GELENEKSEL TOPLUM VE DİN

87

GELENEKSEL TOPLUM VE DİN

Bir ideal-tip olarak ele alındığında, sosyo-ekonomik yapısı itiba­riyle, üyelerinin tabiatın kendilerine sunduğu mallardan doğrudan doğruya ihtiyaçlarını karşıladıkları ve onları sadece cüz’i bir şekilde işledikleri basit bir yapıya, kendi kendine yeterli bir ekonomiye ve ar­kaik bir teknolojiye sahip bulunan ve bu bakımdan da bazı iş kolların­daki uzmanlaşmaya rağmen, fazla gelişmemiş bir iş bölümünün rast­landığı, üretimin son derecede sınırlı olduğu, esasen toplumun bizzat demografik yapısının ve sosyal hareketliliğin oldukça sınırlı bulundu­ğu, toplumsal organizasyonun genellikle karmaşık bir akrabalık siste­mi ve yaş gruplarına dayandığı ve içerisinde dinî olanla sosyo-kültü- rel faaliyetlerin birbirine karıştığı global bir durum arz eden gelenek­sel toplumun sosyal organizasyonu, kutsalla sıkı bir bağlılık ile karak- terize olmaktadır. Böyle olunca toplumda kutsal ile kutsal-dışı birbi­rine sarmaş dolaş bir vaziyette olup, bütün seviyelerde iktidar, aile, akrabalık ve tüm sosyal faaliyetler, aynı zamanda dinî bir anlam taşı­maktadırlar. Temel değerlerini dinin kutsallıklarından alan geleneksel toplumun kültürü bir bütün oluşturmakta ve kişi bu kültürü almakla, toplumla bütünleşmiş olmaktadır. Geleneksel toplumda, günlük ha­yatın yıllık devri aynı zamanda hem dinî ve hem de sosyal bir renk ve anlam taşıyan birçok bayram ve törenlerle işaretlenmiş durumdadır.

Cemâatçi karakteri sebebiyle üyeleri arasındaki sıkı ve yakın iliş­kiler sayesinde sosyal kontrolün doğrudan doğruya irca olunduğu ge­leneksel toplumda kişi, hem toplum ve hem de din adına kendine em­poze olunan normlara ve davramş modellerine uymak durumundadır. Modern bilimi meydana getiren nazarî kadro ve temelden yoksun bu­lunan geleneksel toplumda bilgiler temelde ampirik bir özellik taşı­makta olup, bu toplum tipini karakterize eden en büyük hususiyetler­den biri de onun, temelde dinî bir renk taşıyan toplumsal normları uzun süre sabit tutan muhafazakâr bir özelliğe sahip olması ve genel­likle orada geleneği tehdit edebilecek her çeşit değişme ve yeniliğin iyi bir kabul görmeyişidir. Dinin sosyal hayat içinde en hâkim bir vazi­yette bulunduğu ve öteki sosyo-kültürel faaliyet alanlarının hemen hepsini etkisi altında bulundurduğu geleneksel toplumda üyeler ara­sında dinî bakımdan tam bir inanç ve ibadet birlik ve beraberliği mev­cuttur. Toplumun her tabakası ve kesimindeki fertlerin dinî emirlere, yasaklara, ibadet, âyin ve uygulamalara olan riayeti genelde tamdır. Esasen devlet ve onun adına aile reisi, din adamı ve yaşlılardan başla­yarak bütün toplum fertleri, dinî buyruklara bağlılık konusunda tam bir sosyal kontrol görevini üstlenmiş durumdadırlar. Bu kontrol işle­mi, sadece sırf dinî faaliyetler olarak nitelendirilebilecek olan ibadet ve dinî emir ve yasaklara riayet konusunda değil fakat ve hattâ özel­likle temelde yine dinî olan grup ahlâkına bağlılık konusunda kendi­ni hissettirmektedir. Esasen bu toplum tipinde dinin en önemli top­lumsal fonksiyonlarından biri ve hattâ belki de en başta geleni, grup ahlâkının korunması ve ayakta tutulmasıdır. Böylece geleneksel top­lumda dinin temel sosyal fonksiyonlarından biri muhafazakârlık ol­maktadır. Hakikaten geleneksel toplumda din, ahlâkın, örf ve âdetle­rin ve kültürün resmî koruyucusudur. Toplum fertlerinin bütün ma­nevî ve sosyal hayat problemlerinin çözümünü kendisinden bekledik­leri din, böylece geleneksel toplumda grubun ve onun kültürünün, onun vasıtasıyla kemâle ermeyi umdukları ve çalıştıkları ideâl olmak­tadır. Şüphesiz bu tür bir toplumda “din adamı” en büyük manevî ve sosyal otoriteye sahiptir.

  1. MODERN SANAYİ TOPLUMU VE DİN

Geleneksel toplum tipine nispetle oldukça değişik ve karmaşık bir yapı arz eden teknolojik toplum veya modern sanayi toplumunda her şeyden önce teknik son derecede gelişmiş olup; orada insan, tabiî çev­resi içerisinde yaşadığı geleneksel toplumdan farklı olarak teknik bir çevrede yaşamakta; daha doğrusu modern sanayi toplumu insanla ta­biat arasında makineler, karmaşık teknikler, bilgiler, fabrikasyon eşya­lar vs.den oluşan bir ağ örmektedir. Aletten makineye, el işçiliğinden makineleşmeye geçişle karakterize olan sanayi devriminin oluşturdu­ğu bu yeni teknolojik çevrede insan, adetâ tabiatı kendi ihtiyaçları, ar­zuları ve ihtiraslarına tabî kılmak eğilimindedir. Makine, elektrik, elektronik ve nükleer enerjilerin kullanılması sayesinde, gayet yüksek bir üretkenlikle karakterize olan modern sanayi toplumunun iktisadı, bir üretim ekonomisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Teknolojinin ya­nı sıra büyük kapitallerin yatırımı, işbölümündeki artış ve nihayet el işçiliğinin ziraattan ticaret ve endüstriye kayması vs. nedenlerle üre­tim hızındaki bu yüksek düzey, aynı zamanda hem yeni ürünlerin üre­timini hem de yeni pazarları gerektirmektedir. Zira, şayet geleneksel toplumu tehdit eden şey kıtlık tehlikesi ise, modern sanayi toplumu da aşırı üretimin tehdidi altında bulunmaktadır. Öte yandan, gelenek­sel toplumda aile bizzat kendi eliyle ürettiğini tüketir ve böylece hem üretici ve hem de tüketici olurken, modern sanayi toplumunda genel­likle aile artık sadece bir tüketim ünitesi durumunu almaktadır. İşçi, çoğunlukla kendisinin hiç tanımadığı bir pazar için üretmektedir. İş yeri ile ikâmet yeri bir biriden tamamen ayrıdır. Sanayie dayalı eko­nomiyi karakterize eden en önemli hususlardan biri de, orada tüke­tim ihtiyaçlarının esnekliği ve sürekli artışıdır.

Modern sanayi toplumunun sosyal organizasyonu da çok karma­şık bir yapıya sahiptir. Aile, akrabalık ve yaş grupları gibi unsurlar varlıklarını sürdürmekle birlikte eski fonksiyonlarının bir kısmını kaybetmişler ve yeni fonksiyonlar üstlenmişlerdir. Modern sanayi toplumunun sosyal organizasyonuna yeni meslekler ve bunlarla ilgili teşekküller, sosyal sınıflar, dernekler, sendikalar ve öteki menfaat grup ve kuruluşları dahil olmuş ve böylece sosyal organizasyon için­de akrabalığın yerini, uzmanlaşmış ekonomik, siyasî, hukukî, vs. te­şekküller almıştır.

Gerçekte, modern sanayi toplumunun sosyal organizasyonu öyle­sine karmaşık bir yapıya bürünmüştür ki, onun tam bir tasvirini sun­mak oldukça güçtür. Bu nedenle bu toplum tipini birçok sosyolog “karmaşık toplum” şeklinde adlandırmayı tercih etmektedir. Tekno­lojinin aşırı gelişimi, bu toplum tipine “teknolojik toplum”-, kitle na­kil ve haberleşme vasıtalarının son derecede gelişmiş ve yaygınlaşmış olması da onun “iletişim toplumu” diye karakterize edilmesine imkân vermiştir. Nihayet eğitim-öğretimin ve bilimin gelişip yaygınlaşması da onun “bilgi toplumu” şeklinde adlandırılmasına sebebiyet ve im­kân vermektedir. Mamafih, bilgi toplumunun, modern sanayi toplu­mu tipinin ötesinde örneklerine yenice rastlanmaya başlanan, yeni ve değişik bir toplum tipi olduğundan söz edenler de mevcuttur.

Modern sanayi toplumunda kişi aynı zamanda birçok rolleri üst- lenebilmektedir. Öte yandan o, geleneksel toplumda biyolojik temele dayalı olarak doğuştan kazandığı statüden farklı olarak, modern sana­yi toplumunda birçok kazanılmış statülere ve mevkilere erişebilmek- tedir. Toplumda yatay ve dikey hareketlilik son derecede artmıştır. Nüfusun ileri derecede artışı, kentleşme denilen büyük yerleşim mer­kezlerinin ortaya çıkışı, bürokratlaşma gibi hususlar da modern sana­yi toplumu tipinin karakteristik özelliklerindendir. Modern şehir, bü­yük nüfus gruplarını bağrında toplayan anonim hayatı ile dikkati çe­kiyor. Modern kentte yan yana yaşayan komşular, çoğu zaman birbir­lerini hiç tanımayan yabancılar haline gelmişlerdir. Ferdiyetçiliğin aşı­rı gelişmesi insanları birbirlerine yabancılaştırdığı gibi aynı zamanda yalnızlaşmaya da itmiş; böylece modern şehirlerin anonim kitleleri, atomize olmuş toplumsal hayatta “yalnız kalabalıklar” şeklinde tavsif edilmişlerdir. Modern toplum, insanlar arasında daha çok maddî menfaat ilişkilerine dayalı bağların ve resmî münasebetlerin gelişme­sine imkân vermiştir. Modern şehirlere hızlı nüfus akımları, sonuçta oralarda heterojen kitlelerin birikmesine ve kültür ihtilâflarının zuhu­runa sebep olmuştur. İnsan ilişkilerinin sürekli değişmesi, sosyal normlarda da köklü değişmeleri beraberinde sürüklemiştir.

Nihayet, konumuz bakımından en önemli hususlardan biri de, modern sanayi toplumlarında kutsal ve kutsal-dışının net bir biçimde ayrılarak sosyal farklılaşma olgusunun çok ileri seviyeye erişmesidir. Böylece toplum hayatmda gözlenen sekülarizasyon, olayların daima bilimsel ve rasyonel biçimde açıklanışınm köklü bir biçimde toplum hayatına yerleşmesi olgusuna paralellik arz etmektedir. Demokratik­leşme, fikir hürriyeti, yenilik ve değişmeye çok açık olmak ve nihayet yayılmacı yani çevresindeki geleneksel kültürleri etkileme ve hattâ onları istilâ etme özelliği modern sanayi toplumunun en önemli ka­rakteristiklerindendir.

Geleneksel topluma nispetle modern sanayi toplumunda gözle­nen birçok önemli farklılıklar sebebiyle, geleneksel toplumda hayati­yet bulduğu şekliyle dinin modern sanayi toplumunda da varlığını sürdüreceğini düşünmek hatalı olmaktadır. Zira, bu iki farklı toplum tipinde hayatiyet bulan dinî yaşayışlara karşılaştırmalı bir göz atış, on­ların arasında çok büyük farklılıkların bulunduğunu bize öğretmekte­dir. Bu durumda, dinî yaşayışı ve onun dinamiğini sırf ilâhiyat, tarih veya psikoloji açısından anlamaya ve açıklamaya çalışan görüş ve yak­laşımların eksikliği de kendini göstermektedir. Zira, bu iki farklı top­lum tipinde kendini gösteren dinî yaşayışlardaki farklılıkların teme­linde toplumsal yapılar, şartlar ve olgulardaki farklılıklar yatmaktadır.

Hakikaten, geleneksel toplumda sosyal hayatın tepe noktasında bulunan din, modern sanayi toplumunda ortaya çıkan sekülarizasyon sonucu ferdileşerek (individualisation), birçok toplumsal tesirlerin­den arınmış ve kendi öz alanına çekilmiş; kişilerin özel yaşantılarıyla ilgili bir vicdan ve şahsî seçim meselesi hüviyetine bürünmüştür. Öte yandan, modern sanayi toplumunda dinî inançlara ve uygulamalara olan rağbet te eskiye oranla büyük bir düşüş kaydetmiştir. Öyle ki, ge­leneksel toplumda dinî uygulamalara katılmayanlar parmakla sayıla­cak kadar az olduğu halde, modern toplumda kişiler dine oldukça az ilgi duymakta ve hattâ bazıları tamamen ilgisiz kalmaktadırlar. Dinî uygulamalara rağbetteki bu düşüş, özellikle sanayileşmeden etkilen­miş şehirler ve çevrelerde büyük boyutlara ulaşmıştır. Dinî pratiklere bağlılık açısından köy ve şehir farklılığı oradan kaynaklanmaktadır. Şehirlerdeki çeşitli sosyal tabakalar arasından hususiyle sanayi kesi­minde çalışanların arasında dine olan rağbetin düşük olması, kırsal alanda sanayileşme ve şehirleşmenin etkilerine açık olan yörelerde bu nispetin ötekilere oranla hissedilir düşüklüğü, sanayileşmenin gele­neksel dindarlık şekilleri üzerindeki olumsuz etkilerinin göstergeleri olmaktadırlar. Aynı şekilde, sanayileşmiş ülkelerde kırsal alandan kente göç edenlerin arasında dine olan rağbetin düşüklüğü de bu du­rumun bir başka belirtisi olmaktadır. Kısacası, modern toplum, eski­nin geleneksel toplumlarındaki dinî birlik, beraberlik ve bütünlüğün yerine, dine bağlılık ve dinî yaşayış açısından bir plüralizm, gelenek­sel ve kurumlaşmış dindarlıkta bir gevşeme, ilgisizlik, dine ve özellik­le geleneksel dindarlığa karşı tenkit ve hattâ inançsızlıkla karakterize olmaktadır.

Üstelik, geleneksel ve kurumlaşmış dinin ve dindarlıkların bu gev­şemesine sadece endüstri toplumlarmda değil, onlara nispetle geri kalmış ve kalkınma yolunda olan toplumlarda da rastlanmaktadır. Zi­ra, geleneksel topluma nispetle modern sanayi toplumunu karakteri­ze eden dinamikler olarak sanayileşme, kentleşme, eğitim-öğretim ve kitle iletişim ve ulaşım araçlarının yaygınlaşması, toplumsal hareket­lilikteki artış ve bütün bu ve benzeri faktörlerin etkisi altında kendini gösteren toplumsal değişim süreçleri, geleneksel toplumun yapısını, kültürünü, toplumsal organizasyonunu, yerleşik değerleri ve normla­rım ve hattâ karakterini derinden etkilemekte ve köklü değişme sü­reçleriyle karşı karşıya bırakmakta olup, bu durum onun geleneksel, yerleşik ve kurumlaşmış dinî yaşayışı, kültürü ve kurumlarım da de­rinden etkilemektedir. Maamafih, bu sonuncuların toplumsal yapıla­rının, dinamiklerinin, kültürlerinin ve dindarlıklarının farklılığı sebe­biyle oralarda geleneksel din ve dindarlıkların geçirmekte olduğu sar­sıntı, modern toplumlara nispetle çok daha değişik sorunlara da yol açmakta, sanayileşme ve şehirleşme ve onların beraberlerinde sürük­ledikleri toplumsal değişmeler, bir arayış ve bocalama dönemine giren bu toplumlarda geleneksel ve kurumlaşmış dine ve dindarlıklara daha sıkı bir şekilde yeniden sarılma ve hattâ bir görüşe göre “dine yeniden dönüş” eğilimlerine de yol açmaktadır. Bu çerçevede geleneksel dinin, dindarlıkların, kurumlar ve kültürün, tutumlar ve davranışların, sana­yileşme, kentleşme, modern eğitim-öğretimin, kitle iletişim araçları­nın, toplumsal hareketlilik, köyden kente göç ve hattâ dış göç, gece­kondulaşma, çağdaşlaşma ve bütün bunların sebebiyet verdiği hızlı ve köklü değişim olguları ile ilişkilerinin sosyolojik tetkiki, din sosyolo­gunun araştırmaları için önemli alanlar ve konular sunmaktadır. Hu­susiyle Ülkemizde köyden şehre ve özellikle Batı ülkelerine göç eden­lerin karşı karşıya bulundukları kültürel sorunların, uyum ve uyum­suzlukların, çatışmaların ve meselâ kültürel kimlik probleminin bu çerçevede kendi gösteren ve araştırmaya değer önemli bir konu oldu­ğunu belirtelim. Esasen değişim, benzeri başka birçok sorunu da be­raberinde getirmiş bulunmakta ve onlar acilen bilimsel tahlillere da­yalı sağlıklı çözümlerin üretilmesini beklemektedirler.

Her halükârda, özellikle modern sanayi toplumlarında dinin ge­çirmekte olduğu bu sarsıntı olgusu, birçok faktörlerle ilintili görül­müştür. Modern ve lâik eğitim, iş bölümünün artışına paralel olarak oluşan meslekî ve sosyo-ekonomik statü farklılıkları, şehirleşme, ile­tişimin yaygınlaşması, sosyo-politik faktörler, psikolojik etkenler ve sanayileşme bunların belli başlılarıdır. Meselâ, gençlerin arasında gö­rülen dinî ilgisizlikte, yaş ve ona bağlı psikolojik etkenlerin hâkim bir rol oynadığı genellikle kabul edilmektedir. Bu anlamda tarih boyunca gençliğin dünya nimetlerine olan temayülünün her yaş döneminden daha çok olduğu bilinmektedir. Bu bakımdan gençlik çağı arayış ve değişme çağıdır. Ancak, modern toplumlardaki gençliğin dine karşı olan tutum ve eğilimlerinin belirlenmesinde dahi modern medeniye­tin beraberinde getirdiği yeni şartların ve değişikliklerin etkilerinin de güçlü bir şekilde kendilerini hissettirdiklerini belirtmeliyiz.

Öte yandan, modern toplumlarda, özellikle sanayi kesiminde ça­lışan işçilerin arasında dinî ilgisizliğin öteki meslek gruplarına nispet­le daha yüksek oluşu, sanayileşme ile dinî ilgisizlik arasında bir sebep- sonuç ilişkisi kurmada etkili olmuştur. Nitekim, Max Weber de, mo­dern toplumda dinin, üst tabakaların durumunu meşrûlaştırıcı bir fonksiyon görmesi sebebiyle, işçi kesiminin dine en azından ilgisiz kaldığı vakıasına dikkat çekmektedir. Esasen, modern sanayi toplum- larında alt tabakaların ve özellikle de sanayi işçilerinin dinî ilgilerinin azalması konusunda çok çeşitli varsayımlar öne sürülmüş bulunmak­tadır. Dinî teşkilatın ve din eğitiminin yetersizliği ve fonksiyonunu ye­rine getirmemesi, değişen sosyal şartlarda dinî teşkilatın, alt tabakala­rın ve özellikle işçilerin ferdi ve toplumsal beklentilerini karşılamak üzere gerekli değişim ve adaptasyonu sağlayamaması, zaten dinin ta- rihen şehirlerde yerleşmiş olup, kırsal kesimlere hiçbir zaman tam an­lamıyla ulaşamamış olması ve eski inançlar ve dindarlıkların oralarda halk dindarlığı şeklinde yaşamakta oluşu ve sanayi işçilerinin de ora­lardan kente göç etmiş kitlelerden oluşması, öteden beri bu çevreler­de anti-klerikalizm ve anti-eklezyanizm gibi dine karşı menfî propa­gandaların yapılmakta oluşu, işçilerin psikolojik olarak pratik mesele­lere daha çok ilgi duydukları, din eğitiminin korkutucu ve ürkütücü bir din imajına göre düzenlendiği ve bunun da alt tabakadan kişileri dinden soğuttuğu, tekniğin insanları Tanrı’mn inayetine bağlılıktan kurtarmış olması sebebiyle bu kesimde dinî ilgisizliğin arttığı ve niha­yet grup psikolojisinin dinî aidiyet konusunda işçiler arasında olum­suz sonuçlar doğurduğu vs. şeklindeki görüşler bunların belli başlıla­rını oluşturmaktadır.

Her hâlükârda, insanların dine olan ilgileri ve ilgisizliklerinin be­lirlenmesinde sayısız faktörler işin içine karışmakla birlikte, modern sanayi toplumlarında geleneksel din ve dindarlıkların gevşemesi ola­yında, insanlığın bu dönemde içine dahil olduğu yeni bir medeniyetin ve onun getirdiği zihniyetler, şartlar ve değişmelerin hâkim rolünün bulunduğu muhakkaktır. Teknik ilerleme ve rasyonel planlama ile bir­likte gelişen sekülarizasyon, geleneksel dindarlıkların da toplumda mesele edilmesine yol açmıştır. Modern medeniyetle birlikte, şehirler­den hareketle teknik, akılcı ve tenkitçi bir zihniyet yayılmaya başla­mış, endüstri, fabrikalar ve makineler bu zihniyetin yayıcıları olmuş­lardır. Böylece geleneksel hayat anlayışları, dünya görüşleri, norm ve değer sistemleri, örf ve âdetler, geleneksel toplumsal yapılar ve daya­nışma duyguları sarsılmış, modern toplumlarda insanların kutsiyete olan inançları azalmaya yön tutmuştu.

Modern sanayi toplumlarında geleneksel ve yerleşik din ve din­darlıkların bu büyük sarsıntısı ise, pek çok düşünür ve sosyologu, bu toplum tipinin, dinin toplumdaki yerinin sonuna mı işaret ettiği soru­sunu sormaya götürmüştür. Esasen, daha Aydınlanma döneminden itibaren bu soru sorulmuş ve hattâ akıl ve bilimle kesinkes uyumsuz görülen ve bu bakımdan da eski çağların bir ‘‘kalıntı’sı ve “kültür ge­cikmesi” olarak değerlendirilen dinin sonuçta toplum hayatından ta­mamen silineceği kehanetinde bulunanlar olmuştur. Ancak, XX. yüz­yılın ikinci yarısından itibaren bütün dünyada gözlenen gelişmeler bu tür beklentilerin, dinî tarihin zikzakları, geriye dönüşleri ve anî sıçra­yışlarını hesaba katmadan yapılan acele ve safdilâne genellemelerden öteye gidemediklerini göstermiştir. Zira, din problemi, aslında insan hayatında, bizzat insanın ontolojik varlığı problemi gibi aslî ve çapra­şık bir olgudur. Din alanı büyük zıtlıkların çarpıştığı bir sahadır. Ora­da düalist ve monist görüşler, içkin ve aşkın anlayışlar, panteist, poli­teist ve monoteist sistemler, dünya ve ahret, başlangıç ve son {mebde ve mead) gibi temel meselelerle ilgili çok çeşitli zihniyetler, görüşler ve tutumlar, çeşitli boyutlarda toplumlara hitap eden ve kökleri bir yandan toplumsal yapmın temellerine öte yandan da insan ruhunun derinliklerine uzanan gerçeklikler mevcuttur. Esasen, “korkutucu ve büyüleyici sır” olarak dinî tecrübe, fevkalâde zengin tezahür çeşitlili­ği ve kendi iç dinamiği ile, bu tür acele genellemelere meydan okuyor görünmektedir.

Aslında, menşeî itibariyle tabiatüstü âleme uzanan kutsal tecrübe­nin bu iç dinamiği, devrî bir değişme anlayışından hareketle ve deter­minist bir şekilde, modern medeniyetin krizleri ve modern insanın manevî boşluğuna bakarak ve modern toplumlarda özellikle son dö­nemlerde yaygınlık kazanan yeni dinî hareketlerin artışı olayına da atıfta bulunmak sûretiyle, “yeniden dine dönüşlü haber veren nazari- yelerin de ihtiyatla karşılanması gerektiğini bize öğretmektedir. Yeni­den dine dönüşle, dinin “altın çağnma dönülmesini ummak ise bir ütopya olmaktan öteye gidememektedir. Aslında dinler, toplum şart­larına göre hayatiyet bulduklarına ve buna göre bir şekilde değişime uğradıklarına göre, eski bir dönemi olduğu gibi yeniden ihya edilebi­leceğini sanmak da bize, “ölüyü diriltme” gibi nostaljik bir hayalden öteye bir değer ifade etmiyor görünmektedir. Gerçekte ise, daha ön­ce de işaret ettiğimiz gibi “süreklilik” ve “değişim”, toplumsal alanın öteki birçok veçhelerinde olduğu gibi din, dindarlık ve dinî yaşayış üzerine de damgasını köklü bir biçimde vurmaktadır. Esasen onlar, ilk bakışta birbirinin tamamen zıddı olan karakteristiklermiş gibi görün­seler ve birçok durumlarda birbirleriyle çatışma halinde olsalar dahi, aslında dinî-sosyal yaşamın dinamiği içinde bir şekilde birbirlerinin fonksiyonel tamamlayıcısıdırlar.

Gerçekte, dinî tecrübenin insan toplumlarında belli bir dinamiği mevcuttur. Onun dahilî dinamiği onu dış şartlara karşı bir ölçüde ba­ğımsız değişken kılmaktadır. Ancak, toplumsal şartlar, farklılıklar ve değişmelerin de yaşanan dinde değişiklikler doğurduğu muhakkaktır. Şu halde, modern toplumlarda dinin geçirmekte olduğu sarsıntı bir “intibak problemi”Sanayileşme öncesi bir kültür ve medeniyetin şartlarında hayatiyet bulmuş, kurumlaşmış ve gelenekleşmiş din ve dindarlıklar yeni ve değişik şartlara uymaya çalışmakta; sarsıntı, uyumsuzluk, geri dönüş ve yeni arayışlar bu intibak sürecine bağlı olarak kendilerini göstermektedirler. İşte bu meyandadır ki, eskinin geleneksel taklitçi, şekilci, korkuya dayalı, konformist, klerikalist, akıl ve bilimle çatışan din anlayışları ve dindarlıkları sarsılırken, yine mo­dern toplumlarda şehirlerden başlayarak, daha şahsî, daha akılcı ve daha içten yaşanan yeni dindarlık şekilleri kendilerini göstermekte­dirler. Zira, manevî boşluk, yalnızlık, başarısızlık ve huzursuzluklar yeni maneviyat arayışlarını ve ihtiyaçlarmı da hemen her toplumda beraberinde sürüklemekte, toplum hayatının tabiatı boşluk kabul et­memektedir. Nitekim öyle olduğu içindir ki, dinin toplumda tama­men marjinalleştiği veya silindiği durumlarda dahi “ikâme dinler” de­nilen birtakım ideolojik sistemlerin veya yeni fanatik eğilimlerin, ya­hut kendilerini boşlukta hisseden kişilerin kimlik problemlerini ve toplumla yeniden bütünleşmelerini sağlamak üzere tamamen yeni ve özel “görülmez bir din”in (religion invisible) devreye girdiği ve boşlu­ğu doldurmaya çalıştığı anlaşılmaktadır4