Fahriyye Nedir, Ne Demek, Örnekleri, Hakkında Bilgi

0
43

Fahriyye. Klasik Şark edebiyatlarında bir edebî eserde sanatkârın kendini övdüğü kısım.       .

Fahriyye kelimesi, eski Arap şiirinde kasidenin iç planındaki şiir konuların­dan olan “övünme, büyüklenme” anlamındaki fahr’dan (iftihar) gelir. Genel­likle methedilen kimseden bir caize al­mak amacıyla yazılan ve nesîb veya teşbîb, girizgâh, methiye, tegazzül ve dua gibi beş veya altı ana bölümden mey­dana gelen kasidenin şairin kendisini övdüğü birkaç beyitle sınırlandırılmış bö­lümüne fahriyye adı verilir. Ayrıca şair­lerin sahip oldukları yüksek sanat gücü yanında kendi fazilet ve üstünlükleriyle de övünmek maksadıyla kaside şeklin­de yazdıkları müstakil manzumelere de fahriyye denilmiştir.

Divan şiirinin bir Özelliği olarak şairle­rin lutfunu gördükleri veya kendisinden bir caize umdukları kimseleri övmeleri yanında kendi öz değerleriyle de övün­melerinin bir gelenek haline geldiği bi­linmektedir. Nitekim Enderunlu Vâsıf, “Eş’âr ile fahr eylemeyi istemem amma / Fahriyyece söz âdet-i erbâb-ı beyândır” derken buna işaret eder. Divan şairleri fahriyyelerinde de methi­yede olduğu gibi mübalağalı ifadeler kullanmışlardır. Böylece onların “mucize ka­bilinden sözler söyleyen papağan”, “ilâ­hî feyizlerin ilham edildiği bir kalp sahi­bi”, “temiz gönlü şiirin levh-i mahfuzu olan kimse” gibi abartılmış vasıflarla söz sanatındaki ulaşılmaz güçlerini sayıp dö­kerek Arap, Fars ve diğer Türk şairleri­ne karşı övündükleri görülmektedir. Şa­iri buna sevkeden esas unsurun, zengin hayal dünyasını gerçek dünyasıyla bir-leştirebilmesindeki ustalık ve mahare­tin verdiği bir “kabına sığamama” duy­gusu olduğu söylenebilir. Sözlerinin “gayb âleminin rüzgârının armağanı” olduğu­nu ileri süren şairin bu gibi ifadeleri, as­lında zengin ve taşkın hayallere müsait olan şiirin bile her zaman kolayca kabullenemeyeceği mübalağa sanatının ölçü tanımayan terennümleridir. Bu tavırlarıyla şairler bir ba­kıma methiye sundukları kimsenin sıra­dan bir şair tarafından değil büyük bir sanatkâr tarafından övüldüğünü de anlatmak isterler. Bunun en belirgin örneği, Nef’inin IV. Murad gibi sert mizaçlı bir hükümdara söylediği, “Sen ne büyük bir hükümdarsın ki be­nim gibi bir şair tarafından methedili­yorsun” ifadesinde görülebilir.

Nefî gibi şairler nâdir de olsa bazı ka­sidelerine, gelenek halini almış kaside planından ayrılıp doğrudan fahriyye ile başlamışlardır. Böyle kasidelerin nesîb bölümü yoktur. Öte yandan bazı şairle­rin önce kendilerini övmeleri, yine övdük­leri kimseye karşı başka bir yoldan ya­pılmış methiye anlamı taşır. Divan şair­leri arasında fahriyyeye en fazla yer ve­ren Nef’î’dir. Nitekim Muallim Nâci fahriyyede NefTnin seviyesine erişmiş, hatta yaklaşmış bir şairin bulunmadığını söy­ler.

Türk edebiyatında Orhun âbidelerin­den itibaren Dede Korkut hikâyeleri. Yû­nus Emre ve Fuzûlî divanları dahil men-sur-manzum pek çok eserde, değişik mahiyet ve ölçülerde de olsa fahriyye niteliğini taşıyan parçalara rastlamak mümkündür. Fuzûlî’nin Türkçe divanı­nın dîbâcesindeki, “Ben ki sahîfe-i cibii-letimde bidâyet-i rûz-ı ezelden… mezraa-i mizacımda gül-İ mezâk-ı şi’r bit­ti… az zamanda eşi”a-i envâr-ı nazmım ile çok şehirler ve vilâyetler doldu” söz­leri mensur fahriyyenin tanınmış örnek­lerindendir.

Şair fahriyyede kendisinden sadece bi­rinci şahıs olarak değil ikinci veya üçün­cü şahıs gibi de bahsedebilir. Ayrıca sa­natkârın güçsüzlüğünü, zavallılığını ifa­de eden ve fahriyyenin zıddı olarak ka­bul edilebilecek “tazallüm” türünde fahriyyeler de vardır. Ali Şir Nevâî’nin Bedâyiu’l-bidâye adlı diva­nının dibacesindeki ifadesi veya Lâmiî Çelebi’nin, “N’eyleyim bu ten-i füsürde ile / Karanu evde şem’-i mürde ile // Âlemi etti sözlerim gülsen / Olmadı dil sirâcesi rûşen” beyitleri, yoksulluğun kö­şesinde inleyen Fuzûlî’nin, “Fakîr-i pâdişâh-âsâ gedâ-yı muhteşemem” mu-sammat mısraıyla, “Fakr sultânı benem devletimdir câvidân mısraı bu hususu ortaya koyan örneklerdir.

Tevhid, münâcât, na’t, methiye, hatta dua mahiyetindeki şiir veya şiir bölüm­lerinde de fahriyye niteliğini taşıyan be­yitlere rastlanır. Lâmiî’nin, “Hâmem ki bugün kat’-ı merâhil kildi / Her hatve-de bin tayy-i menâzil kıldı / Ser menzil-i tahkîka eriştir yâ rab / Çün sa’yde tak-lîd-i efâzıl kıldı” rubaisinde, NefTnin doğrudan fahriyye ile başlayan ve kırk iki beyti fahriyyeden ibaret kırk dört beyitlik “sözüm” redifli na’t-kasidesinde bu durum görülür. Ahmed Paşanın mesnevi şeklindeki divan dibacesinin 71. beytinden sonra gelen ve “tegazzül” diye adlandırılabilecek kı­sımda yer alan 74, 75. 76. beyitlerle di­ğer bazı beyitlerde fahriyye niteliği açık­ça görülür. Aynı şiirin methiye kısmının 120 ve 121. beyitleri hem methiyeyi hem fahriyyeyi ihtiva etmektedir. Fahriyye ile nasihatin bir arada bulunduğu şiirler de vardır. Meselâ Necâtî Bey, Şehzade Mah-mud’u överken nasihatlerde bulunur ve, “Necâtî sözleridir hikmet-âmîz / İba­rettir velîkin ibret-engîz” beytiyle de övünür.

Fahriyyede değişik vasıflar söz konu­su edilebilir. Divan şiirinde ön planda tu­tulan vasıf ise şairlik yani söz ustalığıdır. Nitekim Yûnus Emre, “Kime kim dost kapı aça düşmanı elinden kaça / Yûnus ağzı güher saça değme arif deremeye” derken, “Bu devr içinde benem pâdişâh-ı mülk-i sühan” diyen Bakî veya, “Verildi bana serîr-i iklîm-i sühan” diyen Rûhî-i Bağdadî ile öz olarak aynı söyleyiş İçin­dedir. “Zamanede benem şâir oğlu şâir kim / Baş eğdi nazmıma dünyânın ehl-i irfanı” diyen Nev’îzâde Atâî ise kendi sa­natının kaynağı olarak gösterdiği baba­sının şairliğiyle övünmektedir. Şairin za­man zaman diniyle, peyga m beriyle, ta­rikatıyla ve şeyhiyle de övündüğü görü­lür. Yûnus1 un. “Tapduk’un tapusunda kul olduk kapusunda / Yûnus miskin çiğ idik pişdik elhamdülillah” diyerek sa­natının şeyhinin feyzinden kaynaklan­dığını belirttiği beyitlerinin sayısı az de­ğildir.

Türk edebiyatında sık sık görülen “zâ-hid-âşık”, “sûfî-şair” tezadının divan şi­irinin son temsilcilerinden Leskofçalı Ga-lib ve Yenişehirli Avni’ye kadar uzandı­ğı, bunun da “mutasavvıfane bir fahriy-ye edasfnın benimsenmesinden kay­naklandığı söylenebilir. Öte yandan Fu-zûlî’nin, “…hâk-i Kerbelâ şâir memâlik iksirinden eşref olduğu malumdur ve rütbe-i şi’rimi her yerde bülend eden hakîkatte bu mefhumdur” şeklindeki sözleri onun memleketiyle övünmeye di­nî bir mahiyet verdiğini gösterir. Taşlı-calı Yahya da bu tarz Övünmenin yanına ırk unsurunu da katar. Nitekim bilhas­sa Nef’î’de görülen ve Nedim’de öz de­ğerini bilmeyenlere karşı bir isyan halini alan kendi sanatıyla övünme tavrı, Türk şairlerinin Arap ve İran şairlerine kar­şı kazanmış oldukları yüksek seviye ve şahsiyeti, hatta üstünlüklerini haykırma­ları şeklinde yorumlanmıştır.

Fahriyyeler tarihe ışık tutma yönün­den de Önem taşır. Eski Arap toplumun­da daha çok melik, hükümdar, vali gibi kimselerin gerek karakter ve davranış­ları gerekse her türlü icraatı müsbet ve­ya menfî taraftarıyla şiirlerde ortaya dö­külür ve neticede bunlar birer vesika mahiyetinde tarihe malolurdu. Bu se­beple şiir, “Araplar’ın bütün ilimlerini ih­tiva eden bilgi hazinesi” olarak tanım­lanmıştır. Bu da şiirin ana türlerinden olan kasidenin medih. hiciv, fahr ve mersiye bölümleriyle gerçekleş­mekteydi. Divan edebiyatında ise şiir ve bu arada kaside zaman, mekân, örf, âdet ve coğrafya değişikliği gibi sebep­lerle bu fonksiyonundan çok uzaklaşmıştır. Ancak NefTnin Sultan Ahmed Camİİ’nin inşası sebebiyle I. Ahmed’e sunduğu methiyenin, “Kim bilirdi şuarâ olmasa ger sabıkta  Dehre devletle ge­lip yine giden şâhânı” şeklindeki fahriy-ye beyti, şiirin hâlâ bu tarihî ve sosyolo­jik önemini koruduğunu veciz bir şekil­de ifade etmektedir. Ancak pek çok mü­balağalı ifadenin yer aldığı methiyeleri tarih açısından değerlendirirken ihtiyatlı davranmak gerekir.

Bazı fahriyyeler Türk mûsikisinde güf­te olarak kullanılmıştır. Meselâ Nef’î’­nin, “Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil” mısraıyla başlayan ünlü fahriyyesi İtri tarafından segah makamın­da, “Bülbül gibi pür oldu cihan nağme­lerimden” diye başlayan bir fahriyye de Zekâî Dede tarafından hicazkâr maka­mında bestelenmiştir.

TDV İslam Ansiklopedisi