Erol Güngör Kimdir, Hayatı, Kitapları/Eserleri, Hakkında Bilgi

50

Erol Güngör (1938-1983) Sosyal psikolog, fikir adamı ve yazar.

25 Kasım 1938’de Kırşehir’de doğdu. Babası Hacıhâfızoğullarfndan Abdullah Sabri Bey annesi Zeliha Gülsen Hanım’-dır. İlk ve orta öğrenimini doğduğu şehir­de yaptı. Dedesi Ahî Evran Camii imamı Hafız Osman Efendi’nin çevresinde ve Kırşehir’in manevî atmosferi içinde tarih ve kültür konularına ilgi duydu. Ortaokul sıralarında eski yazıyı öğrendi. Lise ta­lebesi iken Özel Arapça dersleri aldı. O yıllarda İslâm-Türk kültür tarihinin ana eserlerini okumaya başladı. Bu durum, onun daha sonraki ilim hayatının önemli bir tarafını teşkil edecek olan millî ve İs­la mî kültür değerlerine ilgisinin teme­lini oluşturdu. Öte yandan Ziya Gökalp ve Hilmi Ziya Ülken gibi fikir adamları­nın kitaplarını okudu. İlk yazısını da yi­ne bu yıllarda mahallî bir gazetede tak­ma adla yayımladı.

1956’da Kırşehir Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakül-tesi’ne kaydoldu. Bu arada devrin ilim, fi­kir ve sanat adamlarının toplandığı mec­lislere katıldı; Fethi Gemuhluoğlu tara­fından Mümtaz Turhan’a tanıtıldı. Onun teşvikiyle Hukuk Fakültesi’nden ayrıla­rak Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bö-lümü’ne geçti; üniversitedeki tahsil ha­yatı boyunca hocasından çok etkilendi.

Erol Güngör öğrenciliği sırasında kendi fakültesinde memurluğa başladı (1957). Bu yıllarda Fransızca yanında İngilizce de öğrendi. Misafir profesör Hainsin la-boratuvar asistanlığını yaptı ve dersleri­ni Türkçe’ye çevirdi. Edebiyat FaKültesi’nden mezun olduğu yıi (1961) Tecrübî Psikoloji Kürsüsü’ne asistan tayin edil­di. Asistanlığı sırasında Türkiye’de yeni bir itim dalı olan sosyal psikolojiye yö­neldi. Bu disiplinin önemli temsilcilerin­den Krech ve Crutchfield’in eserini Sosyal Psikoloji adıyla Türkçe’ye tercüme etti. Akademik çalışmalarının yanı sıra dergi ve gazetelerde yazı yazmayı sür­dürdü. 1965’te Mümtaz Turhan’ın yö­netiminde hazırladığı Kelâmı {Verbal) Yapılarda Estetik Organizasyon adlı teziyle doktor unvanını aldı. 1966’da Co­lorado Üniversitesinden sosyal psiko­log Kenneth Hammond’un daveti üze­rine Amerika’ya gitti. Bu üniversitenin Davranış Bilimleri Enstitüsü’nde millet­lerarası bir ekibin araştırmalarına katıl­dı. 1968’de yurda dönerek Tecrübî Psi­koloji Kürsüsü’nde sosyal psikoloji ders­lerini yürütmeye başladı. Askerliğini yap­tığı yıllarda hazırladığı Şahıslararası İh­tilâfların Çözümünde Lisanın Rolü adı­nı taşıyan teziyle doçent oldu (1970).

Üniversitede verdiği dersler ve ilmî ya­yınlan ile Türkiye’de sosyal psikoloji dalını önemli bir alan haline getiren Erol Gün­gör Başbakanlık Planlama Teşkilâtı’nda. Millî Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlı-ğı’nın çeşitli komisyonlarında görev aldı. 1978’de, genel değerler sistemiyle ahlâkî değerler arasındaki ilişkileri sosyopsikolojik açıdan incelediği Değerler Psikolo­jisi Üzerinde Araştırmalar başlıklı tak­dim teziyle sosyal psikoloji profesörü ol­du. 1982 yılında Selçuk Üniversitesi’ne rektör tayin edildi. Bu görevi sırasında 24 Nisan 1983’te İstanbul’da vefat etti.

XX. yüzyılın ikinci yansında İslâm’ı ve milliyetçiliği yeniden ele alıp değerlendi­renler arasında önemli bir yeri bulunan Erol Güngör, bir tarafıyla Ziya Gökalp ve Mehmet İzzet’le başlayıp Mümtaz Tur­han’la devam eden Türk sosyoloji mek­tebinin bir halkasını teşkil ederken di­ğer taraftan İslâm’ın ve milliyetçiliğin il­giyle takip edilen bir yorumcusu olmuş­tur. Kendisinin de bir yazısında belirtti­ği gibi Müm­taz Turhan bir ilim adamıydı, fakat bir mütefekkir değildi. Psikolojiyi edebiyat ve felsefe ile karıştıranlara karşı çıkmış, meselelerine pozitivist bir zihniyetle yak­laşmıştı. Erol Güngör ise yine sağlam bilgilere ve objektif davranışa sahip ol­makla beraber bu bilgileri her sınıftan aydının kavrayabileceği şekilde ifade edebilmiştir. Din, kültür, medeniyet, mil­liyet gibi birçok düşünür ve yazarın par­ça parça ele aldığı konulara Güngör sis­tematik, kategorik, hatta didaktik bir yön vermiştir. Bu bakımdan terkipçi bir zihniyete sahiptir.

Erol Güngör eserlerinde nakillerden çok birinci kaynaklara, tercümesi yapılmış eserlerde bile orijinal metinlere baş­vurmuştur. Yazılarının ikna edici oluşu­nun sebeplerinin başında, ele aldığı her konuda metot olarak önce o fikri veya İnsanı anlamak, öncekilerle veya başka fikirlerle kıyaslamak, daha sonra da tah­lil ve terkip etmek gibi açık ve güvenilir bir yol tutması gelir. Kendisinin taraf­tarı olduğu dünya görüşünün mensup­larını da eleştirmesi inandırıcılığını des­tekler. Sosyal çalkantıların yoğunlaştığı 1960 sonrasının yayın hayatında Erol Güngör’ün kitaplarından bazılarının yük­sek tirajlara ulaşması, birçok münaka­şa ve ihtilâflarda aklî ve mantıkî delil­lerle ikna edici bir ifade kullanarak uz­laştırma kabiliyetiyle açıklanabilir.

Erol Güngör, sosyolojiyi Türkiye’ye ge­tirmesi ve üniversitelerde sosyoloji kür­süsünün kurulmasına öncülük etmesi, sosyolojik tahlillerini Türk sosyal haya­tına uygulaması gibi başarıları dolayı­sıyla takdir ettiği Ziya Gökalp’in din ko­nusundaki tereddütlü ve çelişkili fikirle­riyle kültür-medeniyet ayırımını da ilmî bir şekilde ele almış ve eleştir­miştir.

İslâmiyet’in güncel problemlerini çe­şitli yazılarında ele alan Erol Güngör’ün İslâmin Bugünkü Meseleleri adlı kita­bı Müslümanlığı hayata açmak, reform konusunu spekülasyona kapılmadan sağ­lıklı olarak yorumlamak, faiz meselesin­de yeni bir hamle yapmak gibi önemli konulan ihtiva eder. Ona göre Hıristi­yanlık’ta olduğu gibi Kayser’in ve İsa’­nın ayrı ayrı hâkimiyetleri söz konusu olamaz. İnsanı maddî ve manevî bütün­lüğüyle kavrayan İslâm’da bu bakımdan laiklik sadece vicdan hürriyeti mânasın­da düşünülebilir. İslâm Tasavvufunun Meseleleri adlı kitabında da şeriat, ta­savvuf, akıl-bâtın, dünya nizamı-iç ya­şayış konularını irdeler. Çeşitli felsefe ve dinlerde mistisizmi inceledikten son­ra tasavvufun tarihî gelişimi, İktidarla ilişkisi, bilgi ve vecd gibi felsefî-psikolo­jik problemleri değerlendirir. Bütün gay­retlere rağmen tasavvufi hareketin za­man zaman (özellikle bazı şathiyyat me­tinlerinde bir müslûmarıı ürkütecek kadar)

Ehl-i sünnet itikadının dışına taşmasını ve birçok parlak zekâyı kültür alanının dışında bırakmasını, böylece mutasavvıf­ların toplum meselelerine ilgi gösterme­melerini de hareketin olumsuz tarafı ola­rak görür. Buna karşılık pozitivist dü­şüncenin aşkı ve imanı kalplerden uzak­laştırdığı bir çağda tasavvufun ahlâkî ve psikolojik değerini vurgular. Sonuç olarak İslâm toplumunun bugün sahip olduğu potansiyelin en çok ihtiyaç du­yulan ictihad yönüne çevrilmesini ister.