FİTNE

 

FİTNE

 

Lügat manası altının
ve diğer madenlerin; ateşe atılmak suretiyle, halisini sahtesinden ayırmak,
demektir. Bunun dışında, bir insana düşüncelerinden ve inançlarından ayırmak
için İşkence etmek, denemek, aklım ifsat et­mek ve zorbalıkla kalbini
değiştirmeye çalış­mak gibi manalara da gelir. İslami ıstılahta: “Allahü
Teala (cc)’dan imtihan için gelen be­lâ, musibet, azab ve musibet, azab ve buna
benzer nefsin hoşlanmadığı fiilleri ifade ettiği gibi, İnsanların birbirlerine
zulüm etmesine de fitne denilir” şeklinde tarif edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de
“Fitne” kavramı farklı an­lamlarda kullanılmıştır. Şimdi bunları
sırasıy­la gözden geçirelim.

1- İnsanı
deneme manastndaki fitne: Kur’an-t Kerim’de: “-Her can (nefis) ölümü
tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de, şer ile de, (fitne olarak)
deniyoruz. (Nihayet sonunda) Ancak bize döndürüleceksiniz” (En­biya; 35)
hükmü beyan buyurulmuştur. Bura­daki “Ncblûkûm bi’ş-şerri vc’l hayri
fitne” iba­resi; İnsanın başına gelen (isabet eden) hayrın ve şerrin birer
fitne (birer deneme vasıtası) ol­duğunu haber vermektedir. İnsana herhangi bir
hayır isabet eder de, şükredemez veya her­hangi bir şerre (musibete) muhatap
olur da, sabredcmezse; ruhlar aleminde verdiği mi-sak’a sadtk kalması güçleşir.
İşte bütün İnsan­ların; sürekli olarak imtihana tabii tutulduğu dünya hayatı,
bu açıdan denemelerle (fitneler­le) doludur. Yine bir başka ayet-i kerime’de:
“İnsanlar (yalnızca) inandık demeleriyle bıra-kılıvereceklerinİ, kendilerinin
imtihana çekil­meyeceklerini mi sandılar? Andolsun, biz on­lardan evvelkileri
de imtihan etmişizdir. Allah elbette sadık olanları da bilir, elbette yalancı
olanları da bilir” (Ankebût; 2-3) hükmü beyan buyurulmuştur. bu ayet-i
kerime; iman ettikle­ri için türlü işkencelere ma’ruz kalan müslü-manlar
hakkında nazil olmuştur. Mekke’deki ‘Tebliğ dönemi’nde”; işkenceler
altında inle­yen mü’minlerin, imtihana tabii tutulduğunun bariz bir delilidir.
Aynı mahiyette olan bir baş­ka deneme de; silâhlı mücadelenin (Kıtafin) farz
kılınmasından sonra gündeme girmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “(Ey
Mü’minler) Yoksa siz sizden evvel geçenlerin hali başını­za gelmeden cennete
girivereceğinizi mi sandı­nız? Onlara Öyle yoksulluk(lar) ve sıkmtı(lar) gelip
çattı ve (çeşitli belâlarla) öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber(leri)
maiyetindeki mü’-minlerle birlikte: “Allahu Teala (cc)’nın yardı­mı ne
zaman?” diyordu. Gözünüzü açın, Al­lah’ın yardımı yakındır muhakkak”
(Bakara; 214) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Ta-beri’ye göre bu ayet; Hendek
savağı sırasında mü’minlerin çektikleri zahmet ve sıkıntılar üzerine  İnmiştir. 
Bir başka  rivayete  göre;

Uhud savaşında
müslümanlann uğradıkları fe­lâket üzerine nazil olmuştur. İbn-i Abbas (ra)’dan
gelen rivayete göre İse; “Resûl-İ Ek­rem (s) ve ashabı Medine’ye hicret
edince, bir çok açıdan zarara uğramışlardır. Çünkü müs-lümanlar; evlerini,
mallarını ve kıymetli eşyala­rını kafirlere bırakarak hicret etmişlerdir. İşte
bu ayet; hicret yüzünden uğradıkları sıkıntı ve zararlardan dolayı müslümanları
teselli için in­miştir”. Bu üçüncü rivayet, diğerlerinden daha
kuvvetlidir. Zira Uhud savaşı; Al-i İmran sûre-si’nde, Hendek savaşı ise
“Ahzab” sûresinde anlatılmaktadır. Bu ayetin Bakara sûresinde yer
alması; kendilerinden önce gelen ayetlerle ilgisinden dolayıdır. HzAdem
(as)’den itiba­ren; tevhid mücadelesine gönül veren insanla­rın tamamı, değişik
fitnelerle (mali sıkıntı, iş­kence vs) denenmişlerdir. Bu ayette
“Sünne-tûllah’ın mahiyeti” hatırlatılmakta ve hicret so­nucu güç duruma
düşen mü’minlere, teselli ve­rilmektedir. Bu aynı zamanda bir müjdedir.

2-Yeryüzünü
Fesada Venne Manasmdaki Fit­ne: Kur’an-ı Kerim’de: “Sizinle savaşanlarla,
Allah yolunda savaşın. Fakat (haksız yere sal­dırıp) aşırı gitmeyin. Şüphesiz
ki Allah aşırı gi­denleri sevmez. Onları (size harb açanları) ne­rede
yakalarsanız öldürün. Onları sizi çıkar­dıkları yerden (Mekke’den) çıkarın.
Fitne çı­karmak, adam öldürmekten (katilden) beter­dir. Onlar Mescid-i Haram
yanında; o mekan­da sizinle savaşıncaya kadar, siz kendileriyle savaşmayın.
Fakat (Mescid-i Haram içerisin­de) sizi öldürürlerse, siz de onları öldürün. Ka­firlerin
cezası böyledir. Bununla beraber, si­zinle savaşmaktan vazgeçerlerse, siz de
(bıra­kın) vazgeçin. Şüphesiz ki Allah çok yarlığayı-cı, hakkı ile
esirgeyicidir. Fitne(den eser) kal-mayıncaya, din de (şunun bunun değil) yalnız
Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın. Vaz­geçerlerse artık zalimlerden
başkasına hiçbir husumet yoktur” (Bakara; 190-193) hükmü be­yan
buyurulmuştur. Burada geçen fitne; yeryü­zünde fesad çıkarmak manasınadır.
“Vc’l fit-netû eşeddû mine’1-katl” hükmü; fesadın yayıl­ma ve bütün
insanlığa şamil olma, özelliğine işarettir. Nitekim bir başka ayette “Ve’l
fitne-tû ekberû mine’l kati” (Bakara; 217) buyurul-

muştur.

Yani “fitne;
İnsan öldürmekten (katliam­dan) daha büyüktür. Tarih boyunca; yeryüzü­nü fesada
veren müşriklerin gayretleri birer fitnedir. Enfal Sûresi’nde: “Yeryüzünde
fitne­den eser kalmayıncaya ve din tamamiyle Al­lah’ın oluncaya kadar onlarla
(kafirlerle, müş­riklerle, mürtedlerle) savaşınız. Eğer (yeryü­zünü fesada
vermekten) vazgeçerlerse, onları bırakın, şüphesiz ki Allah, ne yapacaklarını
hakkı ile görücüdür” buyurulmuştur. Bütün ta-ğuti sistemler; yeryüzünde
fesad çıkarma gay-retindedirler. “Fitne” kelimesi; Allahu Teala
(cc)’ya isyan eden ve yeryüzünde fesadın yayıl­masını arzulayan, siyasi
güçlerin mahiyetini ifade için kullanılabilir.

3-   İşkence  
ve  Azab   Manasmdaki 
Fitne: Kur’an-ı Kerim’de: “Hakikat mü’min erkekler­le, mü’min
kadınları fitneye uğratıp, sonra da tevbe etmeyenler (yok mu?,) Onlar için
cehen­nem azabı vardır. Onlar İçİnfcir de yangın aza­bı” (Buruc; 10) hükmü
beyan buyurulmuştur. Mü’minleri hendeklere doldurup akla-hayale gelmedik
işkenceleri uygulayan ve sonunda ateşle yakan kafirlerin (Ashab-ı Uhdud’un)
durumu haber verilmektedir. Bu ayetteki “Fİt-ne”; kafirlerin
işkencesi manasındaır. Bir baş­ka ayet-İ kerime’de: “(Onlara)
“Fitnenizi tadı­nız. İşte (dünyada) çarçabuk (gelmesini) iste­diğiniz bu
idi” denilir” (Zariyat; 10) buyurul­muştur. Allahü Teala (cc)’ya
isyan eden; he­sap gününü unutarak yeryüzünde fesad çıka­ran kafirlerin,
ahirette görecekleri azabın ma­hiyeti, “Fitne” olarak
isimlendirilmiştir. Dola­yısıyla bu ayetteki fitne kelimesi azab manası­nadır.

4- İnsanın
kendi kendini aldatması manasın-daki fitne: İslam’a kalben teslim olmayan; bu­na  mukabil 
dilleriyle iman  ettiklerini ilan
eden münafıkların, ahiretteki durumlarıyla il­gili olarak Allahu Teala (cc) şu
hükümleri İn­dirmiştir: “(Münafıklar) Onlara (mü’minlere) bağrışırlar:
“Biz sizinle (dünyada) beraber de­ğil miydik?” (Mü’minler)
“Evet” derler (bera­berdik) Fakat kendinizi bizzat kendiniz fitne­ye
uğrattınız (Hep mü’minlerin felâketini) gö­zettiniz! (İslam dini hakkında)
şüpheye düştünüz!.. Sizi kuruntular (tûl-i emel, çok yaşama sevdası) aldattı!..
Sizi o çok aldatan (Şeytan, Tağut, dünya) Allah’a karşı bile aldattı. Niha­yet
işte Allahu Teala (cc)’nm emri gelip çattı” (Hadid; 14). Burada geçen
“Velâkin-nekûm fetentüm enfûseküm” hükmü; insanın kendi kendini
fitneye uğratmasının mümkün olduğu­nu haber vermektedir. İnsanın kendini aldat­ması
İçin bir çok vesile ortaya çıkabilir. Nite­kim bir başka ayet-i kerime’de:
“Bilin ki; mal­larınız da, evlâdlannız da, ancak birer fitne­dir. (Asıl)
Büyük mükâfat ise şüphesiz ki Al­lah katındadır” (Enfal; 28) hükmü beyan
buyu-rulmuştur. İnsanın; İslami hududlan tahrip edecek derecede, makama, mala
ve evlada düşkünülğü, başh-başına bir fitnedir. Çünkü bu gayr-i meşru sevgiler;
İnsanın, kendi kendi­ni fitneye düşrümesiyle vesile olabilir.

5- Mü’minleıin
bİrbitieritıe düşmesimcmasın-dakijîtne: (Fırkaiaıu ayntma): Mü’minler için en
tehlikeli (ve en acı olan) fitne; kendi içle­rinden çıkan İslami nassları
heveslerine göre tevil edenlerin faaliyetleridir. Mü’minlerin bey’atla, gayr-i
müslimlerin zimmet akdi ite bağlandığı ve İslami hükümlerin galip olduğu Darû’l
İslâm’ı tahrip gayreti!.. Emevi Kralı Yezid’le birlikte başlayan ve mü’minlerin
siya­si haklarına el koyan; zalim yönetimlerin işle­diği cinayetler, en
tehlikeli fitnedir. Kur’an-ı Kerim’de “Bir de öyle bir fitneden sakının
ki, o (fitne) içinizden yalnız zulmedenlere çat­maz (bütün insanlığa sirayet
eder ve mü’min-leri perişan eder) Hem bilin ki Allah, şüphe­siz azabı çetin
olandır” (Enfal; 25) hükmü be­yan buyur ulmuşt ur. Kadı Beyzâvî: “Bu
ayette, sakınılması emredilen fitneden maksad, neti­cesi bütün insanlığa
sirayet eden günahlardır. Gayr-i meşru İşlerin yayılması, mü’minlerin
vahdetinin parçalanması, bid’at ve hurafele­rin zuhuru gibi!,. İyiliklerin
emredilmesİ ve kö­tülüklerin yasaklanması durur, mü’minler ci-had hususunda
tembelliğe düşerlerse, bu fitne derhal ortaya çıkar” diyerek, önemli bir
mahi­yete işaret eder.

Muteber hadis
mecmualarında; “Kitabu’l-Fİ-ten” veya “Babu’l-Fİten”
başlığını taşıyan tfb-lümlere dikkat ettiğimiz zaman, çevremizin fit-

nelerle dolu olduğnuu
kavrarız. Dünyaya hiç ölmeyecekmiş gibi bağlanmak bir fitnedir. Küfrün galip
geldiği; Tağuti güçlerin insanları horve hakir kıldığı toplumlarda, onlarla
uzlaş­mayı esas alan her türlü düşünce bir fitnedir. Deccal fitnesi, Kabir
fitnesi ve Bel’am fitnesi; nasslarla haber verilmiştir. Allahu Teala fitne­nin
her türlüsü ile insanları imtihana tabii tu­tar. Kimin gerçekten İslâm’a bağlı
kaldığını; kimin fitneler kanşsında zaafa uğrayıp, imtiha­nı kaybettiğini
tesbit kolay değildir.

Sonuç olarak; Allahu
Teala’nm indirdiği hü­kümlerle doğruların geçerli olmadığı bütün toplumlarda;
küfür, fesad ve tuğyan, siyasi ikti­dar durumuna gelmiş demektir. Bu vasıftaki
bütün toplumlarda cihad; akil-baliğ olmuş her mü’min üzerine farz olan bir
ibadettir. Kim ci-had’dan uzak kalırsa; bizzat kendi kendini al­datma
manasındaki, fitne’nİn içine düşer!.. Günümüzdeki en büyük fitne; Allahu
Te-ala’ya isyan eden güçlerin karşısında zaaf ala­meti belirterek, onlarla
cihad etmekten uzak­laşmak ve boyun eğmektir. Mü’minler; fitne’-lerin birer
imtihan vesilesi olduğunu bilmeli ve meşru hududlara riayet hususunda gayretli
olmalıdırlar.

Hüsnü AKTAŞ FİYAT

Fiyat, paha, kıymet,
değer, semen, bedel an­lamına gelir. Bir mal veya hizmetin elde edile­bilmesi
için yapılması gereken ödeme, veril­mesi gereken miktarıdır. Bir mal veya hizme­tin
bir biriminin mübadele değerinin para cin­sinden ifadesidir. Veya bir mal veya
hizmetin diğer mal veya hizmetlerle mübadele edildiği nisbettir. Örneğin satın
alınan bir çift ayakka­bı karşılığında ödenen para miktarı ayakkabı­nın; 1
metre kumaş için yapılan ödeme kuma­şın; saç kestirme veya bir adet pantolon
diktir­me karşılığında berbere veya terziye verilen para miktarları saç
kestirme veya pantolon diktirme hizmetlerinin fiyatlarıdırlar. Bir dev-leı
dairesinde memur olarak çalışan birinin al­dığı maaş;bİr işçinin günlük,
haftalık veya ay­lık olarak aldığı ücret memur veya işçi çalıştır­ma
karşılığında ödenen fiyatlardır. Nihayet 1 kgelmanm2kgportakalla veya 1 metre
kumaşın 3 kg çayla mübadele edildiği bir durumda, 1 kg elmanın portakal
cinsinden fiyatının 2; 1 metre kumaşın çay cinsinden fiyatının İse 3 ol­duğu
söylenir.

Fiyatın söz konusu
olabilmesi için bir müba­dele veya bir alışverişin mevcut olması lazım­dır.
Yukarıdaki izahlardan, böyle bir mübade­lenin ya bir mal ile başka bir mahn
değiş to­kuş edilmesi suretiyle doğrudan doğruya veya para vasıtasıyla
olabileceği anlaşılmaktadır. Fiyatın anlamı da bu iki duruma göre farklılık
arzedecektir. Eğer bir malın veya hizmetin de­ğeri başka bir mal veya hizmet
cinsinden ifade ediliyorsa, bu durumda söz konusu olan, “nis­pî
fiyat”tır. Belki binlerce yıl önce, malların fi­yatları başka mallar
cinsinden ifade edilirdi. Bu, mübadele edilen her mal miktarının, bir diğer
mahn fiyatını teşkil ettiği takas (tram­pa) sisteminden başka birşey değildir.
Yukarı­daki Örneğe benzer bir şekilde, 1 kg çay 2 met­re kumaş ile veya bir
çift ayakkabı 4 metre ku­maş ile mübadele ediliyorsa, malların fiyatı muayyen
kalitedeki 1 metre kumaş cinsinden ifade edilmek istenirse, çayın kumaş cinsin­den
fiyatının 2; ayakkabının kumaş cinsinden fiyatının 4 olduğunu söyleyebiliriz.
Hesap biri­mi olarak çay seçildiğinde, aynı mübadele nis-betlerinin geçerli
olduğunu farzederek, 1 met­re kumaşın fiyatının 1/2 kg çaya; bir çift ayak­kabının
fiyatının İse 2 kg çaya eşit olacağını söyleyebiliriz.

Görüldüğü gibi takasta
her mübadele için bir nispî fiyat söz konusudur. Mübadele iki mal arasında
cereyan ederse bir nispî fiyat; üç mal arasında cereyan ederse üç nispî fiyat;
dört mal arasında cereyan ederse altı nispî fi­yat ve nihayet (n) mal arasında
cereyan eder­se n (n-l)/2 kadar nispî fiyat mevcut olacak­tır. Mallardan
birinin kıymet ölçüsü olarak alındığı durumla alınmadığı durum arasında fark
vardır. Mallardan birinin kıymet ölçüsü olarak alınması halinde nispî fiyat sayısı
(n-1) kadar olacaktır. Bu durumda nispî fiyat sayısı­nın ne kadar azaldığı
aşikârdır: Meselâ müba­dele 100 mal arasında cereyan ediyorsa, biri­nin kıymet
ölçüsü olarak alınması durumunda nispî fiyat sayısı 100-1 – 99; alınmaması
duru-

munda 100 (100-l)/2 =
4950 olacaktır. Bu, pa­ranın mübadele vasıtası olarak kullanılmaya başlamasının
sağladığı kolaylığı göstermekte­dir.

Önceleri bazı mallar,
daha sonraları üstün özelliklerinden dolayı altın ve gümüş, insanlar arasında,
hatta milletlerarası seviyede ödeme vasıtaları olarak kullanılmışlardır. Para
ola­rak seçilen mal hesap birimi olarak kabul edi­lip, diğer malların
fiyatlarının onun cinsinden ifade edilmesi yoluna gidilmiştir. Malların fi­yatlarının
para cinsinden ifade edilmesi halin­de, artık nispî fiyat değil “mutlak
fiyat” veya “gerçek fiyat” söz konusu olacaktır. Yukarıda da
ifade edildiği gibi, bir malın mutlak fiyatı, o malın elde edilmesi sırasında
verilmesi ge­rekli olan para miktarıdır. Günümüzde, son derece geri kalmış
bölgeler hariç, dünyanın hemen her tarafında, fiyatlar milli paralar ile (ABD
Doları, Batı Alman Markı, Türk Lirası, Kuveyt Dinarı v.s.) Ölçülmektedir.

Malların neden birer
fiyatlarının olduğu me­selesi son derece önemlidir ve eskiden beri münakaşalara
konu olmuştur. İlk ve orta çağ­larda, fiyat normatif açıdan değerlendirilmiş ve
daha çok fiyatın hangi yükseklikte olması gerektiği üzerinde durulmuştur.
“Adil fiyat” doktrini buna örnek olarak gösterilebilir. İkti­sat
ilminin kurulmaya başlamasıyla birlikte, fi­yatı neyin tayin ettiği problemi
üzerinde durul­maya başlanmıştır. Klasik İktisatçılar, fiyatın tayininde hakim
faktörün maliyet (arz tarafı) olduğu fikrini savunmuşlardır. Fiyatlar malla-rm
üretim maliyetlerine eşittir. Piyasa fiyatı maliyet civarında dolaşır.
Neo-Klasik-Marjina-list Ekol ise, fiyatın tayininde sübjektif faktör­lere önem
verir. Fiyatın kaynağı faydadır (ta­lep tarafı). Nihayet arz ve talebi bir
makasın iki koluna benzeten A.Marshall, fiyatların tayi­ninde maliyet (arz) ve
fayda (talep) faktörle­rinden her İkisinin de önemli olduğu görüşü­nü savunarak
yukarıdaki iki görüşü uzlaştırma­ya çalışmıştır.

Fiyatların piyasalarda
nasıl teşekkül ettiği hususu da önemlidir. Fiyatların teşekkülünde iktisadi
sistem ve piyasa şekilleri büyük rol oy­namaktadır. Serbest piyasa
ekonomilerinde,

fiyatlar tam
rekabetten monopole (tekel) ka­dar yayılan çeşitli piyasa şekilleri İçerisinde
te­şekkül etmekte, hatta devlet tarafından da za­man zaman tespit edilmektedir.
Tamamen te­orik bir modelden ibaret olan tam rekabet pi­yasasına gerçek hayatta
rastlanmamaktadır. Ancak, bazı malların piyasalarında (mesela bazı tarım
ürünleri) tam olmasa bile buna ya­kın bir piyasa şekli söz konusu
olabilmektedir. Böyle bir piyasada, fiyatlar tamamen arz ve ta­lep
kuvvetlerinin karşılıklı etkileşimiyle teşek­kül etmektedir. Bazı mallarda ise
(örneğin ba­zı sanayi mamulleri) durum böyle değildir. Bu malların fiyatları
aksak rekabet şartları altın­da (monopol, düopol, oligopol, monopolcü re­kabet)
teşekkül etmektedir. Bir malın bir tek satıcısı varsa (tekel), o malın fiyatı
satıcı tara­fından bizzat belirlenir. Bazan da firmalar kendi aralarında
anlaşarak sattıkları mamulle­rin fiyatlarını tespit ederler. Devlet te savaş za­manlarında
ve bazı hallerde de barış zamanla­rında çeşitli mülahazalarla fiyatları tespit
ede­bilmektedir.

Merkezi planlamanın
uygulandığı ekonomi­lerde, fiyatlar, genelde merkezî otoriteler tara­fından
empoze edilmektedir. Bununla bera­ber, bazı tüketim mallan ve tarım ürünlerinin
fiyatlarına müdahele edilmektedir. Fakat bu ekonomilerde emek faktörünün fiyatı
merke­zi otorite tarafından belirlenmektedir.

Fiyat, ekonomide
anahtar bir role sahipti. Bu, en barîz bir şekilde serbest piyasa ekono­milerinde
görülmektedir. Hangi malların, han­gi kaynaklar kullanılarak ne miktarlarda
üreti­leceği meseleleri fiyatlar sayesinde halledilir. örneğin arzına nisbetle
talebi artan bir malın fiyatı yükselmeye başlar. Bu, o malın üretildi­ği
endüstrideki kârlan yükseltir. Piyasada da­ha önce mevcut olanlar üretimlerini
artırırlar­ken, bu arada endüstriye yeni firmalar da gi­rer. Sözkonusu malın
üretiminde hangi kay­nakların kullanılacağı da üretim tekniğinin im­kan verdiği
ölçüde söz konusu kaynakların (ü-retim faktörlerinin) fiyatlarına göre
belirlenir. Üreticiler kendilerine en ucuza malolacak fak­tör kombinezonunu
teşkil etmeye çalışırlar ve dolayısıyla daha ucuz olan üretim faktörlerini

tercih ederler.
Üretimden pay alınması da fi­yatlar yardımıyla olur. Üretimde rol alan üre­tim
faktörlerinin sahipleri, üretimdeki rolleri karşılığında, sahip oldukları
faktörler için pi­yasada geçerli olacak fiyata bağlı olarak gelir elde ederler.
Fiyatı yüksek olan faktörlere sa­hip olanların gelirleri, diğerlerine kıyasla
da­ha yüksek olacaktır. Böylece Üretim ve bölü­şüm meselesinin halledilmesinde
fiyat çok önemli bir rol oynamaktadır.

Özetlemek gerekirse
fiyat malların ve hiz­metlerin mübadele kıymetinin para ile ifadesi­dir. Hangi
mal veya hizmet elde edilmek iste­nirse onun İçin bir fiyat ödemek gerekir. Mal­ların
değerleri diğer mallar cinsinden ifade edildiğinde nispî fiyatlar, para
cinsinden ifade edildiğinde mutlak fiyatlar söz konusu olmak­tadır.

Mal ve hizmetlerin
fiyatı, tamamen serbest bir şekilde piyasa kuvvetlerinin etkisinden devlet
tarafından tespit edilmeye kazar uza­nan geniş bir yelpaze içerisinde belirlenir.
özellikle serbest piyasa ekonomilerinde fiyat­lar hangi malların, nasıl ve
hangi miktarlarda üretileceğinden üretimin nasıl bölüşüleceğine kadar bir çok
problemin halledilmesinde son derece önemli bir role sahiptir.

M.Hanifi ASLAN Bk.
Piyasa; Neo-Klasik İktisat; Ücret.