Fonksiyonalizm

264
PAYLAŞ

 

Fonksiyonalist teori temelde, toplumu yaşayan bir organizma olarak gören ve bu organizmayı oluşturan tüm parçaların onun hayatiyetine katkıda bulunan bir işlev üstlendiğini ileri süren bir yaklaşımdır.
Fonksiyonalist teori, Comte, Spencer ve Durkheim’in attığı temeller üzerinde, Malinowski ile Radcliffe-Brown tarafından iskeleti kurulan, Parsons tarafından duvarları örülen ve Merton tarafından da kusurları giderilmeye çalışılan bir bina olarak düşünülebilir. Bu binanın sosyolojinin son “mega” inşaatı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama sosyolojinin bu binadan ibaret olmadığını unutmamak gerekir. Günümüz sosyolojisinde en köklü tartışmalar fonksiyonalizm etrafında cereyan ettiğinden bu teoriyi diğerlerinden daha geniş olarak inceleyeceğiz.

Fonksiyonalizmin Temel Çerçevesi

Fonksiyonalist teoriye göre, “organizma” parçalardan oluşur ve bu parçalar bir “sistem” oluştururlar. Yani aralarında anlamlı bir ilişkiler ağı vardır ve birinde olan değişiklik diğerlerini etkiler. İşlevini yitiren -toplumun düzenine ve hayatiyetine katkısı kalmayan- parça, bir kuşaktan diğerine geçemez. Burada bir örnek olması için fonksiyonalist teorinin fuhuş olgusuna nasıl baktığını görelim: “Cinselliğin cinsel olmayan amaçlar için kullanımı” olarak tanımlanan fuhuş, madem ki “satıcı”nın bazı ihtiyaçlarını karşılamakta ve duygusal bağlılık ya da çocuk sahibi olmak gibi sorumluluklar altına girmek istemeyen, bu nedenle evlilik gibi toplumsal olarak kabul edilen sürekli beraberlikten kaçınan “müşteri”nin arzusunu tatmin etmektedir; o halde toplum hayatında varlığını sürdürecektir. Bu yaklaşım, fuhşun fonksiyonalist teori açısından istenir, kabul edilir bir olgu olduğu anlamına gelmez. Sadece, genelde arzu edilmediği, hatta yokedilmek istendiği halde fuhşun niçin varlığını sürdürdüğünü izah etmeye çalışır.
Burada fonksiyonalizm ile fonksiyonel analiz arasındaki farklılığa da dikkat çekelim: Tüm sosyolojik yaklaşımlar için fonksiyonel analiz olmazsa olmaz bir araçtır. Bu anlamda fonksiyonları belirlemek, hangi teori olursa olsun hepsinin amacıdır. Fonksiyonalizm ise fonksiyonel analizin ötesinde, sosyal alanın böyle bir analizle bilimsel olarak ve yeterince anlaşılabileceği iddiasını içermektedir.
Fonksiyonalist Teori
İçindeki Farklılaşmalar

Fonksiyonalizmin ana çerçevesi içinde yer alan yaklaşımların çokluğu ve çeşitliliği, alt gruplar halinde sınıflandırılmalarını gerekli kılmıştır. M. Abrahamson bu alt grupları, Durkheim ve Pareto tarafından temsil edilen, geniş ölçekli yapılar ve kurumlar üzerinde -makrososyolojik- incelemeler yapan “toplumsal fonksiyonalizm”, Malinowski’nin temsil ettiği, bireyin temel fizyolojik ihtiyaçlarından yola çıkarak sosyal yapı ve kurumları inceleyen “bireyci fonksiyonalizm” ve bu iki yaklaşımın ortasında bulunan, sosyal yapının kişiler arasındaki kalıplaşmış ilişkilerle şekillendiğini ileri süren Radcliffe-Brown’un temsil ettiği “kişiler arası fonksiyonalizm” olmak üzere üç başlık altında toplamaktadır.  Görüldüğü üzere buradaki esas farklılaşma Malinowski ile Radcliffe-Brown arasında ortaya çıkmakta-dır.
Malinowski, Durkheim’in, her sosyal olgunun bir “fonksiyon” üst-lendiği, zamanla bu fonksiyonu kaybedebileceği ve bu durumda varlığını sürdüremeyip yok olacağı düşüncesini kabul etmiş; ama “fonksiyonu kalmayan bir sosyal kurum yaşayamaz” şeklinde ifade edilen bu ilkenin tersinin de doğru olduğunu, yani bir sosyal kurum varlığını sürdürüyorsa, onun mutlaka üstlenmiş olduğu bir fonksiyonun var olduğunu bu yaklaşıma ilave etmiştir.  Malinowski’ye göre insan, doğal bir varlık olduğundan öncelikle “biyolojik ihtiyaçlar”ını karşılama çabası içindedir. Bu çabayı gösterirken gelişmiş zihin yapısı nedeniyle “kültür” adı verilen bir varlık alanı -kurumsal bir sistem- oluşturmaktadır. O halde sosyal/kültürel sistem, ferdin ihtiyaçlarını karşılama görevini üstlenir ve bunu yaparken ferde bir dizi sosyal sorumluluk yükler. Sistem çalışmazsa, ihtiyaçlar karşılanamadığı için fertler ölür ya da çoğalamaz. (Bu noktada Malinowski’ye bazı fertlerinin ihtiyaçlarını karşılayamasa bile sistemin varlığını sürdürebileceği şeklinde bir itiraz getirilmiştir.) Görüldüğü üzere, Malinowski için esas olan “beslenme ve çoğalma” ihtiyacıdır. O sevgi, güven, gruplaşma ve hareket özgürlüğü gibi psiko-biyolojik ihtiyaçların varlığını da kabul etmiş, ama “ikincil ihtiyaçlar” olarak gördüğü bu ihtiyaçlara öncelik vermemiştir.
Radcliffe-Brown ise öncelikle yapı üzerinde durmuştur. Ona göre, belli bir yerleşme bölgesinde akrabalık sistemi ve siyasal birlik halinde örgütlenmiş grupların karşılıklı ilişkileri “sosyal yapı”yı (sosyo-kültürel sistem) oluşturur. Bu sistem, teknik/ekonomik, sosyal/yapısal ve ideolo-jik/kültürel olmak üzere, birbirinden bağımsız olarak incelenmesi mümkün üç alt-sisteme ayrılır. Bu alt-sistemlerin en önemlisi sosyal/yapısal alt-sistemdir. Sosyal/yapısal ilişkiler ekonomik ve kültürel alt-sistemleri belirler ve onlar tarafından desteklenir.
Görüldüğü üzere Malinowski de, Radcliffe-Brown da, ilhamını Durkheim’den almaktadır. Malinowski “fonksiyon”a verdiği önemle Durkheim’e yaklaşıp, “birey”e yaptığı vurguyla ondan uzaklaşmaktadır. Radcliffe-Brown ise hem “yapı”yı vurgulaması hem de bireyin ihtiyaçlarını, sosyal kurumları belirleyecek ölçüde özerkliği olan bir faktör olarak görmemesi nedeniyle Durkheim’e daha yakın bir yere yerleşmektedir.
Kısacası, Radcliffe-Brown, tarihi metodu reddetme, toplumu “doğal” bir sistem olarak görme, “sistem” yaklaşımı, sistemin parçalardan oluştuğu ve parçalar arasındaki fonksiyonel ilişkinin varlığı hususlarında Malinowski’yle beraberdir. Ama “yapı”yı bireyin önüne yerleştirerek, yapının parçalarının aynı ağırlıkta olmadığını ve bu parçaların birbirlerinden bağımsız incelenebileceğini kabul ederek ondan ayrılmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse, Trobriand yerlilerinde büyü olayının analizinde Malinowski bunu temelde tehlikeli hallerde doğa üstü güçlere sığınmak gibi psikolojik faktörlere bağlarken, Radcliffe-Brown daha farklı bir açıklama getirir. Ona göre neyin tehlikeli olduğunu ve bu tehlikeden nasıl uzaklaşılacağını öğreten toplumdur.  Görüldüğü üzere Radcliffe-Brown “yapı”nın önemini vurgulamaktadır.
Bu farklılıklar nedeniyle bazı antropologlar başta olmak üzere kimi sosyal bilimciler “fonksiyonalizm” terimini dar anlamıyla ve Malinowski’nin yaklaşımı için kullanmakta, Radcliffe-Brown’un yaklaşımı için “strüktüralizm” terimini tercih etmektedirler. Ama genelde Radcliffe-Brown da fonksiyonalizmin içinde anılmakta ve sık sık “yapısal fonksiyonalizm”den (structuro-fonctionnalisme) söz edilmektedir.
Parsons ve
Fonksiyonalizmin Sistemleşmesi

Toplumun genel bir teorisini kurmaya çalışmış olan Parsons, Durkheim ve Pareto’nun yanı sıra Weber ve Freud’dan da etkilenmiş bir sosyologtur. Sosyolojinin son mega projesi olarak nitelendirebilecek Parsons’un yaklaşımı, “sistem” kavramını temel alarak yükselen bir teoridir.
Parsons’ın terminolojisinde, “aynı eylemi gerçekleştirmek için birleşen birimlerin karşılıklı ilişkilerinin ortaya çıkardığı bir küme” olarak tanımlanan sistem, toplumu temsil eden bir kavramdır. Bir başka ifadeyle sistem “bütünü oluşturan, birbiriyle ilişkili parçaların örgütlenmesi”dir. Sistem, Parsons’ın “alt-sistem” adını verdiği birbirleriyle ve bütünle karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde olan parçalardan oluşan ve kendini devam ettirme özelliği bulunan, bütünlük arzeden dengeli bir yapıdır.
Sistem, kendine yetebilme özelliği ile alt-sistemlerden ayrılır. Alt-sistemlerin temel özelliği her birinin ayrı işlevler üstlenmiş olmasıdır. Bu özellik, alt-sistemlerin niçin karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde olduklarını da izah eder. Parsons’ın teorisi sosyal bütünleşmeyi de bu zemine oturtarak açıklar. Karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde, yani birbirlerine muhtaç durumda olan alt-sistemler, zorunlu olarak dayanışma içine girecekler ve sonuçta toplumsal bütünleşmeyi sağlayacaklardır.
Yukarıda geçen “alt-sistemler” terimi sosyal kurumları ifade eden bir kavramdır. Yani fonksiyonalist teori iktisat, eğitim, din, aile ve siyaset gibi temel kurumların her birini bir alt-sistem olarak görür. Parsons, bu alt-sistemlerden oluşan yapıyı “sosyal sistem” olarak isimlendirir. Ona göre sosyal sistem, “karşılıklı beklentiler aracılığıyla bir arada tutulan birbirleriyle bağlantılı statü ve pozisyonları içeren bir yapıdır.” Örneğin karı, koca ve çocuk statüleri aile kurumunu biçimlendiren karşılıklı bağlantı halinde olan statülerdir. Kurumlar da kasaba ya da kent gibi daha büyük toplumsal sistemleri oluşturur.
Parsons’a göre toplumda, sosyal sistemin dışında “kişilik sistemi” ve “kültür sistemi” olmak üzere iki sistem daha vardır. Yani toplum üç sistemden oluşmaktadır.
Kişilik sistemi, Parsons’ın “aktör” dediği bireylerin, güdüleriyle ve kültür tarafından belirlenmiş olan ihtiyaçlarını karşılamak için yaptıkları anlamlı faaliyetlerinden oluşur. Bu faaliyetler gelişigüzel değil, sosyalleşme sürecinde öğrenilen biçimde gerçekleştirilir ve bu yüzden “rol” olarak isimlendirilir. Rol, bireyin yapması gereken şeyleri ve bunların nasıl yapılacağını bildiğini, diğer bireylerin de onun böyle yapmasını beklediklerini belirten bir kavramdır. Başka bir ifadeyle roller, bireyin benliğinde bütünleşmiş, belli işlevleri olan eylem kalıplarıdır. Bu kalıplar “kişilik sistemi”ni oluştururlar.
Parsons’a göre sosyal sistemin uyum fonksiyonunu karşılayan kişilik sistemi, kültür tarafından belirlenen değerler ve normlar tarafından şekillendirilmektedir. Görüldüğü üzere kişilik sistemi, sosyal sistemin yanı sıra, değerlerin ve normların kurumsallaşmış birliğinin oluşturduğu “kültür sistemi” tarafından da belirlenmek-tedir. Zaten Parsons, bu üç sistemi analiz amacıyla birbirinden ayırmakta, realitede bu sistemlerin iç içe ve birbirlerinden ayrılamaz olduklarını unutmamaktadır.

Merton
(Fonksiyon Kavramının Analizi ve Anomi)

Merton, fonksiyonalist teoriye katkıda bulunan sosyologlar arasında tartışmasız en önemli isimdir. Merton’ın katkısı “fonksiyon” kavramının analiziyle başlar. Ona göre daima “olumlu” bir anlam yüklenerek kullanılmış olan “fonksiyon” kavramı, toplumsal sistemi tümüyle yansıtmamaktadır.
Öncelikle bu kavram birtakım belirsizlikleri bünyesinde barındır-maktadır. Sistemde yeri olan bir unsur için “şu fonksiyonları üstlenmiştir” şeklindeki bir ifade ancak kaba bir sosyolojiye yakışır. Çünkü fonksiyonal bir analiz yapıldığında kolayca görülmesi mümkün olmayan işlevlerle de karşılaşmak mümkündür. Bu noktada Merton, “açık fonksiyon” (manifest function) ve “gizli fonksiyon” (latent function) ayrımını yapar. Daha açık bir ifadeyle yapılar, bilinen işlevlerinin yanı sıra, örtülü birtakım işlevler de üstlenmiş olabilirler. Açık fonksiyon, bir yapının “istenilen” ve “kabul edilen” işlevlerini belirtirken, gizli fonksiyon “istenilmeyen” ve/veya “kabul edilmeyen” işlevlerini ifade eder. Örneğin bir okul sistemi, herkes tarafından bilinen ve kendisinden beklenilen işlevlerin ötesinde, işsizliği azaltmadan eş bulmaya kadar uzanan bir dizi gizli işlevi de ifa ediyor olabilir.
Merton’ın bu analizinin sosyolojide çok verimli sonuçları olmuştur. Yine okul sisteminden bir örnek verecek olursak, P. Bourdieu’nün yapmış olduğu bir çalışma  okulun, günümüz toplumlarında insanları rahatsız eden sosyal eşitsizlikleri devam ettirme ve hatta meşrulaştırma işlevlerinin de olduğunu göstermiştir.
Merton ikinci olarak, sistemde yer alan bir unsurun “olumlu” işlevlerinin yanı sıra “olumsuz” işlevlerinin de olabileceğini ileri sürer. Yani sistemin ahenk ve bütünleşmesine katkıda bulunan işlevler olduğu gibi, bu ahenk ve bütünleşmeyi azaltan, hatta yok eden işlevler de olabilir. Merton bu tür işlevler için “disfonksiyon” kavramını kullanır. Örneğin din kurumu, topluma bütünleşme yönünde katkıda bulunurken, çatışmalara da sebep olabilmektedir.
Burada şöyle bir kavram problemi ortaya çıkmaktadır: “Disfonksi-yon” teriminin yapı itibarıyla karşıtı “fonksiyon” olamaz. “Dis-” olumsuzluk eki “fonksiyon” terimini nötr kılmakta, terimin olumlu bir anlam yüklenebilmesi için “dis-” ekinin zıddı olan bir ekin ilave edilmesi gerekmektedir. Bu problemi kimi sosyolog, “fonksiyon”u “işlev”le sınırlı bir anlamda kullanarak aşmış, “olumsuz işlev” için “disfonksiyon”, “olumlu işlev” için “öfonksiyon” (eufunction) terimlerini kullanmış, kimi sosyolog da “pozitif fonksiyon” ve “negatif fonksiyon” terimlerini kullanmayı tercih etmiştir.
Üçüncü olarak Merton, bir sistemde olumlu ya da olumsuz bir işlevi olmayan unsurların da bulunabileceğini ileri sürmüş, bu unsurları “fonksiyonel olmayan” (nonfunctional) terimiyle ifade etmiştir. Anlaşılacağı üzere Merton’ın bu katkısı, fonksiyonalist teorinin temel önermelerinden biri olan ‘işlevini kaybeden unsur varlığını sürdüremeyeceği’ görüşünü esnetmekte, “kadük” haline gelen unsurların da yerini işaretlemektedir.
Merton’ın fonksiyonalizme bir diğer önemli katkısı, onun sosyal değişmeyi açıklamadaki yetersizliğini gidermeye yöneliktir. Merton’ın sosyal değişme çözümlemesinin “insan”la ilgili ön kabul, fonksiyonların analizi ve anomi olgusu olmak üzere üç hareket noktası vardır.
Merton’a göre insan, katı fonksiyonalizmin öngördüğü gibi kesin bir belirlenmişlikle eli kolu bağlanan bir varlık değil, aksine alternatif davranışlar sergileyebilen, tercihlerde bulunabilen bir varlıktır. Merton bu yaklaşımıyla fonksiyonalist çerçevenin dışına çıkmaz. Çünkü bireyin yapabileceği tercihlerin de sistemin sınırları dahilinde ve kültür tarafından belirlenen tercihler olduğunu kabul eder.  Ama bu tercihlerin bir istikamette yoğunlaşması sosyal değişmelere neden olacak ve bu değişmelerin yönünü belirleyecektir.
Fonksiyon kavramının yukarıda açıkladığımız şekilde analizi, Merton’ın değişme yaklaşımına katkıda bulunmaktadır. Şayet sistemdeki unsurların “bilinen ve arzu edilen” açık işlevlerinin yanı sıra “bilinmeyen ve arzu edilmeyen” gizli işlevleri de varsa, bunun da ötesinde ahengi sağlayan -olumlu- işlevler ve ahengi bozan -olumsuz- işlevlerin varlığı söz konusuysa, bu işlevlerden birinin ya da diğerinin ön plana çıkması olumlu veya olumsuz yönde sosyal değişmelere neden olacaktır.
Merton olumsuz yöndeki sosyal değişmenin ortaya çıkardığı durumu “anomi” kavramıyla ifade eder. “Anomi” Durkheim’in, “bir toplumda ya da bir grupta meydana gelen göreli kuralsızlık” halini ifade etmek üzere sosyolojiye kazandırmış olduğu bir kavramdır. Merton bu kavramı geliştirmiştir.
Toplum yapısını, “kültürel yapı” ve “sosyal yapı” olarak ikiye ayıran Merton, bu iki yapı arasında uyumsuzluk olduğu zaman ortaya çıkan duruma “anomi” adını verir. Anomi kültürel yapının normlarının yıpranmış olma durumudur. “Basit” ve “şiddetli” olmak üzere ikiye ayrılır. Basit anomi, toplumdaki değer çatışmalarından doğan huzursuzluk halini ifade ederken, şiddetli anomi çatışma ve huzursuzluğun had safhaya gelmesini, sistemin çürümesini ve çözülmesini belirtir.