Fransız Aydınlanma Filozofları

Fransız Aydınlanma Filozofları

Aydınlanma düşüncesi, din ve geleneksel düşünce
ve uygulamaların baskısından kurtularak insanın her alanda kendi aklının ışığında
davranma ve sorun çözme kararlılığını anlatmaktadır.

Bu devinimin ana yurdu Fransa’dır.

Aydınlanma düşünürlerine göre aklın kullanımı,
fenomenlerin kendilerine gitmek, gözlem yoluyla onların yasa ve nedenlerini öğrenmekti.

Locke, onlar için hem kuramsal, hem pratik
alanda gerçek bir filozoftur; öne sürdüğü epistemolojik ve politik görüşleriyle
aydınlanmacı Filozoflara aydınlanmanın temel gramerini sağlamıştır.

Başlıca aydınlanma düşünürleri Bayle, Montesquieu,
Voltaire, Condillac, Helvetius, Diderot, d’Alembert, Lametrie, d’Holbach Cabanis
ve Rousseau’dur.

Voltaire (1694-1778)

François Marie Arouet, çeşitli alanlarda
eserler vermiş, toplu eserleri 70 cilde ulaşmış, etkin bir kalem insanıdır. 1726’da
İngiltere’ye giderek 1729’a dek orada kaldı. Locke ve Newton’un yazılarıyla
meşgul oldu. Locke’un toplumsal ve politik görüşlerinin çoğunu benimseyerek bireysel
özgürlük kazanımı için Kilise ve devlet kurumuna karşı savaş açmıştır.

Voltaire’in Deist Tanrı Anlayışı

Metafizik
Üzerine İnceleme
adlı eserinde
nedensellik ve olgusallık üzerinden Tanrı’nın varlığını gerekli gören akıl
yürütmelere yer verir. Kendisi daha çok nedenselliğin kaynağı sorununu
Tanrı’yla giderme eğilimindedir.

1755 büyük Lizbon depreminden sonra kötülüğün
de bir bakıma Tanrı’dan çıktığını savlama yoluna gitmiştir.

İnsan ve İstenç Özgürlüğü

Voltaire, maddi olmayan bir tözsel varlık olarak
ruh kavramını gereksiz bir varsayım olarak görmekteydi.
Felsefe Sözlüğü’nde ruh üzerine olan makalede ‘tinsel ruh’ gibi terimlerin
yalnızca bilgisizliğimizi örten sözcükler olduğunu ileri sürmüştür.

İstenç özgürlüğünü kabul etmiş görünür.
Ancak bunun kaynağı sorulduğunda ve istenç özgürlüğü söz konusu olduğunda
düşünceleri bulanıklaşmıştır. Kişinin istediği şey güdü tarafından belirlenir
ama o, davranmakta ya da davranmamakta özgür olabilir. Buradan istencimiz değil
ama eylemlerimiz özgürdür sonucuna ulaşır. Bilgisiz
Filozof
’ta, ‘özgür istenç’ kavramının anlamsız olduğunu ileri sürer. Çünkü
özgür bir istenç yeterli güdüsü olmayan bir istenç olacak ve doğanın izlediği
yolun dışına düşecektir.

Voltaire, baskıcı otoriteden nefret ediyor,
bilimsel ve ekonomik ilerleme için zorunlu gördüğü hoşgörüyü savunuyor, filozofların
etkisiyle aydınlanmış iyiliksever bir tek erkin idaresini savunuyordu.

Montesquieu (1689-1755)

Fransa’nın güney batısındaki Brede Şatosunda
doğdu. Babası aristokrat sınıfından bir subaydı. İngiltere’de Büyük Devrimin
(1688-1689) ardından parlementer monarşiye geçilmesiyle birlikte oluşan göreli
özgürlük ortamını yakından izleyerek hayranlık duydu.
Fransa’nın devlet düzenine karşı eleştirel yazılar yazdı.
1748’de ise başyapıtı olan Yasaların Ruhu (De l’esprit des
lois) yayımlandı.
Katolik kilisesi yapıtı mahkûm etti.

Montesquieu, Yasaların Ruhu’nda karşılaştırmalı toplum, hukuk ve yönetim tarzları
incelemesine girişir. Bu açıdan çalışmanın karşılaştırmalı toplumbilimsel gözlem
olarak da özel bir yeri vardır. Montesquieu’ya göre toplumsal olguları yöneten bazı
evrensel ilke ya da yasalar vardır ve tekil durumlar genelde bu ilke ve yasalara
uygun gelişir.

Değişik toplumlardaki değişik pozitif hukuk
sistemleri, yörenin iklimi, ekonomik koşulları, insanların yaşam biçimi yönetim
biçimlerinin doğası ve ilkeleri tarafından belirlenmektedir. Bu koşulların
bütünlüğü ona göre yasaların ruhunu oluşturmaktadır.

Montesquieu’ya göre cumhuriyetçi, monarşik
ve despotik olmak üzere üç yönetim biçimi vardır.

Montesquieu’ya göre her politik toplum
belli bir idealin tam olmayan bir somutlaşmasıdır ve bu ideal toplumu
biçimlendirmede örtük biçimde işleyen bir etmendir.
Yasa koyucunun görevi bu işlevsel idealin doğasını ortaya çıkarmak
ve ilerleyen yönünü de dikkate alarak yasal düzenlemeyi yapmaktır.

Montesquieu, kutsal yasaları da kabul
etmekteydi. Tanrı dünyanın yaratıcısı ve koruyucusu olarak fiziksel dünyayı
yöneten yasaları belirlemiştir; insan da fiziksel bir varlık olarak başka
cisimler gibi değişmez yasalar tarafından yönetilir.
Bunlar Montesquieu’nun ifadesine göre “tüm pozitif yasalara
önsel olan doğa yasalarıdır.

Montesquieu’ya göre politik özgürlük,
güçlerin ayrılığı ilkesini gerektirir. Buna göre yasama, yürütme ve yargı güçleri
kesinlikle birbirlerinden ayrılmalıdır.

Claude Adrien Helvetius
(1715-1771)

Helvetius, tıpkı Condillac gibi insan
zihninin tüm yetilerini duyum ve duyu algısına indirgeme yolunu tuttu.
Yargıda bulunmak, salt bir algılamaktır.

Helvetius etik alanda da indirgemeci bir
yol tutarak tüm ahlaksal eylemlerimizi, kişinin ben-sevgisine indirger.

Helvetius’a göre ahlakın en temel ilkesi
“Kamu iyiliği en yüksek yasadır.” biçiminde dile getirilebilir.
Helvetius bu bakış açısıyla olumlu davranış alışkanlıkları
oluşturmada eğitimin önemini vurgular. Monarşik despotizmin hem dehayı-yaratıcılığı
hem de erdemi öldürdüğünü belirtir.

Tanrı’nın iyi istenci yeryüzündeki tüm
insanların mutlu olmaları ve tüm hazlardan eşit düzeyde pay almaları yolunda
olabilir ancak, gerçek ilkeler üzerine kurulan ahlak biricik doğal dindir.

Denis Diderot (1713-1784)

Diderot ve d’Alembert editörlüğünde
1751-1780 tarihleri arasında 35 cilt olarak yayımlanan ansiklopedi, yeni
felsefi ve bilimsel düşünce ve bilgileri Avrupa’ya yayma amacını gütmüş ve bunu
büyük ölçüde başarmıştır.

Diderot, Louis le-Grand Jesuit kolejinde
okumuş, İngiliz düşüncesinin etkisinde kalarak pek çok İngiliz eserini Fransızca’ya
çevirmiştir.

Diderot, dinamik bir fikir adamıdır,
düşünceleri sistematik değildir, onu kategorize etmek kolay değildir.

Diderot metafizik açıdan maddeci, etik açıdansa
idealisttir.

Diderot doğal dinlerin belli bir tarihte
ortaya çıkıp belli bir zamanda yok olacaklarını, oysa bunların tümünün temeli
olan doğal dinin her zaman varlığını sürdüreceğini savunmaktaydı.

Diderot doğal ahlak yasalarının temelinin
aklın a priori buyrukları değil, insan doğası olduğunu savunmaktaydı.

Jean le Rond d’Alambert (1717-1783)

Hukuk, tıp ve matematik öğrenimi gördü. Hume’un
yakın dostu idi.
1775’te Papa XIV. Benedictin
önerisiyle Bolonya Enstitüsü üyeliğine seçildi.

d’Alambert’a göre metafizik anlamda şeylerin
nedenlerini bilemeyiz. Bilimsel felsefenin görevi fenomenleri metafizik anlamda
değil, sistematik anlamda betimlemek ve ilişkilendirmektir. Bu görüşleriyle
d’Alembert, pozitivizmin öncülerinden biridir.

Ona göre ahlak öteki insanlara karşı
ödevimizin bilincinde olmaktır.

Düşüncesinin en temel özelliği olgucu
yöntem bilim üzerinde ısrar etmesidir.


Bunlardan başka bir de Rousseau var, onunla ilgili özet başka bir başlıkta verildi.

Modern
Felsefe I

Prof. Dr. Sara Çelik

Anadolu Üniversitesi Yayınları, Yayın No:
2588

Haziran 2012, Eskişehir