Gevher Nesibe Darüşşifası ve Tıp Medresesi

60

Gevher Nesibe Darüşşifası ve Tıp Medresesi Anadolu’da İslâmî döneme ait en eski hastahane ve dünyanın ilk tıp fakültesi.

Kayseri’nin Yenice mahallesinde bu­lunan ve günümüzde Erciyes Üniversi­tesi Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılan külliye, Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. Gıyâseddin Keyhusrev tarafından kız kar­deşi Gevher Nesibe Sultan adına yaptı­rılmıştır.

Rivayete göre Gevher Nesibe Sultan, âşık olduğu bir kumandanla evlenmesine hükümdarın izin vermemesi ve bir süre sonra da kumandanın şehid düş­mesi üzerine üzüntüsünden vereme ya­kalanır. Ölüm döşeğinde Gıyâseddin Key­husrev ondan özür dileyerek son arzusu­nu sorar. Gevher Nesibe de kendisi gibi çaresiz hastaları tedavi edebilecek he­kimlerin yetişeceği bir medresenin ya­pılmasını istediğini söyler ve bütün ser­vetini bu iş için bağışlar. Gıyâseddin Key­husrev ikinci defa tahta çıktığında kız kardeşinin vasiyetini yerine getirmek üzere, sonradan kendi adıyla anılan med­reseyi (Gıyâsiyye). arkasından da dârüş-şifâyı (Şifâiyye) yaptırır ve inşaat iki yıl­da tamamlanır; Gevher Nesibe Sultan da medresenin içindeki türbesine gömü­lür. Birbirine bitişik olan iki bina, bu ko­numlarından dolayı halk arasında Çifte Medrese veya İkiz Medreseler adıyla da anılmaktadır. Dârüşşifânın taçkapısında yer alan kitabeye göre inşa tarihi 602′-dir (1205-1206).

Kuruluşun vakfiyesi ele geçmemiştir. Fakat 1500 ve 1584 yıllarına ait Kayseri tahrir ve evkaf defterlerinde, vakfedilen emlâk ve burada çalışan görevliler hak­kında bilgi bulunmaktadır. Konya san­cağı evkaf defterleri içinde yer alan ve bugün Tapu ve Kadastro Genel Müdür­lüğü Arşivi’nde muhafaza edilen Dettei-i Mufassaî-ı Livâ-yı Kayseriyye ve Defter-i Evkâf-ı Livâyı Konya’daki kayıtlarda Şifâiyye ve Gıyâsiyye’ye müştereken üç köyün mâlikâ-nesiyle iki mezraa, bir hamam ve iki ar­sanın vakfedildiği ve 1584’teki yıllık ge­lir toplamının 43.643 akçe tuttuğu gö­rülmektedir. Bu kayıtlardan, 1584 yılın­da Şifâiyye ve Gıyâsiyye’nin müderrisle­rine 20’şer akçe günlük tahsis edildiği ve aynı yıl öğrencilere 8 akçe, vakıf ge­lirlerini toplayan tahsildara da (câbî) “ki­tabete kadir olmak şartıyla” 2 akçe ayrıldığı öğrenilmektedir. Burada, at sır­tında köy köy dolaşan görevliye 2 akçe Ödenirken öğrencilere 8’er akçe harçlık bağlanması, o dönemde tıp öğrenimine verilen önemi göstermesi açısından il­ginçtir.

XIII. yüzyılda bu tıp kurumunda eğiti­min. Gıyâsiyye’de teorik ve 5ifâiyye’de pratik olarak sürdürüldüğü bilinmekte­dir. Yapılan kazılarda dikkati çeken bazı buluntulara dayanarak binaların, yakın­daki bir hamamdan getirilen buharla alttan merkezî bir sistemle ısıtıldığı dü­şünülmektedir. Revaklara açılan küçük odalarda öğrencilerin kaldığı, derslerin yazın büyük eyvanlarda yapıldığı, ayrıca bu eyvanların dışarıdan gelen hastala­rın muayeneleri için de kullanılmış oldu­ğu sanılmaktadır. Kesin şekilde bilinme­mekle birlikte, burada da Sivas’taki Key-kâvus Dârüşşifâsı’nda olduğu gibi baş­hekim ve başhekim yardımcıları ile en az iki dahiliyeci, iki cerrah, asistanlar ve bir eczacının çalıştığı kabul edilmektedir.

XIV. yüzyıl müelliflerinden Safedî. Mu­zaffer el-Kureşî adında bir hekimin 608 (1211-12) yılından itibaren iki yıl sürey­le “bilâd-ı RûrrTdaki (Anadolu) bir bîmâ-ristanda hekimlik yaptığını ve 1215 yı­lında öldüğünü kaydeder. Safedî’nin sö­zünü ettiği bîmâristanın Gevher Nesibe Dârüşşifâsı olması gerekir. Çünkü o yıl­larda Anadolu’da  mevcudiyeti  bilinen tek bîmâristan budur. Çeşitli kaynaklar­dan burada çalıştıkları öğrenilen diğer hekim ve müderrisler şunlardır: Abdül-latîf el-Bağdâdî. Ekmeleddin en-Nahcu-vânî (Mevlânâ’nın yakın dostu ve özel he­kimi), Ebûbekir Sadreddin Konevî, Kut-büddîn-i Şîrâzî, Ebû Bekir b. Yûsuf Re’-sül’aynî, İbrahim Gazanfer. Ali Sivâsî, Şü-câüddin Ali b. Ebû Tâhir. Ebû Salim b. Kurebâ, Rıdvan b. Ali. İnâyetullah (Kayseri müftüsü], Seyyid Samed Efendi, Ye­niçeri Ağası Fahri Paşa, Abdülkerim Ağa, Deli Müderris. Âlim Efendi, Müderris Pa-mukhâfızoğlu. Emin Müjdeci, Rauf Efen­di, Hilmi Efendi. Emir Efendi ve Ali Ne-sâi Efendi. Bunlardan Abdüllatîf el-Bağ-dâdî’nin (ö. 1231) çok yönlü bir âlim ve filozof olduğu, “kehhâl” (göz hekimi) la­kabıyla tanınan Kutbüddîn-i Şîrâzî’nin (ö. 1311) İbn Sina’nın el-K5nûn ü’t-tıbb’-nı, İbrahim Gazanfer’in Bîrûnî’nin Kitâ-bü’ş-Şaydale’sini şerhettiği, Ali Sivâ-sT’nin Selçuklu Emîri Yeşbeg için Kitâ-bü İksîri’l – hayât iî tahrîri’} -kava’id adlı bir eser yazdığı bilinmektedir. Gı­yâsiyye’de bu hocalar tarafından öğren­cilere felsefe, din İlimleri, Arapça ve Fars­ça, anatomi, fizyoloji dersleri verilmiş, Ebû Bekir er-Râzî ve İbn Sînâ’nın eser­lerinin yanında devrin en önemli tıp ki­taplarıyla eski Yunan ve Roma kaynak­lan, özellikle de Hipokrat ve Galen’in Arapça’ya tercüme edilmiş eserleriyle onlara karşı yazılmış olan reddiyeler oku-tulmuştur. Klinik eğitim ise Şifâiyye’de hasta başında yapılmıştır, ileri sınıflar­daki öğrencilere “dânişmend” denildi­ği ve bunlara diğer öğrencilerden farklı ödeme yapıldığı bilinmektedir.

Osmanlı döneminde birkaç defa elden geçirildiği anlaşılan külliyenin belgelere göre bilinen ilk onarımı, 1669’da vakıf mütevellisi İsmail Efendi tarafından Mi­mar Ömer Beşeye Sultan Hamamı ile birlikte yaptırılmıştır. 1942’de Maarif Vekâleti Müzeler ve Antikiteler Müdür­lüğü yalnız Şifâiyye’nin taçkapısını ta­mir ettirmiş, 195S-l956’da ise 750. yıl münasebetiyle büyük tamiri gerçekleş­tirilmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü adı­na İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Ensti-tüsü’nden A. Süheyl Ünver, Ankara Üni­versitesi Tıp Tarihi Enstitüsü’nden Feri­dun Nafiz Uzluk ve İstanbul Güzel Sa­natlar Enstitüsü Başkanı Ali Saim Ül-gen tarafından yürütülen bu onanma. merkezi Ankara’da olan Anıtları Koru­ma ve İhya Derneği ile Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti ve bazı mahallî ku­ruluşlar da yardım etmişlerdir. 1980 yı­lında Erciyes Üniversitesi tarafından, yi­ne çeşitli mahallî kuruluşların katkıla­rıyla yeniden restore edilen binalar ka­lorifer, elektrik ve su tesisatları da ek­lenerek oturulabilir hale getirilmiş ve Tıp Tarihi Müzesi olarak hizmete sunul­muştur.

Her iki yapının girişi güneye açılmıştır ve bugünkü dış görünüşün bütün ağır­lığı soldaki dârüşşifânın taçkapısında toplanmış durumdadır. Ön cephe sarım­sı kesme taşlarla kaplanmış olup duvar­ların iç dolgusu bol kireç harçlı kırma taştır. Arka cephe, iki binanın kuzey ey­vanları arasında 3 m. derinliğinde bir girinti yapmakta ve bu alanda, komplek­se künklerle gelen suyun ayrıldığı yedi­gen bir türbe kaidesi görünümünde olan bir su terazisi bulunmaktadır.

Âbidevî taçkapının geometrik süsle-meli ve sivri kemerli bir kuşakla çevre­lenen mukarnaslı kavsarası. üç taraftan örgü motifli bordur ve en dışta enli bir silme ile kuşatılmış, üst köşe yüzeylerine geometrik desen dolgulu iki büyük ka­bartma rozet yerleştirilmiştir. Bunların ortasında, dikdörtgen bir taş üzerine oyulmuş, sekiz (8) şeklinde tıbbı temsil eden karşılıklı iki yılan figürü ile araların­da on iki dilimli bir çarkıfelek madalyonu bulunmaktadır. Basık kemerli kapı açık­lığının kemerindeki taşlar birbirlerine, süsleme oluşturan girintili çıkıntılı geç­melerle intibak ettirilmiştir. Giriş nişi­nin yanlarında birer mihrâbiye yer al­makta, bunlardan sağdakinin üstünde. 0.72 m. genişlik ve 0,44 m. yükseklikte bir çerçeve içine oturtulmuş başı soka­ğa doğru bir arslan kabartması görül­mektedir. Bunun karşısında bulunması gereken kabartma ise restorasyondan önceki dönemde yok olmuştur. Giriş ni­şi kavsarasını kuşatan sivri kemerli bor-dürün üstüne, 2,50 x 0.78 m. boyutla­rındaki yekpare dikdörtgen beyaz mer­mer kitabe yerleştirilmiştir. Kitabenin dışa doğru çıkıntı yapan çerçevesinin alt kenarı yoktur-, bu kenar özellikle bura­da toz, toprak birikip ot biterek yazının iyi okunmasını engellememesi için ek­sik yapılmış olmalıdır. Selçuklu sülüsü ile yazılmış olan Arapça kitabe iki satır­dan ibarettir. Restorasyon öncesinde uzun yıllar Sâhib Ata Medresesi’nde sak­lanmış olan bu kitabe onarım sırasında yerine konulmuştur. Gıyâsiyye’ye ise ori­jinal taçkapısı tamamen yıkıldığından Osmanlılar devrinde onun yerine yapı­lan halen mevcut yuvarlak kemerli ba­sit bir kapıdan girilmektedir.

Birbirine bir koridorla bağlı olan İki yapı dört eyvanlı kapalı avlu tipindedir. Her ikisinde de havuzlu avlu, sivri ke­merli ve tonoz örtülü revaklarla yine to­nozlu çeşitli boyutlarda odalar mevcut­tur. Kapıların hepsi küçük olup revakla-ra açılmaktadır. Odalarda ocak ve baca mevcut değildir. Mutfak tipinde bir me­kâna rastlanmamıştır; bu durum yemek­lerin dışarıdaki bir İmaretten getirildi­ğini düşündürmektedir.