Geleneksel Tabakalaşma Modelleri

 

Kölelik Sistemi
Kölelik sistemi tüm tabakalaşma tarzları içinde, sosyal eşitsizliğin en aşırı boyutlarda tezahür ettiği bir yapılanma olarak görülebilir. Çünkü temelde, toplumun belli bir kesiminin her türlü insani hak ve özgürlüklerden mutlak anlamda mahrum olmasıyla karakterizedir. Hobhouse, ‘köle’yi “hukuka ve göreneğe göre bir başkasının malı olan kimse, en uç örnekleriyle, hiçbir hakka sahip olmayan tam bir meta” ya da “bir eşeğin, ya da bir öküzün korunmasına benzer biçimde korunan insan” olarak tanımlamaktadır.
Hobhouse’un tanımındaki ‘görenek’ ifadesi, köleliğin sosyal açıdan ‘meşru’ telakki edilmesi; ‘hukuk’ ifadesinin ise, bu meşruiyetin yürürlükte olan kanunlarla güvence altına alınmış olması anlamına gelir. Nitekim, Roma hukukunda köleler “res mancipi”dir. Yani, sahibi açısından köle; alınıp satılabilen, kiraya verilebilen, dövülebilen, hatta öldürülebilen “mutlak mülk” durumundadır.* Çünkü köle, herşeyden önce bir ‘yabancı’dır. Tüm iptidai toplumlarda, yabancıların ‘hiçbir hakkı olmayan insanlar’ olarak görüldükleri bilinmektedir.  Köleyi öldürme hakkının temelinde bu ‘yabancı olma’ özelliği vardır. Çünkü kölenin kan davasını güdecek akrabası yoktur.
Savaş esnasında esir düşmek başta olmak üzere, ticari seferler sırasında satın alma, işlenen bir suçtan dolayı veya borcunu ödeyememekten ötürü köleleştirilme* gibi çeşitli yollardan temin edilen köleler;  toplumdan topluma farklılıklar göstermekle birlikte, çalıştığı aile içinde evlenip çoluk çocuk sahibi olma hakkına sahiptiler. Ama bu çocuklar da ‘köle’ statüsündedirler. Başka bir deyişle, sahip olunan kölelerden doğan çocuklar, köleliğin bir başka kaynağı durumundadırlar.
Tarihi gelişim seyri içinde kölelik sistemi incelendiğinde, avcı ve balıkçı gibi “toplayıcı” toplumlarda görülmeyip, “üretici” toplumlara özgü bir sistem olarak ortaya çıkması; kölelik olgusunun iktisadi boyutunun görülmesi açısından önemlidir. Yani kölelik, yerleşik hayatı gerektiren zirai üretime geçişin bir sonucu olarak, ihtiyaç duyulan ‘işgücü’nü temin etmek amacıyla geliştirilen bir sistemdir. Nitekim kölelerin varlığı, ilk olarak Akdeniz havzası toplumlarında dikkati çekmektedir.  Köleliğin, başta Sümerler olmak üzere, Mısır’dan Çin’e kadar uzanan bölgede, en ileri zirai uygarlıkları geliştirmiş olan zengin Asyatik krallıklarda doğması ve Avrupa’ya doğru yayılım göstermesi, pekçok araştırmacının kabul ettiği tarihi bir gerçektir.
Kölelik sisteminin zirai üretim faaliyetinin bir sonucu olarak geliştirildiğini gösteren bir delil de; X. yüzyılda, at hamutunun icat edilmesi -böylelikle, attan çeki hayvanı olarak da yararlanılmaya başlanması- ile, bu sistemin gerileme sürecine girmiş olmasıdır. Başka bir deyişle, “hayvan motor gücü, birçok sorun çıkartan insan motor gücünün imdadına yetişmiştir.”  Bu gerileme sürecinde, önce efendinin köle üzerindeki cezalandırma yetkileri kısıtlanmaya başlamış; daha sonra evlenme, mülkiyet ve miras gibi kişisel haklar tanınmış ve azat edilme hakkı sağlanmıştır. Azat edilme hakkının sağlanmasında, -en azından Hıristiyan köleler için- Kilise’nin de katkısı olmuştur.
Bu arada, A.B.D.nin güney eyaletlerinde, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Afrika’dan taşınan zencilerle, yeni bir köleci toplum modelinin (Afro-Amerikan zenciler) geliştiği de unutulmamalıdır.
Kast Sistemi
Kast sistemi, tarih boyunca görülen tabakalaşma modellerinin en ilginç özelliklere sahip ve üzerinde pek çok araştırma yapılmış olanlarından birisidir. Bunda hiç şüphesiz, bu sistemin ideal tipine örnek teşkil eden Hindistan’ın, uzun yıllar İngiliz egemenliği altında kalmış olmasının önemli bir payı vardır. Nitekim kast sistemiyle ilgili literatürün oldukça önemli bir bölümünün İngiliz sosyal bilimcileri tarafından oluşturulmuştur. Örnek verilecek olursa, T. Bottomore’un Toplumbilim isimli genel sosyolojiye giriş mahiyetindeki eseri, baştan sona kadar Hint toplum modelinden verilen örneklerle doludur.
“Kast” kelimesi İspanyolca ve Portekizcedeki “casta”dan gelmektedir. Bunun kökeni ise, “özellikle birşey karıştırılmamış” anlamına gelen Latince’deki “castus” sözcüğüdür. ‘Casta’nın İspanyollar tarfından ‘ırk’ anlamında; XV. yüzyılda ise Portekizlilerce Hint toplumu için kullanıldığı bilinmektedir. Kelime bu anlamıyla, İngilizce’ye ve Fransızca’ya XVII. yüzyılda yerleşmiştir.  Güvenç, kastların biyolojik anlamda farklı ırklar olmayıp, Marxçı anlamda değişik sosyal sınıflar olduğunu belirtmektedir.
Gerçekten kastlar, Hint toplum modelinin sosyal sınıflarıdır. Ama bu sosyal sınıfların söz konusu topluma özgü sınıflar olduğunun unutulmaması da gereklidir. Başka bir ifade ile, buradaki ‘sınıf’ kelimesinin daha geniş bir anlamda kullanıldığı; bu anlamda kastların, XIX. yüzyılda Batı Avrupa’da görülen ‘sosyal sınıf’larla yakından bir münasebetinin olmadığı bilinmelidir.
Hint kast sisteminde sosyal yapının temel özelliği, kastların dini inançlarla doğrudan bağıntılı olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Hindu dininde ‘kir’, kaçınılacak şeylerin başında gelmektedir. Bazı işler ve bu işleri yapanlar ‘kirli’ olarak görülmekte; bu kirlilik onlarla hiçbir temasın kurulmamasını gerektirmektedir. Böylece ortaya çıkan kastların herbiri, geleneksel olarak bir meslek adıyla anılmaktadırlar: Din adamları (Brahmanlar), savaşçılar (Kşatriya), tüccar ve esnaf (Vaşya), köylüler (Sudra) ve paryalar (Harijan). Hususi olarak din ve eğitim olgusu, adeta bir ‘monopol’ tarzında din adamları sınıfı olan brahmanların elindedir.
Sistemi oluşturan kastlardan her birinin, Tanrı’nın baş, gövde, kol ve bacaklar gibi değişik uzuvlarından yaratıldığına inanılmaktadır.  Bu inanç, kaçınılmaz olarak sosyal bütünleşmenin sağlanmasında son derece önemli birtakım sonuçlara yol açacaktır. Sınıflar arasında aşılması mümkün olmayan duvarların toplumdaki gerilimleri arttırması beklenirken, böyle bir durumun ortaya çıkmaması ve yüzyıllar boyunca toplumun uyum içinde varlığını sürdürebilmesi, dini inançların sosyal hayattaki önemini aşikâr kılan çarpıcı bir örnektir.
Bu husus aynı zamanda, Marx ve Weber gibi sosyolojinin iki büyük üstadının kendi perspektiflerinden, aynı realitenin değişik yönlerini başarılı bir biçimde nasıl tespit ettiklerini de ortaya koymaktadır. Weber, inançların sosyal olguları belirleyici gücünü ifade ederken ne kadar tutarlı ise; Marx da, ‘sınıf bilinci’nin, sınıf gerçeğinin vazgeçilmez bir unsuru olduğunu söylerken o nispette tutarlı idi. Kastlar arasındaki aşılmaz duvarlar, her ne kadar sınıf mevkiini kesin çizgilerle görünür kılsa da; bir taraftan yaratılışın bir kader olarak görülmesi, diğer taraftan aynı Tanrı’nın uzuvlarından yaratılmış olmak gibi, nihai noktada tek vücut halinde bütünleşmeyi sağlayan inanç -Marksist anlamda ‘sınıf bilinci’nin yokluğu-, sosyal çatışmaları önleyebilmektedir.
Kast sisteminde belli bir kasta üyelik, doğuştan kazanılan bir özelliktir. Hayatı boyunca aileden gelen geleneksel mesleği sürdürmek zorunda olan bu insanların, ne kadar yetenekli ve çalışkan olurlarsa olsunlar, sosyal statülerini yükseltmek gibi bir şansları yoktur. Başka bir deyişle, hiyerarşide bir üst kasta geçmek hayal bile edilemez. Evlilikler de endogamik bir özellik gösterir. Eş seçiminde üst kastların diğerlerine göre bazı imtiyazları vardır. Meselâ, alt kastlardaki erkeklerin bir üst kasta mensup kadınlarla evlenmeleri kesinlikle yasaktır. Fakat, üst kastlardaki erkeklerin, alt kastlardan kadınlarla evlenmeleri mümkündür. Ne var ki, böyle bir evlilik her iki kast tarafından hoş karşılanmaz. Brahmanlar’ın ise, kendi kastlarının dışından evlenmeleri hususunda mutlak bir yasak vardır.
Kast modelinin en önemli özelliklerinden biri de, günümüz tabakalaşma modellerinden farklı olarak, bu yapının hukuk sistemi tarafından tanınmış olmasıdır. Kastların oluşumları, imtiyazları, egemenlik alanlarının sınırı ve rolleri kanunlarla belirlenir. Hindistan’da 1949 yılına kadar yürürlükte olan bu kanunlar, kimlerle beraber olunacağından kimlerden uzak durulacağına; hangi gıdalardan yararlanıp hangilerine uzanılamayacağına kadar herşeyi belirlemekte idi.
Kast tipi tabakalaşma söz konusu olduğunda genellikle, geleneksel Hint toplumunda görülen ve artık yok olmaya yüz tutan bir model anlaşılmaktadır. Böyle bir modelin en azından bu çalışma çerçevesinde bizleri çok fazla ilgilendirmeyeceği aşikârdır. Ne var ki kast sistemi, ne tamamen tarihe karışan, ne de sadece Hint toplumu ile sınırlı olan bir olgudur. Meselâ, çağdaş Hindistan’da uygulanan eğitim sisteminin, kast sisteminin devamını sağlamaya yönelik geleneksel dini eğitim ile fırsat eşitliğinin teminini hedefleyen modern eğitim gibi, birbiriyle çelişen iki temel amacının olduğu bildirilmektedir.  Bütün bunlar, kast kültürünün günümüz Hindistan’ında halen fonksiyonel olduğunu göstermektedir.*
Diğer taraftan kast sistemi, sadece Hint toplumuna özgü bir model olarak da görülmemelidir. ‘Kast’ ve ‘Hint’ sözcüklerinin doğrudan birbirlerini çağrıştırmaları, modelin bir ‘ideal tip’ olarak örneğinin orada görülmesinden kaynaklanmaktadır. Fakat kimi sosyologlar, Amerika Birleşik Devletleri ve Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki zencilerin içinde bulundukları durumu da, kast sistemi olarak değerlendirmektedirler.  Meselâ, zorunlu saygı ve aşağı kasttan birinin bir üst kastta olana saygıda kusur etmesi halinde derhal cezalandırılması; aşağı kasta aşağılık niteliğinin doğuştan verilmesi; yukarı kasta mensup erkekler aşağı kastlardan kadınlarla evlenebilirken tersinin mümkün olmaması gibi özellikleri, Hint kastlarında olduğu kadar Amerikan kastlarında da görmek mümkündür.  Aralarındaki farklılılar ise kast mensubiyetinin algılanış tarzında kendisini göstermektedir. Aşağı bir kastın üyesi olmak, Hindistan’da, dini inançlardan kaynaklanan bir tutumla tabii karşılanırken; aynı durum Amerika’da, şiddetli sosyal çatışmalara yol açan bir aşağılık kompleksine neden olmaktadır. Ayrıca, Amerika’da zenciler ve beyazlar gibi iki kastlı bir düzen söz konusu iken;  Hindistan örneğinde, temelde sayılarının dört olduğu kabul edilen, ama çeşitli varyasyonları ile sayıları binlere varan kastların mevcudiyeti bilinmektedir. Meselâ, 1901 yılında yapılan bir sayımda, “Jati” adı verilen, sayısı iki binden fazla kast tespit edilmiştir. Bu alt-kastların her biri, kapalı, endogam ve doğuştan içinde yer alınan birimlerdir.  Unutulmaması gereken bir başka farklılık da, Amerika’daki kastların ırk faktörüne dayanmasıdır. Hindistan’daki kastları oluşturanlar ise aynı ırka mensup kimselerdir.
Kast tipi tabakalaşmanın bir diğer örneği de, Meiji döneminden önceki Japon toplumunda görülmektedir. Japonya’nın modern toplum yapısına geçişini sağlayan 1868 devrimi; sadece siyasi düzlemde değil, sosyo-ekonomik yapıda da köklü değişmeleri beraberinde getirmiştir. Devrimden önceki yapı, tam anlamıyla statiktir. XVII. ve XVIII. yüzyıl Japon tarihçileri, kast yapılarından geniş bir biçimde söz etmektedirler. Meselâ Naka Togu (1608-1648) Okina Mondo isimli klasikleşen eserinde, toplumun samuraylar, çiftçiler, zenaatkârlar ve tüccarlar olmak üzere dört kasttan müteşekkil olduğunu ve her kastın kendi kaderini yaşamaya mahküm olduğunu; her kasta özgü tutum ve davranışların, hak ve sorumlulukların kanunlarla belirlenmiş olduğunu; mesleğin seçilmediğini, meslekle dünyaya gelindiğini ve ömür boyu aynı işin yapıldığını anlatmaktadır.
Feodal Sistem

Feodal sistem ya da feodalizm, Ortaçağ Avrupası’nda görülen sosyal yapılaşmayı ifade eden bir kavramdır. Terim, Latince’de “hizmet karşılığında bağışlanmış mülk” anlamındaki “feodum” ya da “feudum”dan ve Fransızca’da “tımar, has; malikane” anlamındaki “fief”den gelmektedir. Günlük dilde “derebeylik” denilen bu düzene “malikâne sistemi” adını verenler de vardır.
Feodal sistemde “Sıralar”* tarzında bir sosyal tabakalaşma (stratification en Ordres) dikkati çekmektedir. Sıra tabakalaş-masında sosyal grupların hiyerarşisini belirleyen; esas olarak, servet, tüketim alışkanlıkları, üretim sürecindeki roller değil; şeref, fazilet ve topluma hiçbir üretim ilişkisi olmadan bağlı olmak gibi özelliklerdir. Böyle bir sistemde nesep bağına dayanan soyluluğun önemli bir yeri olacağı aşikârdır. Nitekim toplumun, “asiller”, “rahipler” ve “serfler” olmak üzere üç tabakadan oluştuğu görülmektedir.
Geleneksel tabakalaşma sistemlerinin hepsinde görülen bir özellik olarak, hiyerarşinin en üst basamağında yer alanlar; “Tanrı’nın elçileri” kabul edilen din adamları sırası (ordre ecclésiastique), yani rahipler (le clergé) dir. Kiliseye mensup olanlardan sonra, “soylular” sırası (la noblesse) gelir. Soyluların gerek köklü bir aileye mensubiyet gibi asil ve kibar olanları, gerekse derebeylikten (seigneurie) gelenleri, aynı hak ve ayrıcalıkların sahibidirler. Rahipler ve soyluların altında ise, toplumun geri kalan kısmını teşkil eden halk (le tiers état) vardır. Feodal toplumda üretim, büyük ölçüde ziraate dayalı olduğundan, toplumun tabanını oluşturan bu geniş kesimin büyük bir kısmını ‘toprağa bağlı köylüler’ (serfler) oluştururlar.
Toprak köleliği (servage), feodal sistemin karakteristik özelliklerin-den biridir. Serflerin kölelik sisteminin esirlerinden farkı; insanın mülk olmaya devam etmekle birlikte; artık, “mal” olmamasıdır. Köleler gibi alınıp satılmayan serfler; ancak, bağımlı bulundukları araziler el değiştirecek olursa, bu el değiştirme ile yeni arazi sahibinin olurlar. Ama, kast ve kölelik gibi diğer geleneksel tabakalaşma biçimlerinde olduğu gibi, feodal sistemde de sosyal tabakalar hukuken tanınmış; herbirinin hakları, görevleri ve imtiyazları kanunlarla belirlenmiştir.
Kuşkusuz, Avrupa tarihinin yüzyıllar süren uzun bir döneminde, sosyal tabakalaşma olgusunun da zamanla farklı özellikler göstermesi kaçınılmazdır. O kadar ki, sosyal tarih alanında yaptığı çalışmaları ile, dünya çapında haklı bir şöhretin sahibi olan Fernand Braudel, “feodalizm” kelimesine alerji duyduğunu söylemekte; “Avrupa’nın XI. ilâ XV. yüzyıllar arasındaki tüm toplumunu bu kelime ile ifade etmek; tıpkı aynı toplumun bütününü XVI ilâ XX. yüzyıllar arasında kapitalizm kelimesi ile ifade etmek kadar mantıksızdır… Demek ki toplam olarak, bir arada var olan, iyi veya kötü birbirlerine yaslanan birçok toplum. Tek bir sistem değil de, sistemler; tek bir hiyerarşi değil, hiyerarşiler; tek bir üretim tarzı değil, üretim tarzları; tek bir kültür değil, kültürler, bilinçlenmeler, diller, yaşama sanatları. Herşey çoğul hale getirilmelidir”  demektedir.*