Görme – Psikolojiye Giriş

İnsanlar, çevreleri hakkında bilgi toplamak ve karar vermek için sürekli olarak gözlerini kullanan görsel canlılardır. Diğer primatlardaki gibi öne bakan gözleri¬mizle, vücudumuz dışında bulunan çevreyi çeşitli yönleriyle algılamak için görme duyusundan yararlanırız. Elektromanyetik enerjinin bir şekli olan ışık, retinada bulunan fotoreseptörlere etki etmek üzere gözümüzden giriş yapar. Bu ise nöral sinyalleri oluşturan ve daha sonra görsel beynin nöral ağları ve fiberleri içinde ilerlemesini sağlayan süreçleri tetikler. Orta beyinde talamusadaki lateral geniku- lat çekirdeği (LGN)ve serebral kortekse gelen sinyaller, hareket, biçim, renk ve görsel dünyanın farklı diğer özellikleri gibi farklı görsel fonksiyonlara aracılık ederler. Görme sistemi Resim 4.2’de görüleceği üzere göz, optik sinir, ve görme korteksini içeren yapılardan oluşmaktadır. Bu sistemin faaliyeti olan görme dış dünyadaki uyaranların gözümüzde temsil edilmesi ile başlar. Görmenin temel iş¬levi çevremizdeki objelerle ilgili olarak ne, nerede ve nasıl sorularına yanıt bul¬maktır (Marr, 1982).

Gözbebeği, çeşitli ışık düzeylerine göre açıklığının küçülüp büyümesi için ge­nişleyip daralabilen ve pigment içeren iris ile çevrelenmiştir. Göz, bir fotoğraf ma­kinesi gibi düşünebilirsiniz. Işık, gözbebeğinden göze giriş yapar, kornea ve mer­cekler tarafından odaklanarak özün arkasında bulunan retinadak, ışığa duyarlı alı­cı hücreler olan çubukçuk (rod) ve koni (cone) hücrelerine ulaşır. Sayıları ve bu­lundukları yere göre eşit dağılmayan bu alıcı hücrelerin görevi ışık enerjisini sinir­sel mesajlara dönüştürmektir. Koniler retinanın merkezi olarak da bilinen fovea bölümünde yoğundurlar. Çubukçuklar ise foveada bulunmazlar ve foveadan ke­narlara doğru gidildiğinde yoğunlukları artar. Bu nedenle çubukçuklar kenar gör­meyi sağlarken koniler merkezi görmeden sorumludurlar. Çubukçuklar ve koniler yapısal olarak da farklı özellikler göstermektedirler. Koniler ışığa daha az duyarlı olup keskin, renk ve dolayısıyla gündüz koşullarındaki görmeden sorumlu olur­ken çubukçuklar ışığa karşı daha fazla duyarlı olduklarından ışık seviyesinin dü­şük olduğu gece gibi koşullarda aktiftirler.

Uyaranlar gözdeki ağ sisteminde işlendikten sonra optik sinir vasıtasıyla önce talamusun lateral genikulat çekirdekçiğine ve oradan da görme korteksine iletilir. Optik sinirin gözü terk ettiği noktada alıcı hücreler bulunmadığından buraya yan­sıtılan ışık işleme alınamaz. Bu nedenle, bu noktaya kör nokta denir. Kör nokta her iki gözde de bulunmasına rağmen görme algısında bozucu bir etki oluşturmaz çünkü beynimiz “ boşluktan doldur’ adı verilen otomatik bir mekanizma ile eksik­likleri tamamlar.

Göz ile beyin arasında bazı uyumsuzluklar vardır. Bunlardan biri dış dünya gözde iki boyutlu (2D) beyinde ise üç boyutlu (3D) temsil edilir. Beyin gözden ge­len iki boyutlu bilgiyi bazı ipuçlarını kullanarak üç boyutlu hâle dönüştürerek de­rinlik algısını meydana getirmektedir. Bir diğeri ise gözün yapısından kaynaklan­maktadır. Göz optik ilkelerle çalışır. Bir uyaranın gözdeki görüntüsü göz merce­ğinden dolayı retinada ters olarak oluşur. Fakat dünya düz olarak algılanır. Bu problemlerden ilki “2D-3D’ problemi olarak ve ikincisi de “tersproblem” olarak adlandırılmaktadır.

Beynimizdeki görme korteksi başımızın tam arka kısmında bulunan oksipital bölümdedir (bkz. Resim 4.1). Buradaki nöronlar belli uzunlukta, genişlikte veya yönde olan görsel uyaranın özelliklerine göre özelleşmişlerdir (Hubel ve Wiesel, 2004). Ayrıca insan beyninin renk, derinlik, biçim ve hareket algısı açısından fark­lı merkezlere ayrıldığı yapılan çalışmalarda ortaya konmuştur. Genel olarak görme korteksinden pariyetal kortekse (üste doğru) olan alanda objelerin görsel alanda nerede olduğu bilgisi sağlanırken görme korteksinden temporal kortekse (yanlara doğru) uzanan bölgede ise objenin ne olduğu ile ilgili bilgi işleme yapılmaktadır. Bundan dolayı bu iki yol sırasıyla “NEREDE YOLU’ ve “NE YOLU’ olarak isimlendi­rilir. Sonuç olarak görme korteksi dış dünyanın haritasını çıkararak temsil etmek­tedir.

Renk Görme
Görme spektrumu elektromanyetik spektrum içinde çok küçük bir alanı kapsar. Bununla birlikte, insan evreni algılarken ve farklı görsel alanlarda faaliyetlerde bu¬lunurken geniş bir yelpazede esnekliklere sahiptir. Bu esnekliklerden biri renkleri ayırdetmeyi sağlayan renk görmedir. Normal renk görüşüne sahip olan bir insan milyonlarca rengi birbirinden ayırt edebilmektedir.
Renk algısını açıklayan genelde iki temel kuram vardır. Bunlar Thomas Young ve Hermann Von Helmholtz tarafından birbirlerinden bağımsız öne sürdükleri üç renk (trichromacy) ve Karl Ewald Konstantin Hering’in karşıt renk süreçleri (oppo- nency) kuramlarıdır. Üç renk kuramı retinada üç farklı koni hücresinin bulunması ve herhangi bir rengi oluşturmak için en az üç farklı rengin kullanılması olguları¬na dayanır. Konilerin her biri görme spektrumu içindeki farklı dalga boylarına du- yarlıdırlar. Örneğin, konilerden birinin ~440nm, diğerinin ~535nm ve üçüncüsü- nün de ~565nm olan dalga boylarına maksimum seviyede tepki vermektedirler. Bundan dolayı, bu alıcılara S (short-kısa), M (medium-orta) ve L (long-uzun) koni¬leri adı verilir. Üç renk kuramına göre, renk algısı yukarıda belirtilen üç farklı ko¬ni hücresinin ışığın dalga boyuna göreli tepkilerinden meydana gelmektedir (bkz Şekil 4.4).

Renk görme bozuklukları genelde üç renk kuramı ile açıklanır. Koni türlerin­den herhangi birinin yokluğunda ya da bir koni sınıfının spektrumdaki duyarlılı­ğının değişmesi sonucu renk görme problemleri ortaya çıkar. Renk görme bozuk­lukları erkeklerde (% 6-8) kadınlara (% 2-3) göre daha sık görülmektedir. Bunun nedeni renk görmeyi sağlayan genin X kromozomunun üzerinde bulunmasına bağlanmaktadır. Renk körlüğünün oluş sıklığı etnik kökene göre de farklılaşmak­tadır. Örneğin, Kafkas erkek grubunda renk görme bozuklukları ~% 8 oranında­dır. Öte yandan beyindeki renk merkezlerindeki hasar kortikal körlüğü meydana getirmektedir.

Üç renk kuramı, görme spektrumu içindeki dalga boylarının ayırt edilmesini sağlamakla birlikte eş zamanlı kontrast etkisi (bkz. Şekil 4.5) ve ardimge gibi olgu­ları açıklayamaz. Karşıt renk süreçleri kuramı konilerde oluşan sinyallerin ikili ve karşıt süreçler şeklinde kodladıklarını önermektedir. Bu sinyaller retinada ve reti­na sonrasında kıyaslanmaktadır. Bazı nöronlar M konilerinin çıktısı ile L konileri­nin çıktısını kıyaslayarak (veya tam tersi) L-M karşıt mekanizmasını oluşturmakta­dır. Benzer bir şekilde, S konilerinin çıktıları ile L ve M konilerinin çıktılarının top­lamı kıyaslanmakta ve sonuç olarak S-(L+M) mekanizması ortaya çıkmaktadır. Bu mekanizmalara “alıcı sonrası renk kanalları” adı verilmekte ve bu kanalların ikisi renkle ilgili bilgi işleme yapar. L+M ve S-(L+M) sırasıyla beyindeki kırmızı-yeşil ve sarı-mavi mekanizmaları besler. Hering’e göre bu dört renk ana renkleri temsil et­mektedir. Üçüncü eşleşme ise S+M+L şeklinde olup siyah-beyaz mekanizması bes­leyerek rengin açıklık ya da koyuluk boyutunu oluşturmaktadır. Renkler bu üç mekanizmanın doğrusal bir şekilde farklı bileşimleri sonucunda meydana gelmek­tedir. Örneğin, turuncu kırmızı-yeşil ve sarı-mavi mekanizmalarının bileşimidir. Karşıt mekanizmaları oluşturan bu ana renkler aynı anda ve aynı noktada birlikte görülemezler. Bir başka deyişle kırmızı ışık ile yeşil ışık zaman mekan içinde aynı anda ve aynı noktada olamazlar. Çünkü bu renklerin oluşturdukları sinyaller bir­birlerini iptal ederler

Korteksteki nöronların renk bilgisini nasıl kodladıkları ve nasıl temsil ettikleri çok açık olmasa da renk algısının insan beyninde kategoriler şeklinde organize edildiği ifade edilmektedir (Malkoc, Kay ve Webster, 2005). Bütün bu bilgileri içe­ren renk görme modeli şekil 6 de gösterilmektedir. Bu modele göre, üç renk ku­ramına göre kodlanan ışık daha sonra karşıt süreç mekanizmaları ile yeniden işle­me konulmakta ve sonrasında kortekse gönderilen sinyaller renk kategorilerini oluşturmaktadır.

Derinlik Algısı
Retinadaki iki boyutlu görüntü uzaklıkla ilgili yapılan çıkarımlar ya da ipuçları ile üç boyutlu olarak algılanmaktadır. Bu tek göze bağlı (monoküler) ve iki göze bağ¬lı (binoküler) derinlik algısı ipuçları ile yapılmaktadır. Tek göze bağlı ipuçları bir görüntüye tek gözle bakıldığı zaman var olan derinlik algısı ipuçlarını içermekte¬dir. Bunlardan biri göz kaslarının hareket etmesiyle göz merceğinin şeklinin değiştiği akomodasyondur. Bunun dışındakiler resimsel ipuçlarıdır. Bunlara resim- sel ipuçları denilmesinin nedeni ressamların bu yöntemleri iki boyutlu düzlemde derinlik algısını yaratmak için kullanmalarıdır. Bu ipuçlarının bazıları Şekil 4.7de gösterilmektedir.
Binişim veya üst üste binme bir objenin diğer objeyi örtmesi sonucu oluş¬maktadır. Görme sisteminin objeleri bütün olarak algılama eğilimi karenin arkasın¬daki tam olarak görünmeyen objenin daire olarak algılanmasına neden olmakta ve bundan dolayı, daire karenin arkasında olduğu sonucu çıkarılmaktadır. Uzaktaki objeler yakındaki objelere göre retinada daha küçük görüntüler oluşturmaktadır. Böylece, algılanan objenin göreli büyüklüğü uzaklık ile ilgili olarak bir ipucu sağ-lamaktadır. Bir diğer ipucu doğrusal perspektiftir. Bir görüntüdeki objelerin göreli büyüklük, yükseklik ve uzaklık bilgilerinin birleştirilmesi ile oluşturulan bir ipucu¬dur. Birbirine paralel olarak algılanan iki çizginin uzaklaştıkça birbirini ufukta ke¬seceği varsayımına dayanarak uzaklık bilgisi çıkarılmaktadır. Havadaki molekülle¬rin ışığı dağıtması sonucu uzaktaki objeler mavimsi ya da belirsiz hale gelmekte¬dir. Bir başka deyişle, bu objelerin kontrastı azalmaktadır. Bu nedenle bu objeler, daha parlak ve belirgin olan objelerden daha uzakta algılanırlar. Buna atmosferik perspektif denir. Ayrıca aydınlatma da derinlik algısında önemli rol oynamaktadır. İnsan beyni otomatik olarak ışığın yukarıdan geldiğini varsaymaktadır. Bundan dolayı, insanlar bir objenin daha çok aydınlanan kısmını üst, daha az aydınlanan koyu kısmını ise alt olarak algılama eğilimindedirler. Bu yorum derinlik algısına yol açmaktadır.

Hareket algısı da derinlik algısına önemli katkı sağlamaktadır. Bireyin çevrede odaklandığı bir noktadan kendisine yakın olan objeler bireyin hareketinin aksi yö­nünde, odak noktasının ötesindekiler ise bireyin hareketi ile aynı yönde hareket ediyor gibi algılanmaktadır. Hareket paralaksı olarak da bilinen bu olgu hareket eden bir aracın içinde kolaylıkla gözlenebilir. Ufuktaki noktalar veya objeler aynı yönde hareket ederken yakındaki ağaçlar veya telefon direkleri ise aksi yönde ha­reket ediyormuş gibi algılanır. Buna ilave olarak, optik akış da derinlik algısı için anlamlı bilgi sağlamaktadır. Optik akış kişinin kendi hareketinden kaynaklanan görme alanındaki hareketin algılanmasıdır. Objenin lokal hareketinin tersine gör­me alanı bütünüyle hareket eder. Çevre organizasyonu ile ilgili bilgiyi ve bedenin pozisyonu veya postürünün kontrolü hakkında bilgiyi taşır. Optik akış sırasında çevredeki objelerin retinada oluşturduğu görüntüler giderek büyür. Bu da objele­rin hareket halinde büyüklüklerinin karşılaştırılmasına olanak verdiğinden üç bo­yutlu algı oluşturulmaktadır.

Bir görüntüyü iki gözle izlemek derinlik algısı için fazladan ve ilave bir bilgi sağlamaktadır. Bu bilgi, iki gözün içeriye doğru (burun yönünde) hareket ettiril­mesi ile odaklanılan objenin fovea ile görülmesinin sağlanması sonucu meydana gelmektedir. İki göze bağlı bir diğer ipucu ise iki gözde oluşan görüntünün arasın­daki küçük farktır. On metre ve aşağısındaki uzaklıklardaki objeler için, her iki gözde oluşan görüntüler birbirlerinden bir oranda farklıdır. Bu iki farklı görüntü­nün kortekste birleştirilmesiyle üç boyutlu görüntü elde edilmektedir. Her iki gö­zün retinasında oluşturulan görüntülerin karşılaştırılması sonucu oluşan derinlik algısı işlemine de stereopsis denir.

Algısal Organizasyon

Birçok algısal süreç ve işlemler bir dizi ilkeler çerçevesinde etrafımızdan gelen bil­gileri nasıl anlamlı hale getirdiğimizi açıklamaktadır. Bu ilkeler 20. yüzyılın başın­da Geştalt psikologları tarafından önerilmiştir. Özellikle biçim (form) algısının da temellerini oluşturan bu prensipler objeler arası ve obje ile zeminin ayırımda rol oynarlar. Geştalt psikologları çevremizdeki objeler arasındaki ilişkilerin belirsiz ol­duğu durumda en basit ve en istikrarlı düzenlemelerin yapılarak algısal organizas­yonun sağlandığını öne sürerler. Bu nedenle bu ilkeler algısal organizasyon ilke­leri olarak bilinirler. Şekil 4.8’de bu ilkeler gösterilmektedir. 7(b)’de küçük siyah kareler arasında yatay boyuttaki uzaklıklar dikey boyuttaki uzaklıklardan küçük olduğundan yatay olanlar dikey olanlara nazaran birbirlerine ait olarak algılanma eğilimindedirler. Bu yakınlık ilkesidir. Ancak küçük siyah kareler arasındaki uzak­lıklar 7(a) da görüldüğü gibi eşitlenirse yatay ve dikey yönde gruplama ortadan kalkar. Benzerlik ilkesi 7(c) de görülmektedir. Ortadaki beyaz daireler birlikte al­gılanmaktadır. 7(d) bize tamamlama ilkesini örneklendirmektedir. Görüleceği üzere gösterilen tam bir kare olmamakla birlikte bu şekil genellikle kare olarak al­gılanmaktadır. 7(e) ise bir örüntü ya da yön oluşturan elementler, örüntünün bir parçası olarak bir arada gruplanma eğilimi göstermektedirler. Bu süreklilik ilkesi­dir. Ortak alanı paylaşan ve ortak bağa sahip olan elementler de grup olarak algı­lanırlar. Bu ilkleri gösteren örnekler 7(f) ve 7(g)’de sunulmuştur,

Obje algısı Humphreys ve Bruce (1989) tarafından önerilen üç aşamalı model ile açıklanmaktadır. İlk aşamada görsel bilgi bellekte eşlenerek sınıflandırma yapı­lır. İkinci aşama anlamsal sınıflandırma aşamasıdır. Üçüncü ve son aşamada ise ob­je isimlendirilmektedir. Görsel agnozi bu süreçlerde oluşan bir sorun olup normal görme kapasitesine rağmen obje tanımanın gerçekleşmediği durumdur. Örneğin, görsel agnozisi olan kişi objenin rengi veya hareketini görmesine rağmen o obje­nin ne olduğu hakkında bir şey söyleyememektedir. Kısacası, en basit şekil ve harfleri bile tanıyamaz. Bu, agnozisi olan bireylerin sisteme giren görsel bilgi ile il­gili olarak herhangi bir algısal organizasyon yapamadığını göstermektedir. Agnozinin obje algısı ile mi yoksa bellekteki anlamsal sınıflandırma ile ilgili bir sorun ol­duğu tartışmaları mevcuttur. Agnozisi olan birçok birey objeyi doğru olarak tarif edebilmektedir. Bir başka deyişle, bir objenin ne olduğu söylenebilmekte ancak obje gösterildiğinde tanıma meydana gelmemektedir. Bu açıdan bakıldığında so­runun algı ile bellek arasında bağ kurulamamasından kaynaklandığı düşünülmek­tedir. Fakat agnozi bazen kelime, yüz ve canlı nesneler gibi belirli bir alan ile kı­sıtlıdır. Bu durum, sorunun genel algı probleminden çok anlamsal belleğin alt me­kanizmalarına atfedilmektedir.