Ernst Cassirer – Sembolik Formlar Felsefesi – Dil

Ernst Cassirer – Sembolik
Formlar Felsefesi

1. kitap: Dil

Sembolik Form Kavramı ve Sembolik Formların
Sistematiği

Düşünce
artık varlığın yanında doğrudan doğruya ortaya çıkmaz: Varlığıniçsel formunu,
onun “üzerine” düşünme değil, tam tersine, düşünmenin kend içsel
formunu/formu belirler. (s.17)

“Kendinde
Şey olarak varlık, kendi metafiziksel birliği çok sıkı biçimde korudukça, aynı
ölçüde bilmenin tüm imkanını uzaklaştıran ve nihayet tümüyle bilinmezlerin
alanına sürgün edilen bir “X”e dönüşür. (s.20)

Sembolik
formlar, yani bilgi, sanat, din ve mitos, içlerinde kendinde bir gerçekliğin
zihne kendini gösterdiği farklı yapılar değildir; zihnin kendini
nesneleştirirken, yani kendini bildirirken izlediği yollardır. Sanat ve dil,
mitos ve bilgi bu anlamda kavranınca, buradan genel bir kültür bilimleri
felsefesine yeni bir giriş yolu açan problem de ortaya çıkar. (s. 22)

Dini
bilinç de -kendi nesnesinin hakikat oluşundan, “gerçekliğinden” o
kadar çok emin olmasına rağmen- bu gerçekliği, sadece daha alt bir kademeye,
saf bir mitolojik düşünme kademesine indirip yalın bir nesnel varoluş haline
getirir. (s. 25)

Dini
bilinç, bir kendi-tavır alma biçimidir,…

Felsefi
düşünme bütün bu yönelişlere karşı çıkar. (s. 25)

Zihinsel
kültürün farklı ürünleri, dil, bilimsel bilgi, mitos, sanat, din öyle
şekillenirler ki, onlar, tüm kendi içsel farklılıklarına rağmen, tek bir büyük
problem bağlamının parçası haline, tüm bir amaçla ilgili olan çeşitli hamleler
haline dönüşürler: Zihni geçici olarak tutuklayan salt pasif izlenimler
dünyasını saf bir zihinsel ifade dünyasına dönüştürürler. (s. 26)

Kavram,
zihnin somut gerçekliğini ifade eden araç olduğu gibi, ayrıca onun bizzat kendi
tözüne ait unsurdur. (s. 30)

İşaretin
Genel Fonksiyonu ve Anlam Problemi

İşaret,
düşüncenin en önemli parçasıdır.

Düşünme,
sembol ve işaret kullanımına dayanır.

Bilginin
temel ilkesi daima özelde seyredilebilmesinde, özelin daima genel açısından
düşünülebilmesinde duyulabilir, görülebilir hale gelir. (s. 33)

Düşünme
olarak telakki ettiğimiz zihnin özü, bize kendini, sadece zihnin duyusal
malzemeyi biçimlendirmeyle başladığında sunabilir.

Mitosta
bir şeyin ismiyle o şeyin kendisi ayrılmaz bir biçimde birleşmiştir. Sırf söz
ya da sembol, büyülü bir gücü kendi içinde bulundurur ki, bu güç vasıtasıyla
şeylerin özü bize kendini verir. (s. 37)

Biz
formları yalın ürünler şeklinde verilmiş bir dünyaya sokamayız; aksine onları,
varlığın kendine özgü bir bölümlenişinin gerçekleşmesini sağlayan fonksiyonlar
olarak kavramak zorundayız. (s. 41)

Dil dahaziyade,
özellikle uyarım ve duygu birbirine bağlandığı ve böylece, ben ve dünyanın
şimdiye kadar verilmemiş olan yeni bir sentezi oluşturduğu zaman ortaya çıkar.
(s. 43)

Temsil Problemi ve Bilincin İnşaası

Her tek
bilinç varlığı sadece, bilinç bütünün bu varlığın içinde aynı zamanda herhangi
bir form içinde bir arada bulunması ve temsil edilmesi suretiyle, kendi
kesinliğine sahip olur. (s. 51)

Bilinçteki
her varoluş, bilincin işte böyle farklı türden sentez sistemlerinde kendini
aşmasından ibarettir ve sadece bilincin bu yönelişlerde kendini aşmasıyla
mevcut olur. (s. 60)

Çokluk
bir de olduğu gibi bir de çokluktadır.

İşaretin
Düşünsel Anlamı, Taklit Teorisinin Aşılması

Bilincin
dilde, sanatta, mitosta oluşturduğu keyfi işaretleri kavramak istiyorsak…
“doğal” sembollere geri gitmek zorundayız. (s. 61)

Dilin
görevi tasarımlarda varolan farklılıkları ve belirlemeleri… bir şekilde
görülebilir ve bilinebilir yapmaktadır. (s. 63)

İşaret,
bilincin sırf “madde”den maddenin zihinsel “form”una geçmek
için oluşturduğu bir aracıdır. İşaret, kendini gerçek duyusal ölçüler
olmaksızın ortaya koymak için, deyim yerindeyse, anlamın sarf ve bayıltıcı
havasında dolaşmak için, bilincin sırf ayrıntılarını, onu karmaşık toplu
hareketlerini ifade etmez, anlatım yeteneğini kendi içinde taşır. (s. 66)

Her
bilinç bize kendini zamansal olup bitme formunu sunar, fakat bu olup bitmenin
ortasında artık “şekil verme”nin belirli alanları ortaya çıkmalıdır.
O halde süreklilik ve sürekli değişim unsurları birbirine geçmeli ve birbirine
karışarak kaybolmalıdır.

Çünkü
bilincin sembolik ürünlerde sürekli değişimi ve sürekliliği birlikte
gerçekleştirmesinde, “zihinsel olan”ın duyusal olan’ın yerine geçmesi
ya da önceliği söz konusu değildir; tersine, burada bizzat duyusal olan malzemede
zihinsel temel fonksiyonların görünmesi ve sırlarını bildirmesi söz konusudur.
(s. 68)

Biz
“gerçeklik” olarak adlandırdığımız şeyi yalnızca bu dünyalar
vasıtasıyla gözlemleriz ve ona bu dünyalar içinde sahip oluruz. Çünkü, kendini
zihne açan en yüksek gerçeklik, nihayetinde onun kendi eyleminin formudur.
Bundan böyle zihin, bizzat kendi faaliyetlerinin topyekününde ve bu
faaliyetlerden her birinin belirgin hale gelmesini sağlayan özel kurala
bilgisinde; ayrıca bütün bu özel kuralları, tekrar bir çözüm ve bir görev
birliği için birleştiren ilişkinin bilincinde, bunların hepsinde bizzat
kendisinin ve gerçekliğinin temaşasına sahip olur. (s. 69)

Biz
sembolik olana, yani işaret edene yönelişte ne kadar ileriye gidersek, saf
sezginin başlangıcından o kadar çok ayrılırız.

İnsan
bilgisi gerçi sembollere ve işaretlere asla muhtaç değildir; ama bilgi şimdi
böylece, mükemmel ve ilk-örnek olarak ilahi anlama yetisi modeline karşıt olan
insani bilgi olarak, yani sınırlanmış bilgi olarak karakterize edilmiştir. (s.
71)

Her
kültür, belirli zihinsel sembol dünyalarının, belirli sembolik formların
oluşmasıyla etkili biçimde meydana çıktığına göre, felsefenin amacı, bütün bu
oluşumların arkasına doğru gitmek değil, daha ziyade oluşturulanları, onları
biçimlendiren temel ilkeler içinde anlamak ve bilmekten ibarettir.

Zihnin
özünün bütünlüğü, onun üretimlerinin bütünlüğüne zarar verilmesinde değil,
öncelikle üretim bütünlüğünün korunmasında ve onaylanmasında ortata çıkar. (s.
73)

Dil Formunun Fenomenolojisi Üzerine,
Felsefe Tarihinde Dil Problemi, Felsefi İdealizmin Tarihinde Dil Problemi –
Platon, Descartes, Leibniz

Kelime
bir işaret ve ad, varlığın zihinsel bir sembolü değil, tersine varlığın bizzat
reel bir parçasıdır. (s. 76)

Dilin
mitik olarak kavranışı, tek tek kelime ve büyüsel deyimlerin taşıdığı özel güç
fikrinden, gitgide bütün olarak kelimenin, “konuşma”nın sahip olduğu
genel bir gizli, güç düşüncesine yükselmek suretiyle, aynı yönde ilerlemeyi
sürdürür.

Dil
kavramı bu mitik formda ilk önce birlik olarak tasarlanır.

Veda
dini için kelimenin manevi gücü, dil gelişiminin kaynağı olan temel motivlerden
birini teşkil eder… Rigveda’da bile kelimenin efendisi, her şeyi besleyen
güçle, bedenle aynı konumlanır ve her şeye kuvvetle hükmedici olarak
gösterilir. (s. 77)

İlk
önce Grek kurgusunda ortaya çıkan “logos” kavramı, ilk bakışta,
göksel sözün mutlak kudretinin ve heybetinin mitik şekilde kavranışıyla adeta
ikizmişcesine sıkı biçimde bağlanmış gibidir. Çünkü burada da kelime sonsuz ve
ölümsüz bir şeydir, burada da varolanın mevcudiyetinin/mevcudiyeti ve birliği
onun parçalanamazlığına ve birliğine dayanır. Herakleitos’e göre
“logos” her şeyin düzenleyicisi haline gelir. (s. 78)

Dilin
içinde, bizim onu inceleyişimize göre, sadece varlığın tesadüfi ve tikel bir
kavranışı veya gerçek bir kurgusal ve genel kavranışı ifade edilmiş haldedir.

Dilin
logos’unu sadece bir form içinde -ki bu formda logos kendini tek kelimde temsil
eder ve yeryüzüne iner- incelersek, o zaman her kelimenin, işaret etmek
istediği nesneyi daha ziyade sınırladığı ve bu sınırlamada onu yaraladığı
görülür. (s. 79)

Çünkü,
var olanda karşıt olarak ortaya çıkan şey, dilin ifadesinde çelişki haline
gelir ve varolanın gerçek yasasını ve iç yapısını dilde temsil etmek, sadece
böyle bir konumlama ve ortadan kaldırma, söz ve itiraz şeklindeki değişim
oyununda gerçekleştirilir. Böylece, Herakleitos’in dünyanın temel düşünülüşü
ile ilgili üslubunun çok deruni “karanlıklı”ğı tesadüfi ve keyfi
olmayıp, bizzat düşüncenin upuygun ve zorunlu ifadesidir. (s. 80)

Dünyayı
biçimlendiren logos’un yeterli mevcudiyeti, sadece kendi gerçek sınırlarını her
zaman adeta kıran hareketli ve akıcı dil kelimesinde kendi karşı sembolünü
bulur. (s. 81)

Dil
kendi içinde, bizzat onun içine atılmış halde olan, sembolde ve benzetmede
sezilerek çözülebilecek bir anlam taşır. (s. 81/82)

Sofistlerin
kelimelerin çok anlamlılığıyla kurdukları güçlü oyun, şeyleri onun eline teslim
eder ve onlara, şeylerin kesinliğini, zihnin serbest hareketi içinde eritme
izni verir.

Sofizm
nasıl kelimede çok anlamlılık ve keyfilik unsurunu yakalar ve onu öne çıkarırsa
aynı şekilde Sokrates’de kelimede elbette onun içinde olgu olarak verilmiş
olmayan ama onun içinde gizli talep olarak bulunan kesinliği ve tek anlamlılığı
yakalar. (s. 82/83)

Dil,
bilginin ilk başlangıç noktası olarak tanınır. Fakat dil artık böyle bir
başlangıç noktasından daha fazla bir şey değildir. (s. 86/87)

Dilin
gerçek gücünü oluşturan şey daima dilin gerçek zayıflıklarına da işaret eder ki
bu zayıflıklar, dili en yüksek gerçek felsefi bilgi içeriğini anlatabilme
yeteneğinden uzaklaştırır. (s. 89)

Empirizm Sisteminde Dil Probleminin
Konumlanışı – Bacon, Locke, Berkeley

Kendisiyle
açık bir anlamı bağlayabileceğimiz bir şeyin “doğa”sı kavramı mutlaka
bir anlama değil, sadece göreli bir anlama sahiptir.

Bir
şeyin doğasını belirlemek, bizim için sadece o şeyde içerilmiş olan ve unsur
olarak tümel tasarımına giren yalın fikirleri geliştirmek anlamına gelir. (s.
101)

Felsefenin
her yönelişi, ilk önce bir dil eleştirisi üzerine inşa edilmelidir; bu
yenilenme nesneden önce, şeylerin insan zihnini öteden beri yakalayıp
hapsettikleri yanılgısını ortadan kaldırmalıdır. (s. 104)

Berkeley,
dilin bilgi ve hakikat içeriğini ortadan kaldırmaya çabalamış, insan zihninin
her yanlış düşünme ve yanılgısının temelini dilde görmüş; Hobbes’ta ise, dile
sadece hakikat değil, ayrıca tümel-hakikat tahsis edilmiştir. Hobbes’un hakikat
kavramı, hakikatin şeylerde değil, sadece ve yalnızca kelimelerde ve
kelimelerin kullanımında bulunduğu, şeklindeki tezle hakikat kavramı nesnelerde
değil, işaretlerde bulunur teziyle zirveye çıkar. (s. 105)

Hobbes’un
genel minimalist görüşüne göre, dil sadece, aynı zamanda soyut bilginin şartlı,
ayrıca her hakikatin ve her genel geçerliliğin kaynağı olduğu ölçüde,
yanılgının(da) kaynağı olur. (s. 106)

Başlangıçta
metafiziğin eşiğinde geriye gönderilen dil, en sonunda sadece metafiziğin
etkinlik alanına girmekle kalmaz, ayrıca dil bu metafiziğin formunu kesin
şekilde ve esaslı biçimde belirler de. (s. 107)

Fransız Aydınlanma Felsefesi

Dil
incelemesinin merkezi sadece mantıktan psikolojiye doğru değil, ayrıca estetiğe
doğru da çekilir. (s. 110)

Form
hiçbir zaman maddeden üretilemez; tersine form oluşmamıştır ve ölümsüzdür;
oluşmamış ve ölümsüz olarak mevcuttur; çokluğa kendi damgasını vurmak suretiyle
ona kendi belirli yapısını ödünç veren saf fikri bir birlik ve bu birlik olarak
mevcuttur.

Gerçek
sanatçının kendi eserinde sergilediği şey, empirik tesadüfi özelliği ve
tesadüfi varlığı değil, bu içteki zihinsel ölçüdür. Böyle bir sanatçı gerçekten
ikinci yaratıcıdır, gerçek bir Prometheus ve Jüpiter’dir. (s. 113)

Dil,
sanat gibi sırf bir zihin eseri olarak düşünülmekten çok, zihnin kendine özgü
bir formu ve “enerjisi” olarak düşünülmelidir. (s. 117)

Duygulanım İfadesi Olarak Dil – “Dilin
Kaynağı Problemi” – Vico, Haman, Herder, Romantikler

Vico’da
dilin ilk kelimelerini yalnızca geleneksel konumlamalara dayandıran öğretileri
yararsız bularak, kelimeler ve onların anlamları arasında ‘doğal’ bir ilişki
talep eder. (s. 121)

Dil,
konuşma dinamiğine, konuşmanın kendisi ise, tekrar hissetme ve etkilenim
dinamiğine dayandırılır. (s. 123)

Akıl,
dildir, söz”dür (Logos)

Demosthenes

Dil
bizzat bilincin sentetik inşaasındaki bir faktördür ki bu faktör sayesinde
duyusal alımlamaların dünyası bir seyir dünyası halinde biçimlenir: Bu nedenle
dil imal edilen bir eşya değil, bir zihinsel üretme ve oluşturma kesinliği ve
biçimidir. (s. 128)

“Bireysel
form” kavramı, organik yaşantıyı açıklamak amacıyla Leibniz tarafından
oluşturulmuştur. Herder vasıtasıyla bu kavram zihinsel varoluşun tüm
boyutlarına yayılmış, doğadan tarihe, tarihten sanata ve sanat biçimlerinin ve
sanat üsluplarının somut incelemesine taşınmıştır. (s. 130)

Wilhelm von Humboldt

Dil,
insanın kendine ayrılmış bir bireyselliğe sahip olmadığını, ben ve sen’in
birbirini karşılıklı olarak talep ettiklerini ve aynı zamanda ayrılma noktasına
kadar geriye gidilebilirse, Ben ve Sen’in gerçekten özdeş kavramlar olduklarını
ve bu anlamda, zayıf, yardıma muhtaç ve düşkün bireylerden, insanlığın ilk
atalarına kadar, bireyselliğin çevresinin varolduğunu gösteren en parlak
belirti ve en kesin kanıttır. Aksi takdirde her anlama sonsuza kadar
“imkansız” olacaktır. (s.133)

Nerede,
ne zaman ve nasıl yaşarsa yaşasın, birey kendi bütün neslinin ayrılmış bir
parçasıdır ve dil, bu sonsuz, bireyin kaderini ve dünyanın tarihini düzenleyen
ilişkiyi kanıtlar ve sürdürür. (s. 133)

Wilhelm von Humboldt, İnsan Dillerinin
Yapısının Farklılıkları Üzerine

Dillerin
farklılığı, seslerin ve işaretlerin bir farklılığı değil, bizzat dünya
görüşlerinin farklılığıdır. (s. 136)

Yargı,
Kant’da, verilmiş bilgileri tamamlayan nesnel birliği haline getirme
niteliğinden başka bir şey değildir. (s. 139)

August
Schleicher ve Doğabilimsel Dil Anlayışına İlerleyiş

Schleicher
ilk büyük eseri “Karşılaştırmalı Dil Araştırmaları’nda (1848) dilin gerçek
doğasının, zihinsel yaşantının sesli-hecelenen ifadesinin doğası olarak anlam
ve ilişki ifadesinin, birbiriyle birlikte bulunuşları bağıntısı içinde
aranabileceğinden hareket eder. Her dil, anlam ve ilişkiyi ifade etme şekli ve
niteliğiyle karakterize edilir. (s. 142)

Anlam,
maddi olandır, köktür; ilişki ise formel olandır ve kökte karalaştırılmış
değişimdir. (s. 143)

Geçmiş
gerçekleştiğinde zihin artık sesi üretmeyip, sesin karşısında ortaya çıkınca ve
onu kendi vasıtası olarak kullanınca, dil daha fazla gelişemez ve artık git
gide aşınır. Dil oluşumu, o halde, tarih öncesine, buna karşılık dillerin
çöküşü tarihsel zamana tesadüf eder. Bundan dolayı, evren ruhu için doğa ne ise
insan zihni için de dil odur; yani onun başka varlığı durumudur. (s. 145)

Modern Dilbilimin Temellendirilmesi ve Ses
Yasaları Problemi

İnsan
konuşmasında yaşayan ruh, cümleyi, cümle parçasını, kelimeyi ve sesi kurar. (s.
157)

Duyusal
İfade Aşamasında Dil – İfade Hareketi Olarak Dil-İşaret ve Kelime Dili

Her
yeni form, dünyanın yeni bir inşaasını ifade eder. (s. 161)

Taklit,
bütün serbest zihinsel etkinlik formlarının karşıtını oluşturur. Taklitte ben,
dıştaki etkinin ve onun özelliğinin içinde tutuklanmış kalır; ben dış etkiyi,
tüm gerçek kendiliğindenliği işlemez hale getirecek şekilde ne kadar çok
tekrarlarsa, taklit kendi amacına o kadar mükemmel erişir. (s. 168)

Mimiksel, Benzerliğe Dayalı ve Sembolik
İfade

Temel
kabul, bilginin görevinin şeylerin özünü aksettirme ve kopya etme; dilin
görevinin, bilginin özünü aksettirme ve kopya etme olmasıdır ki, dilin
değerinin reddedilmesi gibi, savunulmasında da, bu temel kabulden hareket
edilir. (s. 174)

“Gönül
konuşursa, o zaman konuşan artık gönül değildir” (s. 176)

Her
formun anlamı, söz konusu formun ifade ettiği şeyde değil, sadece ifadenin
içteki yasallığında ve kipinde, biçiminde ve niteliğinde aranabilir. (s. 178)

Sesin
arandığı şey, duyusal etkiye alabildiğince yaklaşmak ve bu etkinin çok
çeşitliliğini, mümkün olduğu kadar ona uygun şekilde taklit etmektir. (s. 180)

Görsel
İfade Aşamasında Dil – Mekan ve Mekansal İlişkilerin İfadesi

Dil
için, doğrudan doğruya mekan kelimelerinin oluşması, benin ve onun başka
öznelere karşı sınırlanışının işaret edildiği ortam haline gelir. (s. 212)

Zaman Bildirimi

Dil
kendine açılan her yeni anlam çevresi için yeni bir ifade vasıtası oluşturmaz;
tersine, dilin gücü işte belirli bir verili malzemeyi farklı şekillerde
biçimlendirmeye, bu malzemeyi içeriksel olarak değiştirmeksizin, başka bir
görevin hizmetine vermeye ve böylelikle malzemeye yeni bir zihinsel form
dalgalanmaya muktedir olmasından ibarettir. (s. 216)

Sayı
Kavramının Dilsel Gelişimi

Dil,
içinde sayı kavramına bulunduğu zihinsel -akılcı- çerçeveyi, kendinden doğru
tam olarak dolduramaz ve aşamaz ama, onu boyutuna göre, geçebilir ve
böylelikle, onun içeriğinin ve sınırlarının belirlenişini dolaylı olarak
hazırlayabilir. (s. 235)

Dil,
mekansal nesnelerin ayrılığından hareketle, bu nesnelere ilişkin ve onların
çokluğunun ifadesine; zamansal fiillerin ayrılığından da, nesnelerin özelleşme
ve ayrılıklarının ifadesine erişir. (s. 249)

Dil ve İçteki Seyir Alanı – Ben Kavramının
Aşamaları – Dilsel İfadede “Öznellik”in Ortaya Çıkışı

Latince
persona kelimesi, esas itibariyle oyuncunun maskesi ya da yüzü anlamına gelirse
ve bu kelime, Almanca’da uzun süre, dıştan görüneni, yani bir tek varlığın
vücut yapısı ve endamını göstermek için nasıl kullanıldıysa, buna benzer
şekilde mesela İbranice’de, dönüşlü zamir sadece ruh ya da kişi gibi kelimeler
vasıtasıyla değil, aynı zamanda yüz gibi, et ya da kalb gibi kelimeler
vasıtasıyla ifade edilir. (s. 267)

Dil
adeta, varoluş formlarının eylem formlarıyla, eylem formlarının varoluş
formlarıyla ilişkilendirilmesini ve her ikisinin birbiriyle zihinsel ifade
birliği halinde karıştırılmasını sağlayan bir merkez-dünya oluşturur. (s. 277)

Şahıs ve İyelik İfadesi

Dil
tarihine ait olgular, dildeki ben kavramının gerçek ve kesin oluşumundan önce,
“ben” ve “benim”, “sen” ve “senin” vs.
ifadelerinin henüz daha ayrılmadığı bir ilgisizlik durumunun olduğunu
göstermektedir. (s. 279)

Şeysel
olmayanın ifadesi olarak “ben”, gerçek anlamda ele alındığında,
“kendi kendisiyle saf özdeş” olarak kavranmalıdır. (s. 282)

Ben
asla gerçek ve tasarımlanabilir ya da gözlenebilir içerik değildir; tersine,
Kant’ın ifadesiyle, yalnızca “tasarımlar, hakkında sentetik bilgiye sahip
olmak”tır. Bu anlamda, tasarlayan her ben, somut içeriği boşaltıyor gibi
göründüğü için, “her şeyin altındaki en yoksul” bendir. Fakat tasarım
bu içerik boşluğunda, elbette aynı zamanda kendi içinde tamamen yeni bir
fonksiyon ve tamamen yeni bir anlam taşır. (s. 286)

İsim ve Fiilden Oluşan Dil İfadesi Tipi

Düşünmenin
yolu gibi dilin yolu da, bilinenden bilinmeyene, duyusal algılanandan sırf
düşünülmüş olana, “fenomen”den “numen”e gitmelidir. Bundan
dolayı, fiilin ve fiil yerine geçen özel kavramların işareti, töz
işaretlerinden ve dilsel isimlerden zorunlu olarak önce gelmelidir, Raul de la Grasserie (s. 288)

Dilsel
işaret, varoluşa değil, değişime vurgu yapar. (s. 298)

…dilin
oluşumu kendi başlangıcını fiilden alır; fakat fiilin kendisi nesnel seyir
alanında varlığını sürdürür. (S. 302)

Soyut Düşünmenin İfadesi Olarak Dil –
Dilsel Kavram ve Sınıflama Oluşumu – Niteleyici Kavram Oluşumu

Nominalizmde
doğruluğun kendisi mantıki değil, daha ziyade dilsel bir belirleme haline
gelir. Gerçeklik kavramı objelerde değildir. Doğruluk, şeylerin bilgisinde,
hatta fikirlerde bulunabilen bir uzlaşmaya değil, kesinlikle işaretlerin,
özellikle ses işaretlerinin bağlanışıyla ilişkili olan bir uzlaşmaya karşılık
gelir. (s. 305)

Soyutlama
süreci sadece, kendi içinde herhangi bir şekilde belirlenmiş ve etiketlenmiş,
dilsel ve düşünsel olarak düzenlenmiş olan içeriklerde gerçekleşebilir.

Düşünme
kavramın en son kaynağına erişmek için, daha derin bir tabakaya nüfuz etmek,
bizzat kelime oluşumu sürecinde etkin biçimde kendini gösteren ve tüm tasarım
maddesinin alt düzeni için belirli dilsel sınıflama kavramları altında
kesinlikle bulunan birleştirme ve ayırma motivlerini aramak zorundadır. (s.
308)

“Kelime,
kendinde nesnenin değil bu nesnede ruhtan üretilen imgenin kopyasıdır.”
(s. 314)

İnsan
kendi eylemini ve istemesini bir noktaya yöneltince, bilinç o noktaya yönelip
yoğunlaşınca, insan, işaret etme süreci için, adeta ilk defa olgun hale gelir.

Bilinç
o zaman… bir gelecek tasarımına müdahale eder. (s. 316)

Dilsel Sınırlama Oluşumunun Temel Yönleri –
Mantıki İlişki İfadesi Olarak Dil – Yargı Alanları ve Bağıntı Kavramları

Gerçek
varlığı sırf akılla kesinleştirme kavgasını Parmenides, kesinlikle apaçık bir
görev kabul etmiştir. Acaba Eleacılığın bu gerçek varlığı, mantıki karar verme
anlamında tam manasıyla temellenmiş midir? Bu varlık yalnızca, her geçerli
bildirimin temel formu olarak bildirme eki έστι(-dır, dir)’a karşılık gelmekte
midir? Ya da bu varlığa, başka bir ilk anlam, varlığın ‘çok iyi
yuvarlaklaştırılmış bir küre’ düşüncesiyle karşılaştırılabilme zeminini
sağlayan somut bir ilk anlam sinmiş midir? Parmenides, alışılmış duyusal dünya
kavrayışının zincirlerinden olduğu gibi dilin zincirlerinden de kurtulmaya
çalışır. (s. 359)

Fichte,
tüm felsefelerin ilk ve kesinlikle şartsız temel önermesi olarak A, A’dır
önermesinin, ‘tüm bilim öğretilerinin temeli’ne yerleştirilmesiyle -dır’ın
yalnızca mantıki bildirme eki anlamına sahip olduğu bu önermede, A’nın varoluşu
ya da var-olmayışı üzerine önemli söz söylediğini ekler. Yüklemsiz bulunan
varlık, bir yüklemle birlikte var olmaktan tamamen başka bir şey ifade eder. A,
A’dır önermesi sadece eğer bir A veya diğer bir A varsa iddia edilir; buna
karşılık bu önermede, A’nın olması ya da olmaması hemen hemen hiç sorulmaz. (s.
360/361)

Türkçeleştiren:
Milay Köktürk

Hece
Yayınları

2000,
Ankara