi gelmeden önce istanbul’da yayımlan­mış olduğunun söylenmesi tamamen yanlıştır; bunların, aşağıda tarafımızdan ayla­rı ve günleriyle tesbit edilen yayın tarihle­ri bu iddiaların asılsızlığını kesinlikle gös­termektedir).

Bir süreden beri Batı medeniyetine yönelmiş komşu milletler oldukları hal­de Osmanlılar ile Ruslar’ın fikir ve ede­biyat alanında birbirlerini tanımamala­rını ve bu bakımdan aralarında alışveriş bulunmamasını iki taraf için de mühim bir eksiklik sayan Gülnar Hanım işe Rus edebiyatını tanıtacak eserler vermekle başlamıştı. İstanbul’da geçirdiği yedi ay kadar bir zaman esnasında yoğun bir çalışma içine giren Olga Lebedeva’nın yaptığı iş, Puşkin ve Lermentof tercü­meleri yanında küçük bir Puşkin monog­rafisi kaleme almak gibi yalnız Rus ede­biyatı ile sınırlı kalmaz, aynı zamanda Batı’da İslâmiyet aleyhindeki yanlış yar­gı ve zanlara karşı yazılmış reddiye ve müdafaanâmeleri Türk okuyucusuna ka­zandırmak gayretini de beraberinde ta­şır. Bu maksatla, Rusya’daki İslâmî oto­ritelerden Kazan müslüman cemaati müftüsü müderris Atâullah Bâyezidof un Bat efkârıumumiyesini muhatap tuta­rak Rusça kaleme almış olduğu iki ese­rinin de ardı ardına tercümelerini orta­ya koyar.

Onun, bir yabancı olduğu halde Türk­çe’yi kullanmaktaki mahareti daha ba­şından dikkatleri çekmişti. Basılan ilk üç kitabı ile birlikte daha sonrakine de bi­rer önsöz yazan Ahmed Midhat, ifade bakımından gerekli düzeltmeleri yap­ması ricasıyla bunların birkaçını daha Stockholm’de bulundukları sırada ken­disine verdiğinden bahsettiği Gülnar Ha-nım’ın Türkçe’sinin Üzerinde fazla ka­lem oynatmaya pek de ihtiyaç göster­mediğini belirtir. Eserden esere gittik­çe daha açıldığını kaydettiği ifadesinin, kendi okumuş yazmışlarımızda dahi gö­rülebilecek bazı hataları üzerinde yaptı­ğı müdahale ve düzeltmeleri birer rö­tuş kabilinden sayar. İstanbul’daki ika­meti sırasında kendisinden Osmanlıca dersi aldığı, Rusça’dan olan tercümele­rinin bazılarında müşterek imzası görü­nen Tercûmân-ı Hakikat muharriri Ah­med Cevdet’in yaptığı işin, ona yazı di­lindeki Arapça ve Farsça unsurlar etra­fında şive ve üslûp bakımından bir yar­dım olduğu bellidir. Hasib Efendi’den Farsça görmüş olması için de aynı şey söylenebilir.

Gülnar Hanım, sırf Türk okuyucusuna hitap eden bu yayım faaliyetini devam ettirirken bir yandan da 1891 Eylülün­de Londra’da toplanacak IX. Müsteşrik­ler Kongresi için geniş bir hazırlık ve ça­lışma içine girmişti. İslâmiyet ve Türk sosyal hayatıyla ilgili bazı tebliğlerin ya­nı sıra kongrenin tedkjkine sunmak üze­re Anthologie orientale adında büyük bir çalışmayı sürdürdüğü de o günlerin havadisleri arasındadır, Belirtildiğine gö­re, Osmanlı edebiyatından başka eski ve yeni Fars ve Arap edebiyatlarından seçme parçaları bir araya getiren, metinlerin Arap harfleriyle verilmesi yanın­da Latin harflerine çevrilmiş olarak ter­cüme ve açıklamalarını da içine alan ese­re Ahmed Midhat Efendi de katkıları ile yardımcı olmaktaydı. Bütün bu faaliye­ti arasında Gülnar Hanım, Fatma Aliye Hanım’ın önce tefrika, sonra kitap ola­rak yayın sahasına yeni çıkmış Nisvân-ı İslâm adlı eserinin de Paris’te basılmak üzere Fransızca’ya tercümesini hazırlar.

Hakkında basında çıkan haberler ve Türk ailelerinden başka Beyoğlu’nun seç­kin çevreleriyle olan temasları vasıtasıy­la şöhreti ve etrafındaki alâka gittikçe genişleyen Gülnar Hanım’ın çalışmaları, Türkiye’deki muhabirleri vasıtasıyla Av­rupa basınında da akis bulmakta gecik­memişti. Bu cümleden olarak Belçika’­da çıkan L’Opinion gazetesinin Türkiye haberleri kısmında kendisinden övgü ile bahsedilirken konuşup yazacak derece­de on yabancı dil bilmesi yanında Türk­çe’de mükemmel yazılar ve eserler ka­leme aldığı, Rus edebiyatını Türkler’e tanıtması kadar Avrupa’nın her tarafında meçhul kalmış Osmanlı edebiyatını da kendi ülkesine tanıtmak gibi bir vazife üstlenmiş olduğu belirtilen Olga de Le-bedef’in sahip bulunduğu meziyet ve ka­biliyetleriyle hayret verici bir sima oldu­ğu ifade edilir.

Üzerine topladığı ilgi Batı basınında daha da artan Gülnar Hanım’ın ününün Amerika’ya kadar uzandığı, kendisin­den Tercümûn-ı Hakikat vasıtasıyla ora­daki bir mecmua için bir yazı istendiği de devrin havadisleri arasında görülmek­tedir. Fakir çocuklara yardım gayesiyle çıkan bu mecmuaya “Bir Yetimin Şükrâ-nesi” adıyla İngilizce yazdığı makalede, kimsesi olmayan çocuklar Batı âleminde düşkün ve himayesiz kalırken öksüzler ve yetimler hakkında Kur’ân-i Kerîm’in buyruğunca İslâm’da böyle çocukların nasıl himaye ve şefkat gördüğünü belirtme­si dikkati çeker.

Gülnar Hanım’ın tatlı Türkçe’siyle kı­sa bir müddet içinde meydana koyduğu eserler II. Abdülhamid’e takdim edile­rek kendisine sultan tarafından ikinci rütbeden Şefkat nişanı verildi.

Ahmed Midhat Efendi ile tanışmadan evvel Gülnar Hanım’ın daha önce 1881′-de İstanbul’a gelmiş olduğu ve tanınmış Rus yazarların eserlerinin Türkçe tercü­melerini meydana getirmek gayesiyle geniş bir yayın programı gerçekleştirmek istemişse de o vakit sansürün buna mü­saade etmemesi yüzünden bu teşebbü­sün neticesiz kaldığı yolunda Rus kay­naklarında yer alan bir rivayet vardır. Rus İlimler Akademisi’nin “Yerli Türko­loglar” (Otoçestvennih Tyurkologov) adlı biyografi sözlüğünün “Lebedeva” mad­desinde de onun o tarihte Puşkin’den yayımlamak istediği tercümelere, siyasî ve dinî Rus düşünceleri bakımından propaganda hizmeti görebileceği şüp­hesiyle neşir izni verilmediği kaydedilir. Ancak daha sonra Gülnar Hanım’ın, baş­ta Puşkin olmak üzere muhtelif Rus ya­zarlarından yaptığı tercümelerin gaze­tede tefrikası yapıldıktan başka ayrıca kitap olarak da basılması, üstelik yayım­lanan bu eserleri dolayısıyla kendisinin sultan tarafından madalya ile taltif edil­mesi bu rivayeti zayıflatır gibi görünür. Yahut burada, 1877-1878 Türk-Rus Sa-vaşı’nın acılarının çok taze olduğu o devirden bu yana geçen zaman içinde de­ğişen bir tutum bahis konusudur. Bu rivayet ihtiyatla karşılansa da gerçekleştirdiği Puşkin, Lermentof ve Tolstoy tercümeleri üzerinden birkaç sene geç­tiği sıralarda onun Tolstoy’a 1 Ağustos 1894 tarihli bir mektubunda İstanbul’­daki sansürün müdahalelerinden şikâ­yet edişi göz ardı edil­memelidir. Gülnar’ın eserlerini gazete­sinde yayımlaması, onu kadın olarak yüceltişi ve kendisiyle olan yakın dostluğu sebebiyle Ahmed Midhat Efendi’nin o vakitler Rus casusu diye jurnallenmiş ol­duğuna dair bilgi de bu bakımdan manalı gözükür.

1891 yılı Mayısı ortalarında ülkemiz­den ayrılıp Kazan’a dönen Gülnar Hanım beş ay sonra 12 Ekim 1891 “de İstanbul’a tekrar geldi. Gelişiyle ilgili haberde, onun sağlık sebebiyle kışları mutedil memle­ketlerde geçirme ihtiyacında olduğunun özellikle belirtilmesi dikkat çekicidir. Altı buçuk ayı bulacak olan bu defaki ikametinde, daha önce başlamış olduğu Puşkin ter­cümelerine bir yenisini daha ilâve etmek­le beraber çalışmalarının ağırlığını ha­yatta olan bir yazar olarak Tolstoy’un eserlerine verdi.

Osmanlı Türklüğü’nün dil ve edebiya­tına, maddî ve manevî faziletlerine hay­ran olduğu devrin basınında her fırsat­ta ifade edilen Gülnar Hanım’dan Türk yayın organları kendilerine yazı “lutfet-mesfni beklemişler, onu yazar kadrola­rı içinde görmeyi arzulamalardır. Önce­ki gelişinde İstanbul’dan ayrıldığı sıra­lar kendisine, bir nüshasının en başında resmiyle birlikte Övücü bir yazı ayıran Servet-i Fünûn mecmuası, onun bu mü­nasebetle Kazan’dan yolladığı “Haziran 1307” (1891) tarihli teşekkür mektubu­nu koyarken göndereceği yazılan sayfalannda yayımlamanın kendileri için bir şeref olacağını ifade eder. Gülnar Hanım çeşitli meşgaleleri arasında bu ricayı, Rus edibi Vasili Andreiviç Jukovskiy’den mec­mua için yaptığı “Hakikaten İyi ve Me-sud Adam Kimdir?” adlı tercümeyle ce­vaplandırır. Sonraki yıllarda da bu ricalardan birine daha muhatap olan Gülnar Ha­nım, içinde bulunduğu zihnî yorgunluk dolayısıyla bunu karşılayacak durumda olamadığı için özür diler. İstanbul’daki yayın hayatının ta­kibini ihmai etmeyen Gülnar Hanım, bu arada Ahmed Hikmet’in [Müftüoğlu] Ma-dame La Baronne Staffe’dan kısmen ter­cüme, kısmen adapte ettiği Tuvalet ve Letâif-i A’zâ adlı kitaba, eserin Türk kadınlarına faydalı olacağı düşüncesiyle bir takriz yazmak gibi cemilelerden de geri kalmaz.

Gülnar Hanım, bu defaki gelişinde ar­kasında geniş bir sevgi çemberi, mek­tuplaşmalarla sürecek dostluklar ve hay­ranlıklar bırakarak 2 Mayıs 1892’de İs­tanbul’dan ayrıldı.

Haberde onun on-on beş günlüğüne Pa­ris’e gittiği bildiriliyordu.

Gülnar Hanım’ın hayatında 1890 yılın­dan bu yana akademik faaliyetler gittik­çe ön plana geçer. 29 Şubat 1890da Petersburg’da Şarkiyat Cemiyeti’ni {Obşestva Vostokovedennia) kurmuş, Batı’da Societe Russe des Etudes Orientales, biz­de de Tedkîkât-ı Şarkiyye Cemiyeti adıy­la tanınan bu kuruluşun fahrî başkanlı­ğına getirilmişti. 1905’te Petersburg’a yerleşen Gülnar’ın burada özellikle Türk dili ve edebiyatı öğretim ve öğrenimi ya­pılması için teşebbüslerde bulunduğu Avrupa gazetelerinde haber verilir.

Rus gazetelerindeki bazı haberlere ba­kılırsa Gülnar Hanım sonraki senelerde de Türkiye’ye birkaç defa daha gelmiş­tir. 1893 Aralığı başında Türkiye’den dö­nüşüyle ilgili haberler arasında, kendi­siyle Odesa’da yapılmış “Türkler Arasın­da Bir Rus Kadını” adlı bir de röportaj yer almaktadır. Rus basınında 1895 Kasım’ı sonu ile 1896 Şubat’ı başında da yine onun Türkiye dönüşlerine dair ha­berler görülür. Öte yan­dan Kononov’un belli bir kaynağa da­yanmadan Gülnar Hanım’ın Türkiye’ye ilk gelişini 1881 yılında göstermesine mukabil 22 Kasım (3 Aralık) 1893 tarihli Novoe Vremya gazetesi bunu 1888 ola­rak kaydetmektedir.

Rus kaynaklarında 1893’te Tatarca bir gazete çıkarma teşebbüsünden de bahsedilen Gülnar Hanım’ın 1894’te İstanbul’da Rus Edebiyatı adlı çalışma­sı yayımlanır. Hintli Seyyid Emîr Ali’nin Rûh-ı Mezheb-i İslâm-yâhud-Fahr-i Kâinat Efendimizin Zamanı ve Ta’lî-mât-ı Dînî ve Üünyevisi’ni Rusça’ya çevirmek üzere ele aldığı, Rusya müs-lümanlanna büyük bir istifade sağlaya­cak bu eserden başka Tolstoy’dan Eten­di ile Uşak’ı da Türkçe’ye tercüme et­mekle meşgul bulunduğu, onun faali­yetlerinden 1896 yılı başında basına ak­seden haberler arasındadır.

Üzerinde ısrarla durduğu haftalık Ta­tarca gazete çıkarma, Tatar çocukları için modern eğitim veren okul açma te­şebbüsleri, Rusya müslümanlannın eği­tim seviyesini geri bırakma politikasını güden çarlık idaresi tarafından devamlı engellenmiş, bunda Ortodoks kilisesi ve misyonerlerinin de ayrıca bir tesiri ol­muştur. Öte yandan sansür de onun Rus­yalı okuyucuya Türk edebiyatını tanıt­ma yolunda yaptığı tercümelerin yayım­lanmasına izin vermemekteydi. Kurucu­su olduğu Şarkiyat Cemiyeti ise çarlı­ğın kontrolünde tutulmak istendiğinden önce veliaht Mihail Nikolaeviç’in, sonra­ları da Çariçe Aleksandra Federovna’nın himayesi altında bulundurulup kendisi sadece fahrî başkan konumunda bı­rakılmıştı.

Çalışmalarını şarkiyat âlemine duyur­mak isteyen Gülnar Hanım sırasıyla 1897 Paris XI., 1899 Roma XII., 1902 Hamburg XIII. ve 1905 Cezayir XIV. milletlerarası müsteşrikler kongrelerine katildi. Ara­da Puşkin’in Bahçesaray Çeşmesi ad­lı ünlü eserinin Türkiye Türkçesi ve Ta­tarca bir arada tercümesini yayımladı­ğı gibi, Gaspıralı İsmail Bey’in Kırım’da çıkardığı Tercüman gazetesine de za­man zaman bazı yazılar ve tercümeler verdi.

1890’daki gelişinde Tepebaşı’nda Hötel de Bellevue, 1891-1892’dekinde Hötel de Londres’daki dairesinde belirli ka­bul günleri düzenleyerek devrin edebi­yatçıları, İstanbul’un seçkin aile ve münevverieriyle dostluklar kurmuş olan Gülnar Hanım’ın hâtırası kolay kolay unu­tulmamış, etrafında topladığı ilgi sade­ce İstanbul’a geldiği vakitlerle sınırlı kal­mayıp hakkında zaman zaman çıkan övücü yazı ve haberlerle II. Meşrutiyet yıllarında da devam etmiştir. Kendisi de Türk yaşayışını, aile İçi hayatını yakın­dan öğrenmek, kaleminde Türkiye Türk-çesi’ni çok daha İleri ve kusursuz bir se­viyeye çıkarmak arzusu ile geldiği İstan­bul’dan ayrıldıktan sonra bura ile temas­larını ve dostluklarını mektuplaşmala­rında sürdürmüştür. Onun, kültür ve za-rafetleriyle münevver Türk kadınlığının seçkin birer temsilcisi kabul ettiği edi­be ve yazar Fatma Aliye, şair Nigâr Ha­nım ile yazışmaları özellikle kayda de­ğer. Hayranlarından şair ve edip Musta­fa Reşid’in, onun tavsiyesi üzerine mey­dana getirdiği Muharrerât-ı Nisvân ad­lı eserini kendisine ithaf için yazdığı öv­gü dolu önsözünde, Türk aydın çevresinde Gülnar Hanım’ın nasıl bir iz bıraktığının çok parlak bir ifa­desi görülmektedir.

Ahmed Midhat, Batı medeniyetinin ya­rattığı çeşitli kültür ve sanat müesse­selerini birlikte gezerken sahip olduğu yüksek resim ve mûsiki terbiyesiyle de kendisine rehberlik eden, öte yandan onun kendininkilere olduğu kadar ken­disinin de onun görüşlerine tesir ettiği ve aralarında büyük bir fikir dostluğu doğan Gülnar Hanım’ın hâtırasını Av­rupa’da Bir Cevelân’ı ile “kulûb-i Osmâ-niyanda ilelebed yaşatmak” istediğini bu eserinde İlân etmişti. Avrupa’da gör­düğü insanlar, Stockholm VIII. Müsteş­rikler Kongresi’nde karşılaştığı yüzlerce şarkiyatçı içinde en fazla değer verip bir roman kahramanı imışçesine şahsını, onunla kendisi arasında sürüp giden di­yalogu sayfalar boyunca anlatarak ese­rinde baş yere oturttuğu, 6OO’ü aşkın sayfasının onunla dolu olduğu kitabına nerdeyse “Gülnarnâme” dedirtecek olan Ahmed Midhat’ın kalemiyle tanıtılışından bu yana Türk seçkinleri ve münevverleri Gülnar Hanım’da kadınlığın ilim ve kül­türde yükselişinin ileri bir temsilcisini görmüş, onun kendi kadınımız için de bu yolda bir örnek olmasını düşünmüştür.

Şahsına duyulan büyük sevgi ve say­gıda onun yüksek kültür seviyesi kadar Türklüğe karşı beslediği samimi duygu­larla İslâmî değerlere olan sıcak bakışı­nın önemli bir payı vardır. Ana dilinden bile üstün sayılmış mükemmel bir Fran­sızca’sı olduğu halde Türk dostları ile daima Türkçe konuşmaya ve yazışmaya değer vermek, kendi ev içi hayatında Türk kıyafetiyle olmak, bunu fotoğraf­ları ile de her fırsatta öğünerek belirt­mek, çocuklarını da bu şekilde giydir­mek gibi Türkler’e yakınlığını ifade eden bir tutum göstermiştir.

Bir devir boyunca ülkemizde kendini tanımış olan yazarların “fâzıla-i müs-teşrika Gülnar Hanımefendi”, “müsteş-rikin-i meşhûreden”, “fâzıla-i âlî-nihâd. “dânişver-i irfan ü kemâl, nihrîre-i bî-hemâl”, “ekmel-i nisvân”, “kalbinde ma-habbet-i İslâmiyye ve Osmâniyye cây-gîr mükemmel kadın”, cehle, zulme kar­şı mücadelede “zamanımızın fevkalâde muhtaç olduğu kahramanlardan biri”, “Gülnar Hanım nâm-ı ulvîsi”, “Gülnar Hanım nâm-ı mübecceli”, “nezd-i üstâ-dâneleri” gibi sözlerle yücelttiği Olga de Labedeff’in hayatının 1909’dan sonraki yıllan hakkında ulaşılabilen kaynaklar bir şey söylememektedir.