Fenomenoloji Husserl ve Schutz

Fenomenoloji Husserl ve Schutz

 

Edmund Husserl (1859-1938), bugün Çekoslovakya’nın bir parçası olan Prossnitz-Moravio’da zengin bir Mu­sevi tüccarın oğlu olarak dünyaya geldi. Bu Alman filozof Leipzig ve Berlin Üniversitelerinde okudu ve matematik eğitimi aldı. Filozof- psikolog-rahip Franz Brentano ve mantıkçı Bernard Bolzano tarafından felsefeye yönlendirildi. Halle Üniversi­tesinde dersler verdi (1887-1901) ve ardından ilk önce Göttingen, daha sonra Freiberg Üniversitelerinde fel­sefe profesörü olarak görev yaptı.

  1. yüzyıl başı, en azından I. Dün­ya Savaşı ve faşizmin yükselişi nedeniyle, insanlık tarihinde kritik bir dönemdi. Batı uygarlığının bu krizleri Husserii derinden etkiledi ve onun ‘temellere inme’ yönündeki felsefi arzusunu büyük ölçüde kamçıladı. Bir Hıristiyan olarak vaftiz edilmesine rağmen Nazilerden çok çekmiş bir Musevi olan Husserl’in unvanları ve itibarı son yılların­da elinden alındı ve son elyazmaları ancak Fransisken bir keşişin kahramanca çabaları sonucunda kurtarılabildi.

Edmund Husserl, kuşkusuz, 20. yüzyılın en önemli düşünürlerin­den biridir. Husserl, fenomenolojiyi kurmakla kalmamış, bu yüzyılın – varoluşçuluk gibi düşünce okullarını başlatan- Jean Paul Sartre, Max Scheler ve Martin Heidegger gibi önde gelen düşünürlerini derinden etkilemiş, sadece sosyal bilimler değil, tarih, edebiyat, fen bilimleri, insan bilimleri ve edebiyat eleştirisi gibi alanlarda da derin etkiler yaratmıştır.

 

Husserl’in temel çalışmaları:

  • Mantık Araştırmaları (1901)
  • Saf Bir Fenomenoloji ve Fenomenolojik Felsefe İçin Düşünceler (1913)
  • Avrupa Bilimlerinin Krizi ve Transendental Fenomenoloji (1936)

Alfred Schutz (1889-1959) Avusturya kökenli Amerikalı bir işadamı ve toplum felsefecisidir. Viyana’da doğan Schutz Viyana Üniversite- si’nde hukuk ve sosyal bilimler okudu, fenomenolojiyle yakından ilgilendi ve 1939’da Avusturya’nın Almanlar tarafından işgali tehlikesi kendisini Amerika’ya göçe zorlayıncaya kadar Husserl’le entellektüel işbirliğini sürdürdü. Mesleği bankacılık olmasına rağmen toplum felsefesi çalışmaya devam etti ve 1952’de New York Sosyal Araştırma­lar Okulu’nda profesörlük unvanı kazandı. Husserl’in fenomenolojik felsefesini sosyolojiye tanıtan ve bu felsefeyi G.H. Mead’inki gibi di­ğer yorumcu düşünce okullarıyla birleştiren Schutz, 1960’larda ve 70’lerin sonlarında fenomenolojik sosyolojiyi Batı dünyasında temel bir ‘yorumcu’ sosyoloji biçimi olarak geliştirdi. Fenomenolojik sosyo­loji, pozitivizme, bilim olarak sosyoloji fikrine temel bir meydan okuma haline geldi, etnometodoloji ve Habermascı eleştirel teori gibi başka yorumcu bakış açılarını harekete geçirdi.

Schutz’un temel çalışmaları:

  • Toplu Yazılar (1971)
  • Sosyal Dünyanın Fenomenolojisi (1972)
  • Yaşantı-Dünyasının Yapıları (1974) -T. Luckman’la birlikte

FIKIR

Fenomenoloji Alman filozof Edmund Husserl tarafından geliştirilen bir felsefî teoridir ve Alfred Schutz 1960’ların sonları ve 70’lerde Hus­serl’in düşüncelerini Mead’inkilerle birleştirerek onu önde gelen bir ‘yorumcu sosyoloji’ye dönüştürmüştür.

Fenomen sözcüğünün iki temel anlamı vardır. O bir algı nesnesi, gördüğümüz, duyularımızla hissettiğimiz veya algıladığımız bir şey­dir. Ancak ikinci olarak, fenomen sıra dışı bir şey, henüz açıklayama­dığımız veya anlayamadığımız normal dışı bir şeydir -manevi bir güç, bir duyular-üstü-algı, bir UFO.

İlk tanım, dış dünyanın gerçekte varolduğu ve bu dünyanın duyu­larımızla, özellikle gözlerimizle algılanabilen kendine ait bir gerçekli­ğe sahip olduğu varsayımı üzerine kurulu bilimsel, gündelik bir ta­nımdır. İkincisi ‘yorumcu’ bir tanımdır; kendine has bağımsız bir ger­çekliğe sahip olmayan fizik dünyayı duyularımız aracılığıyla anlar ve onu kendi yorumlarımıza göre yeniden yaratırız. Fenomenolojiye göre, örneğin gerçekte sandalye veya masa diye bir şey yoktur; bun­lar sadece belirli işlevler ve anlamlar yüklediğimiz ahşap formlardır. Onlar bizim, anlayabilmek için insan eseri veya doğa ürünü olan şeylere verdiğimiz isimler veya yapıştırdığımız etiketlerdir. Fenome- noloji, bu yüzden, fizik dünyanın asla değişmeyen ve bütün insanlar için aynı olan ‘gerçek’ bir dünya olmadığını savunur. Daha ziyade, o varoluşu için insanların yorumlarına veya ona yüklediği anlamlara bağlı olan ‘göreli’ bir dünyadır. Sözgelimi, bir bina veya eve yükledi­ğimiz bütün zengin ve farklı anlamları düşünün -gerçekte, bir apartman veya kraliyet sarayı olarak, bir bungalov ve konut olarak adlandırdığımız bütün bu nesneler tuğlalardan örülmüş bir binadan başka bir şey değillerdir.

Fenomenologlar ‘sosyal dünya’ya -fizik dünyaya göre- daha gö­reli terimler içinde bakarlar. Fizik dünyadaki nesneler (örneğin, ağaç­lar, dağlar), insanların ‘nitelendirmeler’ine bakmaksızın fiziksel olarak varolsalar da, aynı şey sosyal dünyadaki olgular için söylenemez. Suç ve aşk gibi kavramlar tamamen insanların yarattıkları şeylerdir, varo­luşları tamamen insanların algılarına, onların yorumları ve yükledikle­ri anlamlara bağlıdır. Örneğin aslında suç diye bir şey yoktur; o ta­mamen belirli bir durumdaki herhangi bir eylemin insanlar tarafın­dan yorumlanışına bağlıdır (sözgelimi, birini öldürmek cinayet ola­bildiği gibi, kendini savunma, kaza veya kahramanlık da olabilir). Dolayısıyla bütün insan bilgileri görelidir. Aynı şekilde, pozitivist analizde betimlenenin aksine, toplum, kendine ait bir varoluşa sahip orada bir şey değil, aksine, gündelik yaşantılarımız sırasında rutinle­rimiz, etkileşimlerimiz ve diğerleriyle paylaştığımız ortak kabullerimiz (common sense) aracılığıyla yarattığımız ve yeniden-yarattığımız bir şeydir. Bu yorumlama ve iletişimin anahtarı dildir ve kendi toplumu- muzun genel kabullerini/sağduyusal bilgilerini sosyalleşme aracılı­ğıyla öğreniriz. Sosyal dünya diğerleriyle birlikte yaşanılan deneyim­lerle öğrenilen bir dünyadır.

Bu nedenle, fenomenoloji insan bilincinin ve insanların içinde ya­şadıkları dünyayı yorumlama biçimlerinin araştırılmasıdır. Edmund Husserl’in amacı insanın ‘Yaşantı-Dünyası’nın ‘temellerine inmek’ ve onun özünü ortaya çıkarmaktır. Alfred Schutz bu düşünceleri toplu­mun araştırılmasına uygulamaya ve özelde -bu kadar göreli, bu ka­dar değişken olan- sosyal dünyamızın bizleri gündelik temelde nasıl bir arada tuttuğunu analiz etmeye çalışır. Eğer tamamen yoruma bağlıysa, tamamen zihinlerdeyse, o halde toplum devamlılığını nasıl sağlar? Bu noktada Schutz gündelik sosyal düzende üç anahtar unsur belirler:

  • Sağduyu bilgisi- kendi toplumumuz veya sosyal grubumuz içinde nasıl yorumlar yapacağımız ve nasıl davranacağımız ko­nusundaki ortak bilgi stokları.
  • Tipleştirmeler- ‘bilgi stokları’ içinde inşa edilen, nesneler (ev, insan) ve deneyimleri (nefret, kâbus) ortak sınıflandırma biçim­leri.
  • Karşılıklılık -diğerlerinin dünyayı bizim gibi görmesini sağlayan ortak kabuller.

Özneler-arasılıkla ilgili bu üç unsur, birlikte, gündelik hayatın görünür düzenini yaratır. Bu genel kabulleri sosyalleşmeyle öğrenir, onlara uyum sağlar ve gerektiğinde onlara ilişkin algılarımızı değiştiririz. Fenomenologlara göre sosyal düzen, bundan dolayı, ‘müzakere edilmiş’ bir düzen, çoğu insanın gündelik yaşantılarını ve işlerini sürdürmeye çalışırken içinde yer aldığı ‘yaşantı-dünyasının’ temelini oluşturan pratik bir çerçevedir. Hepimizin özel bir geçmişi, ilgi ve güdüleri, kendisi ve dünya hakkında bir görüşü vardır, ancak biz onları, sadece birlikte çalışırken, ortak anlamlar ve kabullere başvu­rurken hayata geçirebilir ve böylece insanlar olarak yaşayabiliriz. Bu kabuller işlemez hale geldiğinde, temel konsensüs çöktüğünde top­lumsal bir kargaşa ve düzensizlik ortaya çıkar: bu durum ya çok sınırlı ölçüde, örneğin birinin söylediği veya yaptığı şeyi yanlış yorumladı­ğımızda ya da çok daha kapsamlı bir düzeyde, sözgelimi, paranın değeri üzerinde artık ortak bir fikir birliği olmadığında (örneğin, 1930’larda Almanya’daki hiper-enflasyon ortamında) yaşanır.

Schutz’un sosyal dünya anlayışı, bu yüzden, sosyal düzenin genel kabuller ve yorumlara dayalı müzakere edilmiş bir gerçeklik olduğu­nu savunan, büyük ölçüde yorumcu bir bakış açısıdır.

Sosyal bilimcinin rolü onun özünü anlamaktır. O, bunu başara­bilmek için, hiçbir şeye mutlak gözüyle bakmadan, aksine dünyayı veya özel bir sosyal durumu -onun içinde yer alanlar gibi- görmeye çalışarak, tutumlarını askıya veya ‘paranteze alma’lıdır: zira, bu dün­yayı veya özel durumu yaratanlar onlar (ve onların ön-kabulleri/ yo- rumları)dır. Araştırmacı, bir yandan, nesnel ve ön-kabullerden uzak bir biçimde araştırmak için sosyal dünyadan kendini çekmeli, fakat dünyayı -diğer insanların gördüğü haliyle- anlamak için kendi bilin­ci, anlayışı ve hatta sezgilerini kullanmalıdır. Bir anlamda, toplumdaki insanların nasıl davrandıkları, hissettikleri ve gördüklerini anlamaya çalışan bir yabancı, dışarıdan biri gibi -ayrıca, onların dünyasına ta­mamen katılabilecek biçimde- davranmalıdır. Fenomenolog araş­tırmacı, sadece insanların nasıl davrandıklarını değil, niçin öyle dav­randıklarını da anlamak istiyorsa, onların gerçek davranış ve eylemle­riyle olduğu kadar, güdüleri, duyguları ve düşünceleriyle, tüm duyu- sal-algı biçimleriyle de ilgilenmelidir. İnsan davranışı ve sosyal haya­tın öznel unsurları, ‘nesnel olgular’dan daha fazla değilse bile, onlar kadar önemlidir. Sosyal dünyadaki tüm fenomenler ve onun hakkın- daki tüm kabuller özleri içinde açığa çıkartılacak ve anlaşılmaya çalışı­lacaksa, fenomenolojik araştırma için ‘açık-fikirlilik’, ‘düşünmeden önce görme’ temel önemdedir.

Schutz gündelik hayatın temelini oluşturan ana kabulleri, insanla­rın kendi hayat tarzlarını, rutinleri düzenlemekte ve diğerleriyle ileti­şim kurmanın ve birlikte yaşayabilmenin temeli olarak sağduyusal bilgileri inşa etmekte kullandıkları ‘tipleştirmeler’i ortaya çıkarmaya ve anlamaya çalışır. İnsanlar etraflarındaki dünya içinde ortak bir dünya varsayımı altında hareket ederler ve dünyayı bu varsayım temelinde anlarlar. Onlar diğerlerinin gündelik dünyayı kendileri gibi gördüklerini varsayarlar ve bu yüzden bir ‘perspektiflerin karşılıklılığı’, sosyal düzen ve özneler-arasılığın temelini oluşturan ve bir arada tutan bir ‘doğal tutum’ söz konusudur. Araştırmacının rolü, Schutz’a göre, bizzat hayattan uzak soyut kavramlar ve bilimsel teoriler gelişti­rerek hayatı nesnel ve dışardan araştırmak değil, aksine onun içine girmek ve onu üyelerinin gözüyle görmektir. Sosyal dünya ‘orada’ kendine ait bağımsız bir hayata sahip bir şey değildir, aksine yaşayan aktif üyeleri tarafından her gün yaratılan ve yeniden-yaratılan ve ortak anlayışlar ve ilişkiler temelinde yaşantıları biçimlendiren sürekli değişim halindeki canlı bir sosyal deneyimdir. O ‘bir Yaşantı-Dünyası’, gündelik deneyimler ve kültür dünyasıdır. Hayatın anlamı, üyelerinin ona yaşarken her zaman bilinçli ve aktif olarak yükledikleri anlamdır.

Bu yüzden, fenomenolojinin ilgi odağı, gündelik hayat, gelenek­sel sosyolojinin hayatın daha alışılmadık yahut olağandışı ve heyecan verici yanlarını araştırırken sorgulama gereği duymadığı normalliktir. Sosyal dünya bir keşmekeş ve girdap olsa da, istikrarlıdır ve gündelik bir bilgi stoku etrafında inşa edilen temel bir yapıya sahiptir, dünya­nın nasıl işlediği ve insanların dil, kültür ve sürekli paylaşılan anlamlar aracılığıyla ilettikleri şeylerle nasıl bir ilişki içinde olacakları konusun­da pratik bir anlayış içerir.

Kendimize ait dünyalarımız vardır. Gündelik dünyamız -öyle ol­duğunu hissettiğimiz zamanlarda bile- orada, soyut ve bizlerden

 

bağımsız bir şey değildir. Sosyal dünya bizim dünyamız, bizim Hede­rimiz, eylemlerimizdir ve sosyal dünyayı sosyal dünya yapan jey bizim anlayışlarımızda. Bununla beraber, o tek ve ortak bir gerçeMk değildir, aksine Schutz’un bir ‘çoğul gerçeklikler’ topluluğu olarak adlandırdığı şeydir, bireyleri birbirine bağlayan ve sosyal düzenin temelini oluşturan ortak bir kültüre dayanır. Husserl’in teorisinde ortak bir sosyal bilinç vardır. Bu yüzden, çocuklar, kadınlar, çiftçiler ve yaşlılar dünyayı farklı biçimlerde algılasalar ve farklı gerçeklikler, hayat tarzları, alt kültürler içinde yaşasalar bile, sosyal hayatta onlan bir topluluk, ulus veya tür olarak birbirine bağlayan ortak algılar ve ortak kültürel özellikler vardır. Hepimiz kendi dünyamızda yaşarız, ancak bu dünyayı -ve diğer birçok şeyi- diğer insanlarla her gün paylaşır ve bilincimiz ve empati sayesinde dünyayı onların gözüyle benzer şekilde algılayabiliriz (özneler-arasıhk). Bu anlamalar ne her zaman doğrudur, ne de her zaman uyumludur: insanlar yanlış anlar, yanlış yorumlarlar ve diğerleriyle ilişkilerinde hatalar yaparlar. Yine de onlar bu yanlış anlamaları ve hataları kabul edebilir ve onarabilir, düzen ve uyumu yeniden sağlayabilirler.

Yaşantı-dünyası ne benim özel dünyam, ne senin özel dünyandır, ne de senin ve benim özel dünyamın basitçe bir araya gelmesidir, aksine ortak deneyimler dünyamızdır (Schutz and Luckman, 1979).

Schutz, ilk kez bir araya gelen ve aralarındaki ilişkileri gelecekte sürdürebilecekleri ortak bir anlayış geliştirmeye çalışan yabancılar örneğini verir. Onun geçmiş yaşantıları, Naziler yüzünden ülkesi Avusturya’yı terk etmek ve isteği dışında ABD’de yaşamak zorunda kaldığı dikkate alınırsa, Schutz, kültürler arası iletişimin güçlüklerinin ve ortak bir dil konuşulduğunda bile ortak anlayışlar geliştirmenin ne kadar zor olduğunun ve yanlış anlamaların ve bu yüzden konsensüs­ten ziyade çatışmanın ortaya çıkma ihtimalinin yüksekliğinin fazlasıy­la farkındadır. Bu yüzden gündelik bilgimiz asla sabit değildir. Sürekli akış halindedir, hayatın tam anlamıyla aktif ve bilinçli bir biçimde yaşanırken yeniden yorumlanması, yaratılması ve onarılması gerekir. Hayat üzerinde çalışılması gereken bir şeydir; o asla sabit kalmaz. İlişkiler kırılgandır ve sürekli değişim halindedir; onların sürekli bakım ve onanma ihtiyacı vardır.

Alfred Schutz yaşantı-dünyası içinde farklı rasyonalite biçimleri olduğunu belirtir; en temel rasyonalite biçimi onun ortaklaşa paylaşı­lan bir şey olması, bir topluma ve sosyal hayata bağlılıktır, aksi tak­dirde hepimiz keşişler gibi yaşardık ve toplum diye bir şey olmazdı.

 

KAVRAMSAL GELİŞİM

Fenomenolojik sosyoloji, 1960’lardan itibaren bilimsel sosyolojiye ciddi bir itirazla, ana-akım sosyolojiyi derinden etkiledi. Bu yaklaşım, kendi sosyolojik okulunu geliştirmekten çok, etnometodoloji gibi farklı ‘yorumcu’ anlayışlar doğurmuş ve Marksizm gibi mevcut ‘sos- yolojiler’de yorumcu ve öznel unsurları (örneğin, Habermas’ın eleşti­rel teori anlayışı) harekete geçirmiştir. Berger ve Luckman’ın çalışma­ları özelde Husserl ve Schutz’un kavramları ve düşüncelerini bilinçli olarak sürdürme ve geliştirme çabasını yansıtır.

Fenomenoloji ‘bilimsel’ sosyolojiye iki temel noktada itiraz eder:

  • insan ve toplum anlayışı;
  • araştırma yöntemi.

Pozitivist veya bilimsel sosyoloji, toplumu -tıpkı doğa dünyası gibi— bireyin üzerinde ve dışında kendine ait gerçekliğe sahip bir şey ola­rak görme ve bireyi davranışları büyük ölçüde dış güçler tarafından belirlenen kukla benzeri bir şey olarak resmetme eğilimindedir. Pozi­tivizm, bu yüzden, doğa bilimlerinin yöntemlerinin fizik dünya kadar sosyal dünyayı anlamak için de uygun olduğunu öne sürer, zira ikisi de özünde aynı doğaya sahiptir ve benzer neden-sonuç güçleri tara­fından yönlendirilir ve insan davranışları hakkında kanıtlanabilir tah­minler yapmayı sağlayan doğa yasaları ortaya konabilir. Fenome- nologlar bu tür analizi tamamen reddederler. Onlara göre insan, kendi sosyal dünyasını inşa edebilecek ve kontrolü altına alabilecek güçte, bilinçli, özgür, bağımsız ve rasyonel bir varlıktır. İnsanın eylem­leri dışardan belirlenmiş veya programlanmamış değildir, aksine amaçlı ve güdülenmiştir. İnsan bir kukla değildir.

İnsanlar sadece sosyal gerçekler veya güçlerin etkisi altında değil­lerdir… onlar, kendi sosyal dünyalarını sürekli olarak diğerleriyle etkileşim içerisinde biçimlendirir ve yaratırlar, [dolayısıyla] bu benzersiz insani süreçleri araştırmak ve anlamak için özel yön­temlere gerek vardır (Morris, 1977).

Fenomenologlar, aynı nedenlerle, bilimsel yöntemi, onun her tür nesnellik iddiasını bir toplumu veya sosyal durumu içerden, ilgili sosyal aktörlerin anlam ve yorumları çerçevesinde anlamak için hiç de uygun olmadığı gerekçesiyle reddederler. Sosyolog, ideal olarak, sosyal dünyayı, onun temel kabulleri, kültürü ve tipleştirmelerini diğer insanların algıladıkları gibi algılamak için, kendini bu sosyal dünyadan uzak tutmayıp bizzat ona katılmalıdır. Bu yüzden feno-

 

menologlar katılmalı gözlem gibi teknikleri tercih ederler. Onlar, aynı şekilde, bir yandan pozitivist nesnellik iddiasını felsefî bir imkânsızlık olarak görürler (çünkü hiçbir insan kendi kültürel kabulleri ve düşün­ce çerçevelerini tamamen askıya alamaz). Öte yandan, aslında nes­nelliğin gerçekliğin çarpıtılması olduğunu, burada sosyal bilimcinin – esasen ilgili bireylerin görüşleri ve güdülerini göz ardı ederek- belirli bir duruma sadece kendi yorumlarını empoze ettiğini düşünürler. Benzer şekilde, suç ve evlilik gibi sosyal olgular kendilerine ait bir gerçekliğe sahip bağımsız şeyler olarak değil, aksine sadece insanla­rın dünyayı anlamak için yarattıkları sosyal inşalar olarak varolabilir ve incelenebilirler. Pozitivizmin nesnelliği vurgulaması gibi, fenome- noloji de sosyal analizde öznel unsurları öne çıkartmıştır.

Fenomenoloji kaçınılmaz olarak bilimsel sosyolojinin saldırısına uğramış ve eleştirilmiştir.

  • Onun ‘özler’ ve ‘kendinde-varlık’ gibi kavramları ve dili Anglo­sakson tarza bir ölçüde ters düşer, bu yüzden fenomenolojik düşünceler İngiltere ve Amerika’da hemen kabul görmemiştir.
  • Fenomenoloji hem heyecan verici hem de bıktırıcı olabilir – soyut kuramlardan gerçek hayata, genel kavramlardan sağduyu bilgisine geçiş heyecan vericidir, ancak bu tür bir analiz sonra­dan oldukça teknik, hatta sıkıcı hale gelebilir. Karşılıklı konuş­malar, herkesin bildiği üzere, birisi sizin her sözünüzü ve ‘ger­çekten’ ne kastettiğinizi analiz etmeye başlayıncaya kadar ol­dukça heyecan verici olabilir.
  • Araştırma projeleri küçük ölçekli, esas itibariyle küçük grup et­kinlikleri ve etkileşimiyle ilgili olma eğilimindedir ve bu yüzden onlar büyük boy kuramın genel gücünden ve toplumun bütü­nünü analiz çabasından yoksunlardır.
  • Fenomenolojik yaklaşım, fazla bilimsel olmadığı, belirli bir sos­yal durumu inceleyen sosyologların öznel yorumlarından başka bir şey olmadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bu tür çalışmaların sonuçları söz konusu çalışmanın ötesinde genellemeler yapa­cak temellerden yoksundur, onlar toplum ve insan davranışı hakkında yasalar geliştirecek hiçbir temel sağlamazlar.
  • Fenomenolojik araştırma biçimine içkin bir tezat vardır: göz­lemci, araştırma ilerlerken, sadece incelediği öznelerin duygula­rı ve kabullerini değil, aynı zamanda kendisininkileri de aydınla- tabilmeli ve açıklayabilmelidir -bu sayede okuyucu belirli bir durumla ilgili yorum katmanlarını tamamen anlayabilmelidir. Bu, sadece tamamen sonu gelmeyen nafile bir süreç olmakla

 

kalmayıp, nihayetinde ön-kabullerden bağımsız hiçbir nesnel ve üstün nitelikte bir analiz yapılamayacağı anlamına gelir. Her analiz yorumdan başka bir şey değilse ve hiçbir yorum bir diğe­rine üstün değilse, o halde niçin sosyoloji yapılsın?

Fenomenologlar, bu tür eleştirileri, kendi araştırma projelerinin nes­nellikten yoksun olabileceğini, bu araştırmaları, geçerlilik ve niteliği esas alarak, belirli sosyal durumlarda gerçekte olup bitenlerin olduk­ça tam ve ayrıntılı açıklamalarını sunarak gerçekleştirdiklerini belirte­rek cevaplandırmışlardır. Fenomenolojik kuram ve yöntemi daha bilimsel sosyolojilerden ayıran şey, nitel araştırmaya, sezgi ve öznel faktörlere bu vurgusudur. Fenomenoloji modern sosyoloji üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Fenomenolojik teori ve yöntem günü­müzde bile sosyolojik tartışmaları biçimlendirmekte ve yönlendir­mektedir.