Fenomenolojik Sosyoloji

Fenomenolojik
Sosyoloji

Sosyoloji teorileri temel
varsayımları ve çalışma nesneleri açısından iki kategoride ele alınabilir.

Bu sınıflamada birinci grubu yapısalcı
teoriler ya da makro sosyoloji oluşturur. Bunlar insan davranışını, toplumsal
yapıların belirlediği temel önermesinden yola çıkarlar.

İkinci grubu ise bireysel aktörlere ve bu aktörlerin
eylemlerine ve karşılıklı etkileşimlerine odaklanan teoriler oluşturur
(yorumlayıcı yaklaşımlar, toplumsal eylem yaklaşımları ya da
mikro sosyoloji).

Fenomenolojik sosyoloji, yorumlayıcı
sosyolojik yaklaşımlardan biridir. Fenomenolojiye göre sosyoloji, insanların
içinde bulundukları toplumsal dünyaya atfettikleri anlamı anlamanın ötesine
gidemez. Başka bir deyişle fenomenoloji, insan eyleminin nedensel bir açıklamasının
yapılmasının mümkün olamayacağını savunur.

Fenomenoloji ve fenomenolojik düşünceden
gelişen etnometodoloji, toplumsal eylemin nedensel açıklamasını reddettikleri
için pozitivist metodolojiden ve yapısalcı yaklaşımlardan en radikal biçimde
ayrılan yaklaşımlar olarak kabul edilmektedir.

Fenomenoloji 

(Edmund Husserl – Fenomenoloji Üzerine Beş Ders)

Fenomenoloji, Edmund Husserl tarafından geliştirilen, gündelik yaşamda sorgulamaksızın
verili kabul ettiğimiz gerçekliğin bilincimiz tarafından nasıl inşa edildiğini
anlamaya çalışan felsefi bir ekol, felsefi bir araştırma yöntemidir. “Fenomen”
(görüngü) kavramının iki temel anlamı vardır. Bunlardan birincisi dış dünyanın
var olduğu ve bizim duyularımız aracılığıyla algılayabileceğimiz bir gerçekliğe
sahip olduğunu varsayan bir tanımdır.

İkinci tanım ise “bir nesnenin herhangi bir
duyu tarafından edinilen algısı, yani duyularımız aracılığıyla algıladığımız
her şey”dir. Bu tanım daha çok kendine ait bir gerçekliğe sahip olabilecek ya
da olamayacak olan dış dünyayı, duyularımız aracılığıyla algılayışımız ve
beynimiz aracılığıyla anlamlandırmamız ile ilgilidir.

Fenomenoloji terimi, fenomen kavramının
“duyular ve sezgiler tarafından algılanan her şey” şeklindeki bu ikinci anlamından
türemiştir.

Fenomenolojiye göre fiziksel dünya herkes
için aynı anlamı taşıyan, bireylerden bağımsız bir gerçekliğe sahip değildir
. Fiziksel dünya
görelidir.
Bu görelilik durumu, toplumsal
dünyada, fiziksel dünyada olduğundan daha belirgindir.
Mesela ‘yoksulluk’ ya da ‘ceza’ gibi kavramlar insanların yarattığı
anlamlardan ibarettirler.

Fenomenolojiye göre toplum kendi kendine
var olan bir şey değildir.
Toplumu diğer insanlarla
paylaştığımız varsayımlar aracılığıyla yarattığımız için toplumsal dünyayı diğer
insanlarla ortak bir şekilde tanırız.

Gündelik yaşamları sırasında insanların
etraflarındaki dünyayı sorgulamamaları, bu dünyanın gerçekliğini kendiliğinden,
doğal bir tutumla verili kabul etmeleri, fenomenolojik yaklaşıma göre bir sorun
yaratmaktadır. Bu ‘doğal tutum’, başka bir şey olabileceği doğrultusundaki
bütün şüpheleri askıya alarak, gündelik
dünyanın
gerçekliğini kabul eden tutumdur.
Fenomenoloji,
bilincimizin sorgulamadığımız, doğal bir tutumla verili kabul ettiğimiz bu
gerçekliği ne şekilde elde ettiği, nasıl inşa ettiği sorusunu sormaktadır.

Fenomenolojiye göre bireylerden ayrı ve
nesnel bir gerçekliğe sahip olan, değişmeyen, herkese göre aynı olan fiziksel
bir dünya yoktur. Dünya, insanların ona yüklediği anlamlara bağlı olarak
görelidir.

Husserl’in fenomenolojik felsefesine göre
“gerçeklik, insan öznenin bilincini nesnelere yöneltmesi anlamında ‘yönelimsel’dir.
Nesnenin
anlamı nesnenin kendisinde değil, öznenin kendisinde içkindir.  Nesnelerin gerçek doğası hakkındaki
bilgimizden emin olamayacağımız için, bildiğimizi varsaydığımız bilgileri bir
kenara bırakmamız, bu bilgi yokmuş gibi davranmamız, dünyayı ya da belirli
toplumsal durumları, bunu deneyimleyenlerin açısından görmeye çalışmamız
gerekir. Sağduyuya ve deneyime dayalı bu bilgileri bir kenara atma süreci ‘paranteze alma’, ‘fenomenolojik
indirgeme
’ veya ‘epoche’ olarak bilinir.

Husserl’e göre toplumsal dünya ve toplumsal
gerçeklik, insanların varsayımlarından ve yorumlarından oluşmaktadır. Toplumsal
dünyanın özünü kavrayabilmemiz için bilincimiz tarafından oluşturulmuş olan ve verili
kabul ettiğimiz bu doğal tutumu bir tarafa bırakmamız gerekir. Bu yok sayma
süreci “paranteze alma” ya da “fenomenolojik indirgeme
olarak adlandırılır.

Husserl, saf bilince ulaşmak adına bilincin
dış dünya ile ilgili bütün fikirlerinden vazgeçerek bir anlamda toplumu,
kültürü ve tarihi paranteze alarak devre dışı bırakır. Böylelikle de “saf
bilincin yönelimselliğini”nin ürünü olarak gördüğü bilgiye ulaşıldığını düşünür.

Fenomenolojik analiz, bilimsel araştırmalar
gibi empirik gözlemlerle sınırlı kalmaz, bu eylemlerin anlamını arar, bu
eylemlere yönelik olarak Weber’in ideal tipi gibi soyut tipleştirmeler kurmaya
çalışır. Bir toplumsal örgüt ya da bir toplumsal ilişki gibi belli bir olgunun
özünü görmek, keşfetmek ve bu olguya ilişkin bu tip soyut tipleştirmeler geliştirmek
şeklinde gerçekleşen bu analize Husserl eidetic analiz
adını vermektedir.

Husserl’in kurmayı amaçladığı bu felsefeye
göre insan olmanın özü, aklın rehberliğindeki toplumsal dünyada özgün bir insan
varlığı olmaktır.

Nesne ile özne ayrımına karşı çıkan
fenomenoloji, bu ayrıma koşut olarak bilgiye ulaşmada da hem ampirizme hem de
rasyonalizme karşı bir eleştiri, bir yanıt olarak geliştirilmiştir.
Bu açıdan fenomenoloji, insan bilincine odaklanarak ampirizm
ve rasyonalizm arasında bir köprü kurar.

FENOMENOLOJİK SOSYOLOJİ

Fenomenoloji, Alfred Schutz tarafından sosyolojik bir yaklaşım hâline getirilmiştir.

Fenomenolojik sosyoloji, deneyim ve bilinç
arasındaki ilişkiyle ve gündelik yaşamda sağduyu olarak kabul edilen, genel
olarak kabul edilip paylaşılan örtük bilgi türüyle ilgilenir.

Fenomenolojik sosyoloji insanların
fenomenler hakkındaki deneyimlerinin büyük kısmının temel olarak toplumsal ve
kültürel olduğunu, temel olgunun da bilinç değil, gündelik yaşamda yaşadığımız
yaşam dünyası olduğunu ileri sürer.

Schutz’a göre yaşam
dünyası
kavramı, sıradan insanların rutin etkileşimleriyle inşa
ettikleri gündelik maddi ve toplumsal dünyayı ifade eden bir kavramdır.

Fenomenolojik sosyoloji, fenomenolojinin
pozitivizm eleştirisini içerir. İlk eleştirisi, pozitivizmin insan ve toplum
anlayışına yöneliktir. Fenomenolojiye göre insanların eylemleri kendi amaçladıkları
eylemlerdir.

Pozitivizmin bilimsel yöntemi ile toplumu
ya da toplumsal durumları, bu durumu yaşayan, deneyimleyen kişilerin anlamlandırmaları
ve yorumları açısından anlamak mümkün değildir.
Bu
nedenle fenomenoloji bilimsel yöntemi ve pozitivist analizi reddeder. Fenomenolojiye
göre sosyologların toplumsal dünyayı anlayabilmeleri için bu toplumsal dünyaya
dâhil olmaları gerekir.
Bu nedenle fenomenolojik
araştırmalarda genellikle katılımcı gözlem gibi teknikler kullanılır.

Schutz, Weber’in öznel anlama ve yorumlama
kavramlarının çok yüzeysel olduğunu, bu kavramların daha çok bireysel yorumlama
ve anlamaya işaret ettiğini, bu bakış açısıyla toplumsal dünyanın kişisel ve
öznel bir dünyaymış gibi göründüğünü belirtir. Schutz’a göre toplumsal dünya
dil ve toplumsallaşma aracılığıyla paylaşılan, ortak, özneler arası bir dünyadır.

Schutz’a göre toplumsal düzen ortak varsayımlara
ve yorumlamalara dayanan, üzerinde uzlaşılmış bir gerçekliktir.

Özneler Arasılık

Schutz’a göre toplumsal dünya özneler arası
bir dünyadır.
Öznellik ve nesnellik arasında,
benlik ile diğerleri arasında bir köprü vardır.

Schutz’a göre özneler arasılığı oluşturan
üç öge vardır. Bu ögeler; sağduyu bilgisi, tipleştirme ve bakış açılarının karşılıklılığıdır
ve bunlar aynı zamanda gündelik yaşama ilişkin bir düzen görüntüsü de yaratırlar.

Sağduyu Bilgisi: toplumun üyelerinin
ortak olarak sahip olduğu ve gündelik yaşamın sürmesi için gerekli olan bilgi
birikimidir. Schutz’a göre,
toplumsal dünya, sağduyunun
dünyasıdır

Tipleştirme: Sağduyu bilgisi, tipleştirme süreciyle oluşur ve birikir.
Aynı tipteki şeyleri bir araya getirerek
nesneleri ve olguları tipleştiririz.
Tipleştirmeleri
bireyler olarak kendi başımıza yapmayız, toplumsallaşma sürecinde dil aracılığıyla,
dinleyerek ya da okuyarak öğreniriz ve aynı şekilde diğer insanlarla da paylaşırız.

Tipleştirmeler, toplum üyeleri arasında
ortak bir dünyanın yaratılmasını sağlar ve Schutz’a göre sosyolojinin konusu da
sağduyu bilgisini meydana getiren bu ‘tipleştirmeler’dir.

Bakış Açılarının Karşılıklılığı: Tipleştirmeler ve sağduyu
bilgisi sayesinde, diğer insanların da dünyayı bizim gördüğümüz gibi görüp algıladıkları
şeklindeki ortak, paylaşılan temel bir varsayımdır.

Tipleştirmeler sayesinde oluşturulan ve bakış
açılarının karşılıklılığını üreten sağduyu bilgisi, gündelik yaşamın görünüşteki
düzenini yaratır, diğer bir deyişle gündelik yaşamın ve toplumsal dünyanın bir
düzene sahip olduğunu düşünmemizi sağlar.

İnsanların sağduyu bilgisi sayesinde
toplumsal yaşamın bir düzeni olduğuna inanmaları son derece önemlidir.
Toplumun üyelerinin paylaştıkları ortak varsayım ve anlamlar
olmadığı takdirde toplumsal düzensizlik ve kaos meydana gelir.

Schutz, eylemlerin birden fazla anlamı
olabileceğini ve bir eyleme anlamın, eylem gerçekleştikten sonra atfedildiğini
belirtir. Bu açıdan anlam, eylemin kendisi değildir, ulaşılan amaçtır ki bu
amaç da daha sonra girişilecek başka, uzun vadeli projelerde araç haline dönüşebilir.

“Amacıyla” Güdüsü ve “Çünkü” Güdüsü

Sosyolojide başka insanların eylemlerinin
öznel anlamını anlamaya çalışırken kullanılan en önemli kavramlardan biri “güdü“dür (motive).

Schutz, bu kavramın iki farklı anlamı olduğunu
vurgulayarak “amacıyla“ (in order to) güdüsü ile “çünkü” (because) güdüsü arasında
bir ayrım yapar. Her ikisi de eylemi açıklamaya çalışan bu güdülerden ilki,
yani amacıyla güdüsü, gelecek yönelimli bir güdüdür. Çünkü güdüsü ise geçmişe
yöneliktir, eylemin ortaya çıkmasına katkıda bulunan geçmiş deneyimleri tanımlamaya
çalışır.

İlişkilerde Karşılıklı Anlama

Bireylerin karşılıklı olarak birbirlerini en
yüksek düzeyde anladıkları yönelim, “sen
yönelimidir.
“Sen” yönelimi, yüz yüze ilişkilerdir.

Bütün diğer ilişkiler biz ilişkisine bağlıdır.

Karşılıklı anlamanın en yüksek düzeyde
gerçekleştiği ilişki ‘biz’ ilişkisidir.

Onlar ilişkisinde de insanlar bir arada olabilirler, ancak
birbirleriyle özgün insanlar olarak ilişki kurmaz, toplumsal rollerinin
gerektirdiği şekilde daha kısıtlı bir ilişki kurarlar. “Onlar” ilişkisi, bilgi
edinme açısından önemlidir.

Sosyolojik Bilgi ve Sosyolojinin Görevi

Schutz, sosyolojinin görevinin bireylerin öznel
bilinçlerini kavramak değil, anlamanın ideal tiplerini oluşturmak olduğunu
belirtmektedir.
Sosyoloji bu amacına, gündelik
yaşamda yaptığımız birinci dereceden tipleştirmelere dayanan ikinci dereceden
tipleştirmeler yaparak ulaşacak, böylece gündelik yaşam dünyası yerine rasyonel
bir dünya modeli inşa edecektir.

Fenomenolojiye Getirilen
Başlıca Eleştiriler

Schutz, düşüncelerinin toplumsal dünyanın
empirik çalışılmasına nasıl uygulanabileceğine dair fazla bir şey söylememekle ve
toplumsal dünyanın fenomenolojisini işlemselleştirmemekle eleştirilmiştir.

Modern Sosyoloji Tarihi

Editör: Prof. Dr. Serap Suğur

Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2304,
Eskişehir, Ocak 2013