Gaston Bachelard – Su ve Düşler, maddenin imgelemi üzerine deneme

Gaston Bachelard – Su ve Düşler

maddenin imgelemi üzerine deneme

Aklımızın imgeleyici düşleri iki çok farklı eksen üzerinde gelişir. Kimileri yenilik karşısında gösterirler kendilerini; renklilik, çeşitlilik, beklenmedik olaydır takıldıkları.
Öteki imgeleyici güçler varlığın temelini eşelerler; varlığın içinde hem ilk olanı hem de sonsuz olanı bulmaya çalışırlar.
Biçimin bir tözün içine gömüldüğü, biçimin içsel olduğu tohumlar üretirler.
Yapıtın sözün çeşitliliğine, ışığın değişken yaşamına sahip olması için duygusal bir nedenin, kalpten doğan bir nedenin biçimsel bir nedene dönüşmesi gerekir.
Maddenin bu imgeleri tözsel olarak, biçimlerden uzaklaşarak, gelip geçici biçimlerden, boş imgelerden, yüzeylerin geleceğinden koparak düşlenir. Bunların bir ağırlığı vardır, bir kalptir bunlar.
Bütün bir insan imgelemi öğretisi ancak biçimler doğru maddelerine bağlanarak incelendiğinde tasarlanabilir.
“Yeni bir nitelik bitkiye ne kadar çok çalışmaya mal oluyorsa, bir imgede insanlığa o kadar çalışmaya mal olur.”
Şiirsel imgelerde birer maddedir.
Çeşitli maddesel imgelemleri, ateşe, havaya, suya ya da toprağa bağlanıyor olmalarına göre sınıflandıran bir dört unsur yasası’nın getirilebileceğine inanıyoruz.
Felsefi düzende ancak temel hayaller dile getirilerek düş girişleri verilerek inandırıcı olunur.
Rüyalarında onları niteleyen maddesel unsur ön plana çıkar.
Düşlerde acı çekiyoruz ve düşlerde iyileşiyoruz.
Suyun maddesel imgelemi özel bir imgelem türüdür.
Maddesel bir unsurun içinde bir derinlik bulmanın verdiği bu inançla okur sonunda suyun da bir yazgı türü olduğunu, yalnızca kaçıp giden imgelerin boş yazgısı, bitmeyen bir düşün boş yazgısı değil, varlığın tözünü durmaksızın dönüştüren temel bir yazgı olduğunu anlayacaktır.
Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz, çünkü zaten insanoğlu derinliğinde akan su yazgısına sahiptir.
Ateşle toprak arasında temel varlıkbilimsel dönüşümdür. Suya adanmış varlık kendinden geçen bir varlıktır.
Suyun acısı sonsuzdur.
Durgun sular önünde hep aynı melankoliyi buluyorum; nemli bir ormanda bir su birikintisinin rengine bürünmüş çok özel bir melankoli; baskısız, düşünceli, yavaş, sakin bir melankoli. Suların yaşamının ufacık bir ayrıntısı benim için çoğunlukla içsel bir ruhbilim simgesidir.
Varlık herşeyden önce bir uyanıştır ve olağanüstü bir duyumun bilincinde uyanır. Birey genel duyumlarının toplamı değildir, tekil duyumlarının toplamıdır.
İnsanın doğduğu memleket bir uzam olmaktan çok bir maddedir; bir granittir ya da bir topraktır, bir rüzgardır ya da bir kuraklık, bir sudur ya da ışık.
Güçlü bir su damlası bir dünya yaratmaya ve karanlığı bozmaya yeter. Gücün hayalini kurmak için derinlemesine imgelenmiş bir damladan başka şeye ihtiyaç yoktur.
Durgun sular… Dil sözdizimleri arasında en korkunç olanını, ölen şeylerin sözdizimini, ölen yaşamı öğretir.
Derin suda kaybolmak ya da uzak bir ufukta kaybolmak, derinlikle ya da sonsuzlukla özdeşleşmek; insanoğlunun imgesini suların yazgısından alan yazgısı budur işte.

“İmgelenebilir dünyanın haritası ancak rüyalarda çizilir. Duyusal evren alabildiğine ufaktır.” Rüyalar ve düşler kimi ruhlar için güzelliğin maddesidir. Adem Havva’yı bir düşten çıkarken buldu: İşte bu yüzden kadın o kadar güzeldir.

“Kendi kendine boy atan çiçek, vah zavallı, tek zevkin boş gözlerle baktığın kendi gölgen suda.”
Mallarme

“…aynanın içinde boğulmuş çok insan vardır…”
Ramon Gomez De La Serna

Suyun gerekçesi ya da maddesi olduğu “imgeler” toprağın, kristallerin, metallerin ve değerli taşların ürettiği imgelerin kalıcılığına ve sağlamlığına sahip değildir. Ateşin imgelerinin şiddet dolu yaşamı yoktur onlarda. Sular “doğru yalanlar” kurmaz. Gerçekten nehrin seraplarına aldanmak için iyiden iyiye yıkık bir ruha sahip olmak gerekir.
Öz varlığımız daha derine iner. O zaman bir yansımalar şiirinde hissedilemeyen şiirsel güç beliriverir aniden; su ağırlaşır, koyulaşır, derinleşir, maddeleşir. İşte böylece maddeleştirici hayal su düşlerini daha az devingen, daha duyumsal hayallerle birleştirerek suyun üzerinde kurulmaya, suyu daha yoğun ve daha derin bir biçimde hissetmeye başlar.
Ayna’yla yola çıkan bir ozan bütün şiirsel deneyimi’ni vermek istiyorsa pınarın suyuna varmalıdır.

…bir çiçek buldu yapayalnız;
Terk edilmiş, gurursuz, alçakgönüllü,
Eğmiş güzeliğini dalganın aynasına
Sevgiyle yaklaşmak için hüzün dolu görüntüsüne.
Umursamadan hafif yeli, kımıltısız duruyor öylece;
Ama bıkmayacak gibi görünüyordu eğilmekten, beklemekten ve sevmekten.

Seyir de başlı başına bir isteği belirtir. İnsan görmek ister. Görmek doğrudan bir gereksinimdir. Merak insan ruhunu devingenleştirir.

Göl, su birikintisi, durgun su kıyısında durdurur bizi. Şöyle der isteğe: Daha fazla ileri gitmeyeceksin.
Göl büyük sakin bir gözdür. Göl bütün ışığı alır ve ondan bir dünya yapar.

Güzeli görmek için güzel olmak gerekir.

Seyrin büyüsü istekle ilgilidir. Seyretmek isteğe karşı gelmek değildir, isteğin başka bir dalını izlemektir, genel isteğin bir unsuru olan güzeli istemeye katılmaktır.
Sudan çıkan varlık yavaş yavaş maddeleşen bir yansımadır: Bir varlık olmadan önce bir imgedir, bir imge olmadan önce bir arzudur.

Gerçek nerede: Gökyüzünde mi yoksa suların dibinde mi?

Bir anlık düş koca bir ruhu bütünüyle içine alır.

Ruhumuzun geçmişi derin bir sudur.

-Ona bakmaya cesaret edemiyorum artık.
Bir ruh da böylesine büyük bir maddedir işte! Ona bakmaya cesaret edemez insan.

Zaman doğal saatlerden damla damla akar; zamanın canlandırdığı dünya ağlayan bir melankolidir.

Su güzelliği ve bağlılığı içeren ölümün maddesidir.
Suskunluğa gömülmüş suyun yeniden bizimle konuşması için ancak bir akşam rüzgarı gerek…

Ateşle oynayan yanar… suyla oynayan da boğulur.

İnsan durgun bir suyun yanında düş kurmuş olmanın doğurduğu hastalıktan hiçbir zaman iyileşemez.
Su herkesle birlikte ağlar. İnsanın yüreği üzgün oldu mu, dünyanın bütün suyu gözyaşlarına dönüşür.

“Ey ruhum, küçük su damlacıklarına dönüştür kendini ve hiç bulunmayacak şekilde okyanusa düş…
Su yanmış bir cisim… ıslak bir alevdir…
Gecenin karıştığı su, uyumak istemeyen eski bir pişmanlıktır.

Nedenini bilmeden seviyoruzdur onu… o duygu bütün duygularımızın kökenidir.

Biçimler zaten birer giysidir.

Suyu görmek onda olmayı istemek demektir.

Kendinden başka birini arıyordu, ama bu öyle biri olmalıydı ki, ona düşüncelerini açabilmeli ve onun yaşamı kendi yaşamı haline gelebilmeliydi, o kadar çok aradı ki, sonunda okyanusla yakınlaşabildi. Deniz ona canlı, düşünen bir varlık olarak göründü.

Her zaman olağanüstü bir sessizlik var… Suyun uyuduğunu duyuyor sanki insan. Sessizliği iyi anlayabilmek için ruhumuz susan bir şeyler görmeye ihtiyaç duyar sanki; dinlendiğinden emin olmak için yanında bir yerlerde uyuyan bir doğal varlığı hissetmek ister.

Acılı bir ruha, çılgına dönmüş bir ruha, içi oyulmuş bir ruha derenin ya da nehrin serinliği yardım edecektir.

L’eau et les tevas – essai sur l’imagination de la matiere
Türkçeleştiren: Olcay Kunal
YKY, 2006