Gian Lorenzo Bernini kimdir? Hayatı ve eserleri

122

Gian Lorenzo Bernini kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1598-1680) İtalyan heykelci, mimar, dekoratör ve ressam. Heykelleriyle Barok döne­min en güçlü temsilcisi olmuş, yapıla­rı ve alan düzenlemeleriyle Roma kentine damgasını vurmuştur. 7 Aralık 1598’de Napoli’de doğdu. Babası Pietro Bernini de bir heykelciydi. 1605’te ailece Roma’ya göç ettiler ve Bernini bundan sonra kısa bir iki gezi dışında yaşamını hep bu kentte geçirdi. Heykel sanatına babasının yanında çalışarak başladı, ilk yapıtlarıyla daha 16-17 yaşlarında üne kavuştu ve Papalık hizmetine alındı. Yarım yüzyıla yakın bir süre sanatıyla sekiz papaya hizmet etti. 20 yaşınday­ken Papa XV. Gregorius tarafından Cavaliere di Cristo nişanıyla ödüllendirildi, San Luca Akademisi üyeliğine seçildi. Ayrıca kardeşi Luigu ile birlikte Vatikan için sanat yapıtları üreten Fabricca di San Pietro’da en üst düzeydeki görevlerden birine getiril­di. Gittikçe yayılan ünü 1665’te Louvre Sarayı’nı genişletmek isteyen XIV. Louis tarafından Paris’e çağrılmasına vol açtı. Ancak bu ış için hazırladığı öneri saray çevresince benimsenmedi. Paris’te kaldığı sürede XIV. Louis’nin bir büstünü yaptı.

Bernini ün kazandığı mimarlık, resim ve heykel alanlarının dışında da daha birçok konuyla uğraşmış çok yönlü bir sanatçıydı. Tiyatro oyunları yazmış, sahne için kostümler tasarlamıştı. Çeşitli işler görecek hareketli makineler düşünmüştü. Gösteri ve karnaval­lar, için düzenlemeler, geçici sahneler yapmış, ünlü kişilerin cenaze törenlerine katafalklar hazırlamıştı. Bütün bu işleri görürken yanında çok sayıda yardımcı çalıştırırdı.

Yardımcılarının birinin karısıyla bir aşk serüveni yaşadı, bunun arkasından 1639’da Catarine Tezino ile evlendi. Bu evlilikten on bir çocuğu oldu. 28 Kasım 168C’de Roma’da bey’in kanamasından öldü.

Hizmetinde bulunduğu papaların Roma’yı, tüm Katolik dünyanın merkezi olan bir kente yakışacak bir görünüme getirmek için giriştikleri büyük ölçülü bayındırlık etkinlikleri, Bernini’ye hem mimar, hem de heykelci ve dekoratör olarak sınırsız olanaklar sağlamıştı. Yapıları, heykelleri, anıt-mezarları, çeşme­leri ve alan düzenlemeleriyle Bernini, Roma’yı “ba­roklaştıran” sanatçı oldu.

Bernini’nin heykel sanatındaki özgün üslubu, daha ilk yapıtlarından başlayarak kendini belli eder. Ama bunlarda, başta Michelangelo olmak üzere Yunan heykelinin, hatta babasının etkilerinin varlığı da gözden kaçmaz. Kardinal Borghese için yaptığı Keçi Amalthea ya da Aziz Sebastian gibi heykellerde onun doğayı nasıl gözlemlediği, ışığın çıplak insan vücudu üzerindeki etkisini nasıl mermere aktardığı izlenir. Vergilıus’un öyküsündeki babayla oğulu can­landırdığı Troya dan Kaçış adlı heykeli, gerçeğe ya­kınlığı ve kıvrak çizgileriyle dikkati çeker. Bernini dramatik bir anı yakalayarak bunu figürlerinin hare­ket ve ruh durumlarıyla birlikte vermeydi çok sever. Çok çeşitli duygulan, anlatımları mermere geçirmekte bulunmaz bir yeteneği vardır. Davud heykelinde Goliath’ı öldürmek üzere sapanıyla taşı fırlatan Davud’un yüzündeki kin, Plüton’un Persefone’yi Kaçırması’na, Pluton’un vahşi heyecanı ve kucakladığı Persefone’nin umutsuzluğu, Bernini’nin, öncesi ve sonrası bilinen bir gelişimin doruk anını, figürlerinin hareketleri ve yüz anlatımlarıyla verme konusundaki ustalığının en güzel örneklerindendir.

Yine gençlik dönemi heykellerinden olan Apollon ve Dafne’de çok güzel bir kız olmasına karşın, kendini tanrılara adadığı için erkeklerden kaçan, ama peşine düşen Apollon’a yakalanacağı sırada tanrıların yardımıyla bir defne ağacına dönüşen Dafne’nin öyküsünü konu etmiştir. Apollon’un Dafne’yi kucak­lamak için istekle ileri atıldığı, Dafne’nin de ondan kurtulmaya çalışırken saçlarıyla parmaklarının dal ve yapraklara, bacaklarının ise ağaç kabuğuna dönüştüğü anı canlandıran Bernini, burada da hareket içinde bir anlatım ortaya koymuştur.

Ama onun, yoğun duyguları belirli bir gelişimin doruğunda yakalayarak dile getirmedeki gücü, konu­larını dinsel olaylardan seçtiği zaman daha da belir­ginleşir. Azize Theresa’nın Vecdi bu tür heykellerin­den biridir. Yapıtın konusu 16. yy’da yaşamış İspan­yol rahibe Azize Theresa’nın yazdığı bir kitaptan alınmıştır. Azize, Bernini’yi bu kadar etkileyen vecd anını şöyle anlatmaktadır: “Duyduğum acı öylesine güçlüydü ve ben de bundan öylesine sonsuz bir haz alıyordum ki, acının hiç dinmemesini diliyordum. Bedeni de etkilediği halde, bedenin değil, ruhun duyduğu bir acıydı bu.” Bernini heykelinde bu mistik coşkuyu, bu dinsel haz anını canlandırmıştır. Bir bulut kümesinin üstüne uzanmış azize kendinden geçmiş, Tanrı aşkı ile yanmaktadır. Bir eli ve bir bacağı hafifçe aşağı sarkmış, başı arkaya devrilmiş, ağzı yarı açık, gözleri kapalıdır. Karşısındaki melek elindeki oku Theresa’ya saplamak üzeredir. Yüzün­den, azizenin acıdan duyduğu mutluluk ve hazzı paylaştığını belli eden tatlı bir gülümseme yayılmak­tadır. İkisi birlikte gökyüzüne, başlarının üstünde bir demet gibi açılan yaldızlı çubukların simgelediği cennetin tanrısal ışıklarına doğru yükselmektedir. Heykelin üzerindeki görünmeyen bir pencereden düşen ışık, bu duyguyu daha da güçlendirmekte, her iki figürü, giysilerinin karmaşık kıvrımlarında ışık- gölge karşıtlıkları yaratarak, adeta harekete geçirmek­tedir.

Bernini ışık öğesini de bu anlamda kullanarak, heykellerini mekânın içine öyle yerleştirir, çevresiyle öylesine bütünleştirir ki, bu ortamın dışına çıkarıla­cak olsalar, tüm etkileyici biçimsel özelliklerini bir anda yitirirler. Heykeli çevresiyle bir bütün olarak ele alan Barok’a özgü bu anlatım dili, onu çevresinden bağımsız bir nesne olarak gören Rönesans anlayışıyla taban tabana terstir.

Bernini’nin tek ve grup heykellerinden başka kırkın üstünde de büstü vardır. Çeşitli kilise büyüğünü ve devlet adamını konu alan bu yapıtların içinde sadece bir tanesi halktan bir kişiyi, sanatçının sevgilisi Constanza Bonarelli’yi canlandırmaktadır. Van Dyck ve Velasquez’in resimlerinden, Rubens’in insan teni­nin sıcaklığının duyumsandığı çıplak figürlerinin can­lılığından izler taşıyan bu büstlerde gerçekleştirdiği “neredeyse konuşacakmış gibi” yaşam dolu görüntü­yü, Bernini modellerinin anlık duygularını yakalama­daki ustalığına borçludur. Bunu sağlamak için portre yaparken değişik bir yöntem uygulamış, modellerin­den poz verirken durmayıp hareket etmelerini iste­miştir. “Model ancak hareket haline geçtiği zaman gerçekten kendine benzeyebilir” dediği bilinmek­tedir.

Bernini, heykel sanatıyla mimarlığı birleştirdiği çeşmeleriyle de ün kazanmıştır. Onu bu konuya, akan suyun görünümünün, Barok’un haraketlilik kavramı­na çok uyması yöneltmiş olmalıdır. Barberini Alanı’ndaki Triton Çeşmesi ile Navora Alanı’ndaki Dört Nehir Çeşmesi onun çeşme uygulamalarının en gör­kemli örnekleridir.

San Pietro Kilisesi’ndeki baldaken Bernini’nin başyapıtlarından sayılır. Kilisenin tam ortasında Michelangelo’nun tasarımı olan kubbenin altına gelen büyük mekânı doldurabilmek için bu baldakenin de boyutları çok büyük tutulmuştur. Ama yüksekliğinin 30 m’yi bulmasına karşın, yine de hafif ve ince, neredeyse saydam bir görüntüsü vardır. Basamaklı taban bölümünün köşelerinde dört tane burmalı sütun haraketli bir görünüm içinde yukarı doğru yükselmekte ve oymalı süslemeler içindeki bronz bir çatıyı taşımaktadır. Çatının dört köşesindeki dört melek heykelinin kıvrımlı giysileri hareket duygusu­nu sürdürmektedir. Çatı, tepe noktasını taçlandıran bir haçla son bulmaktadır. Abartılı boyutlarına ve ayrıntı bolluğuna karşın, görkemli ve dengeli güzelli­ğinden hiçbir şey yitirmeyen bu baldaken, Barok dönemin simgesi haline gelmiş, sonraları da başka pek çok kilise sunağının yapılmasında örnek alınmıştır.

Bernini’nin mimarlık alanındaki ilk çalışmaları Barberini Sarayı gibi, başlanıp yarım kalmış yapıları bitirmek olmuştur. 1637’de Bernini, ön yüzünü Vignola’nın tamamladığı San Pietro’nun eksik kalmış çan kulelerim yapmakla görevlendirilmiştir. Bu olay onun mimarlık yaşamında acı bir deneyim olacaktır. Önce yapılan güney kulesinin duvarlarında, bitmesin­den kısa bir süre sonra çatlaklar belirir. Durumu inceleyen Borromini, her zaman teknik alanda yeter­sizlikle eleştirdiği rakibini burada da kulenin temelin­de bir yanlış yapmış olmakla suçlar. Estetik yönden de beğenilmeyen kule yıktırılır. Bernini suçlu bulu­nur, yüklü bir tazminat ödemekle cezalandırılır, ancak kendisini tutan devlet katındaki kimi dostları­nın yardımıyla kurtulur.

1658’de başladığı Sant’ Andrea al Quirinale  Kilisesi Bernini’nin din yapıları içinde en önemlilerindendir. Yapının içbükey ön yüzü, tam ortadaki giriş kapısı ve bunun ileri doğru taşan yarım daire biçimin­deki saçak ve merdivenleri, iç mekânın hareketliliğini daha dışardan belli etmektedir. Oval planlı ve enlilemesine genişleyen iç mekân, çepeçevre on nişle sarılmıştır. Absidin üzerine, bütün iç perspektifin merkezi olacak bir konumda yerleştirilmiş Aziz Andrea heykeli, kubbenin içindeki hareketli melek figürleri ve yapının bütün öbür plastik bezemeleri insanın gözünde göğe doğru bir yükselme duygusu yaratır. Yapıyla bezemelerin birbiriyle kaynaşması, ana mekânın oval biçiminden gelen hareketliliği artırmaktadır. Ancak Bernini tutumlu bir kullanımla, yoğunluğu en önemli öğelerin üzerinde toplamayı başardığı için, yapının aslında karmaşık olan mimarlı­ğı, ilk bakışta valin bir izlenim bırakmaktadır.

Bernini’nin elinden çıkan iki saray yapısı arasın­da Chigı-Odescalchi Sarayı önem bakımından Montecitorio Sarayı’ndan önde gelir. Sarayın orta bölümü üç katlıdır. İki yan kanadın geriye çekilmiş olması, bu orta bölümün kitle olarak daha da vurgulanmasını sağlar. On yüz, orta ve üst katta bir baştan bir başa gömme sütunlarla (pilastr) bölünmüştür. Bu ritmik hareket yapıya bütünlük ve ağırbaşlı bir hava kazan­dırmaktadır. Bernini’nın artık Antik Roma mimarlık geleneğinden bütünüyle ayrıldığını gösteren Odescalchi Sarayı, bütün Avrupa’da çok beğenilmiş, gide­rek mutlakiyetçi yönetimlerin saray yapılarında ör­nek alınmıştır. Daha sonraları yapılan eklenti ve değişiklikler yüzünden yapı bugün özgün görünümü­nü vitirmiş durumdadır.

1657’de Bernini, yalnız kendisinin değil, tüm Barok mimarlığın başyapıtlarından biri kabul edilen San Pietro kolonadlarına başlar. Çeşitli bölümlerini çeşitli mimarların tamamladığı ve büyük bir düzlüğün ortasında yer alan San Pietro’nun muazzam kitlesi, oranları bakımından, çevresindeki Orta Çağ kentinin ve Vatikan Sarayı’nın yapılarıyla hiçbir bağlantı içinde değildir. Papalık burada, dinsel törenler sıra­sında toplanan kalabalığı alabilecek ve hem Hıristiyan Kilisesi’nin, hem de San Pietro’nun görkemine yakı­şacak bir alan düzenlenmesini istemektedir. Bernini soruna yetkin, o oranda da basit bir çözüm getirmiş­tir. Yarım daire biçiminde iki kolonad, kilisenin önündeki düzlüğü iki yandan çevrelemekte, böylece enlilemesine yayılan oval bir alan oluşturmaktadır. Her birinde dörder sıra sütun bulunan kolonadların arka uçları, geriye doğru hatifçe açılarak, iki yandan kilise yapısının ön yüzüne birleşmektedir. Kolonadlar bir yandan San Pıetro’yu çevresiyle bütünleştiren görsel bağı kurarken, bir yandan da yapının daha yüksekmiş gibi algılanmasına yol açarak Michelangelo’nun kubbesinin yarattığı etkiyi vurgular, yapıya dinsel bir ağırbaşlılık ve görkem katar. Simgesel düzeyde bakıldığında ise, “Kilise-Ana”nın, Bernini’ nin deyişiyle “Katolıkler’ı kucaklayıp inançlarını güçlendirmek için” ileri doğru uzanmış kollan görü­nümündedir.

Kolonadların yapıldığı dönemde alana kilisenin tam karşısındaki iki yoldan ulaşılmaktaydı. Bernini, insanın bu daracık yollardan geçtikten sonra birden bire kolonadların arasında San Pıetro’yu karşısında buluvermesinin yaratacağı sürprizi ve heyecan etkisini de tasarımında hesaba katmıştı. Ancak 1937’de bu yollar genişletilip birleştirilerek, büyük bir cadde olan bugünkü Via della Conciliaziona açılmış, böylece alan mekânı çok uzaklardan algılanmaya başladığı için, sürpriz etkisi de yok olmuştur.

Bernini’nin başyapıtları arasında sonuncusu Scala Regia’dır. San Pietro Kilisesi’ni, bitişiğindeki Vati­kan Sarayı’na bağlayan bu merdivende onun, dar bir geçitin elverişsiz koşullarından, mimarlıktaki “aldatıcı görüntü” uygulamasının en yetkin örneklerinden birini yarattığı izlenir. Merdiven, üzeri tonozlu bir geçitin içini tümüyle kaplar, basamaklar bir duvardan Öbürüne dek uzanır. Bu duvarların biraz önüne ve doğrudan basamakların üstüne oturtulmuş sağlı sollu iki sıra sütunla bunları birleştiren kemerleri ver ver aydınlatan, ama kaynağı görünmeyen ışık, görüntüye büyük bir zenginlik katmaktadır. Gerek geçitin eni, gerekse tavan yüksekliği ve sütunların boylan, merdi­ven yukarıya doğru yükseldikçe azalmaktadır. Bu perspektif yanılsamasıyla merdiven eşi bulunmaz bir derinlik kazanmakta, çıkanlarda sonsuza doğru bitmemecesine uzuyormuş izlenimi uyandırmaktadır.

Bernini, Scala Regia’da üslubunun bütün özel­liklerini bir kez daha bir araya getirmiştir. Ölçü ve hareket duygusu, uygun olmayan koşulları yapıtı başarılı kılan öğeler haline dönüştürmedeki yaratıcılı­ğı, görsel aldatmaca, abartılı perspektif, kaynağı görünmeyen ışık gibi dramatik etkileri kullanmadaki becerisi, onu mimarlık alanında da Barok dönemin en önemli ustalarından biri yapmıştır.

Heykel:

Büst:

Yapı:

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 16. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983