Ernst Cassirer – Kültür Bilimlerinin Mantığı Üzerine

Kültür Bilimlerinin Mantığı Üzerine

Kültür Bilimlerinin Konusu

Gelenek, insanın içinde olduğu ve yaşadığı sürekli ve değişmez atmosferdir. (s. 22)

İnsanı kendisini meydana getirdiği ve onun kendi elinden çıkan şeylerin hepsi, henüz kavranamayan bir sır gibi kuşatır.

…bu tabloda eserler insandan üstün konumdadır.

İnsan onları bir kaynağa dayandırmak zorunda kalınca, bu mitolojik bir başlangıç noktasından daha başka bir şey olamazdı. Onları bir tanrı yarattı; kutsal bir kişi indirdi gökyüzünden yeryüzüne ve onların kullanımını insanlara öğretti.

Bütün zamanların ve toplumların mitolojisini bu şekilde kültür mitleri oluşturur. (s. 23)

Dil ve yazı ölçünün başlangıç noktası sayılır. (s. 24)

Yunan felsefesinde ortaya çıkan ve bu felsefenin her devrini esaslı biçimde etkileyen ve inşa eden temel bir kavramda adeta bir araya toplanır. Yunan düşüncesinin gelişmesinde bu rolü üstlenen kavram “logos” kavramıdır.

Herakleitos artık ‘özel arayış’ı izlemez; tam tersine, bir genellik ve mükemmel yakalar.

Kişisel anlayışın, (kendi gayesi)’nin yerine tümel bir evren yasasına ulaşır. Herakleitos’e göre, bunu yapmakla insan, duyusal algının sınırlı ve dar olan evreninden, mitolojik hayal dünyasından kurtulmuştur. Çünkü herkes sadece kendi dünyasında rüyada yaşayıp onun içinde tutuklanmış ve ona dalıp kalmışken, artıkkişilerin ortak bir dünyaya sahip olması, uyanmakta oluşun ve uyanışın ayırt edici özelliği olur. (s. 25/26)

Vico’ya göre bilgimizin asıl amacını doğanın bilgisi değil, insanın kendini tanıma bilgisi teşkil eder.

Bilgimizin sınırları eserlerimizin sınırlarından daha öteye uzamaz. İnsan yalnız bu noktada yaratıcı gibi anlar ve bu durum doğada değil yalnız ruhun dünyasında tam açıklıkla hissedilir. (s. 31)

Vico’da henüz yarı-mistik alacakaranlıkta yatan şey, ancak Herder sayesinde felsefi bilincin önüne serilir.

Herder, çözümlemek değil içten yaşamak ister. Herder, katı/acımasız okul sistemine ve aydınlanma döneminin soyut akıl kültürüne karşı düşmanca tavır alır. Onun mücadele ettiği şey Aklın zaferine yardım etmek için insandaki bütün diğer ruhsal ve düşünsel güçleri baskı altında tutan ve ortaya çıkmasını engelleyen bu kültürün baskıcı dogmatizmidir. (s. 33)

Herakleitos gibi Herder’de de dili anlamak; dünyayı anlamanın gerçek ve tipik ifadesi olmaktadır. Logos, tekillik ve tümellik arasında bağ kurara; bireyin ben’inin direnişini (kişisel amaç), kuşatmak yerine, genel bir varlığa, bir (yaygın ve tanrısal)’a erişebilmeyi garantiler. (s. 36)

Dil bilinci kendiliğinden güçlenme gelişme ve aydınlanma ortaya çıktıkça temaşaya ve algılanmaya kendi damgasını vuran sembol bilincidir. (s. 37)

Antik düşünce, Platoncu diyalektiğe iki bir yıl boyunca tüm düşünsel gelişime hakim olan ve damgasını vuran metafizik bir dünya görüşü inşa etti. (s. 42)

Aristotelesçi form kavramı Platoncu idealar kavramına dayanır ve form kavramı idealar kavramından en çok uzaklaşır gibi göründüğü yerde Platoncu idealar kavramının asıl temellerine aynen bağlı kalır. (s. 45)

Ruh ve beden, iç ve dış; bunların her ikisi birbirinden kesin biçimde ayrı varoluş çevresidir ve metafiziksel dünya görüşü için, iki-töz öğretisi için önemlidir.

Ruh ve beden arasındaki köklü farklılık aşılamaz. (s. 55)

Büyük bir sanat eseri ortaya çıkacaksa ve nesnelliğin, duygu ve biçimin birbirine geçmesi ve tümüyle birbirine karışıp gitmesi gerekir. (s. 56)

Gerçekten sanat, dıştaki bir varoluş ya da içteki olup biteni basitçe tekrarlamaktan başka bir şey yapmasaydı, son derece kuşkulu ve her durumda çok cılız bir eylem olurdu. Eğer bu anlamda sanat, varlığın bir kopyası olsaydı Platon’un sanata karşı yönelttiği bütün eleştiriler haklılık kazanırdı. (s. 57)

Lirik şair acıyı ‘melodi ve söz’de ifade etmeyi başarmakla sadece acı için yeni bir örtü oluşturmamış; bu başarısıyla o, acıyı içselliğe dönüştürmüştür. Şair duygu iletimi vasıtasıyla, bugüne kadar bize, bizzat kendi içine kapanmış, erişilmez olan bir ruh derinliği göstermiştir.

Her büyük lirik şair, sadece kendi benini ifade etmeyi ister ve böylece bize hayatı ve gerçekliği daha önce görmediğimiz ve inanmadığımız bir yapı içinde gösterir. (s. 58)

Nesne ve İfade Algısı

Hegel’in sistemi bilmenin tümünü kuşatmaya ve bilmeyi egemen bir düşünce gücüyle düzenlemeye çalışan son büyük denemedir. Fakat Hegel bu amaca erişememiştir. Çünkü kurmaya çalıştığı güçler dengesi, onda sadece görünüşte mevcuttur. Hegel’in çabası ve filozofça ihtirası ‘düşünce’ ile ‘doğa’yı uzlaştırmayı sağlamaktır. O sonuçta bu uzlaşma yerine, sadece doğayı mutlak düşünceye bağımlı kılmıştır…

…doğa kendi mutlak varlığı ve kendi mutlak doğruluğu içinde değil, kendine yabancılaşma içinde, kendi ‘başka türlü varlığı’ içinde incelenirse, düşüncenin kendisi olur. Hegelci sistemin gerçek zayıf noktası burada bulunur. (s. 62)

Felsefe ve bilim

Mitosa, sadece onun ürünleri ve biçimi bakımından değil, ayrıca kökleri dolayısıyla saldırmak zorundadır. Bu kök ise, ifade algısından başka bir şey değildir.

Bilim ve felsefe, ifade algısına kendi hakkını vermek suretiyle, mitosu besleyen kaynağı yok etmeyi denemek zorundadır. (s. 68)

Bilim, özneler arası geçerli önermeler sistemidir. (s. 69)

Schopenhauer, teorik egoizmin, yani kendi bireyselliğinin dışındaki bütün görünüşleri tamamen asılsız görüntüler olarak kabul etmenin asla kanıtlar göstererek çürütülemeyeceğini ifade eder. (s. 73)

Pasif konuşma, sırf bir dil alışkanlığı çerçevesini aşamaz, gerçek konuşma, duyulup hissedilen ‘logos’ başka nitelikte bir şeydir. O hiçbir zaman sırf taklitçi değil, yaratıcıdır. Gerçek konuşma bu fonksiyonda, kendi içinde barınan bu enerjide ‘düşünce’ diye adlandırdığımız başka enerjiyi korur ve saklar.

Yaşayan gönül insana niçin görünmez?

Ah, gönül konuşunca artık gönül olmaz. (s. 83)

Her düşünce dilin sınavını başarmak zorundadır.

Dil daha ziyade sanat gibi, diğer ‘sembolik formlar’ gibi kendimize giden bir yoldur; o kendi bilincimizin ve özgüvenimizin öncelikle dil vasıtasıyla kurulması anlamında üreticidir. (s. 84)

“Deum animanque saire cupio, nihilme plus?

Nihil omnio”

Bilinmesi gereken şey Tanrı’dan başka ne olabilir? Hepsi saçma

Augustin,

İnanani kendi inancını başkalarına bildirmelidir. O inancını gerçekten sağlam olması için, inancını kendini dini tutkularıyla / tutkusuyla ve heyecanıyla doldurmak zorundadır. Bu niteleme, dogma olarak nitelenmek için sembol olarak başlayan dini imgelerden başka bir imkan taşımaz. O halde buradan da her başlayan dışa vurma, başkasına devretmenin başlangıcıdır. Bu içsel gerilimi aşma imkanının olmayışı kaderdir ve tam anlamıyla her zihinsel formun içkin trajedisidir. Gerilimin çözülmesiyle / çözümüyle manevi yaşantı da sona erer; çünkü bu yaşantı kesin biçimde birleştirilmek için birleşmiş olanı ayırmaktan ibarettir. (s. 86)

Doğa ve Kültür Kavramları

Her tarihsel bilgi belirli bir ‘öz’ ve ‘form’ bilgisine karşılık gelir ve varlık ve form temeline dayanır. (s. 91)

“Özel olan, sonsuza kadar genel olana bağlı olur; genel olan sonsuza kadar özel olana boyun eğmelidir.” Goethe (s. 102)

Kültür bilimi, kültürü başlangıçta ortaya çıkaran yaşantıyı tekrar görülebilir kılmak için sembolleri yorumlamayı öğretir.

İnsan Vico’nun sorduğu gibi, bizzat kendi meydana getirdiği şeyden başka neyi kolay ve mükemmel olarak bilebilir. (s. 121)

Form ve Nedensellik Problemi

Felsefi düşünce, mitosa karşıt durumda bulunur; yeni ve kendine özgü bir evren bilgisi biçimini oluşturur. (s. 123)

Ürünleri ruhsal süreç ortaya çıkarır ve ürünler bu sürecin kalıntılarıdır; burada biz ürünleri ortaya çıkaran ruhsal süreçleri sorarız. Böylece insanın dil kullanımında kendini gösteren kendine özgü ‘sembol bilinci’ni aramış oluruz. Burada ayrıca sanatın, mitosun, dinin dayandığı inanç, hayal gücü, hissetme, tasarım biçimini ve sistemini sorarız. (s. 135)

“Bir insanın ulaşabileceği en yüksek şey hayret etmektir” Goethe (s. 137)

…İnsan için bir asli olgunun görünüşü yeterli olmaz; insanlar asli olgunun daha sürmesi gerektiğini düşünürler ve bir aynaya bakıp öbür tarafta olan şeyleri görmek için hemen çeviren çocuklara benzerler” Goethe (s. 137)

Kültürün Trajedisi

Hegel, dünya tarihinde mutluluğun yeri olmadığını ifade eder. Ona göre barışçı ve mutlu periyotlar tarihin kitabındaki boş sayfalardır. (s. 141)

Kültürün insanlara vaadedebildiği ve verebileceği şey, ‘en yüksek mutluluk’ değil, ‘mutluluk meziyeti’dir. Kültürün amacı, dünya üzerinde mutluluğun gerçekleşmesi olmayıp, doğa üzerine insanın teknik egemenliği anlamına gelen bağımsızlığın, özgürlüğün gerçekleşmesidir. (s. 142)

Simmel ‘kültürün trajedisi’nin sebebini kültürün bize vaad ettiği görünüşteki zengin ruh hayatının, daima kendini-başkasına devretme fiiliyle birlikte ortaya çıkmasında görür. (s. 144)

Her mistiğin gizli özleyişi, Tanrı’nın varlığını ben’de bulmak için saf biçimde yalnızca ben’in varlığına dolmaktadır. Mistisizm ben ile Tanrı arasında bulunan şeyi, sadece ayırıcı bir genel engel olarak kabul eder. (s. 145)

Petrarca genellikle ‘ilk modern insan’ olarak adlandırıldı. Fakat o, inanılması yeterince güç olsa da sadece antikitenin yeni ve derin bir kavrayışına sahip olmak suretiyle bunu başardı. (s. 151)

Büyük kültür çağları ruhsuz nicelikler değil; tekrar ortaya çıkabilcekleri ve yeni etkileşimlerde kendini gösterebilecekleri belirli bir zaman dilimini sabırla bekleyen olağanüstü potansiyel enerjilerin yoğunlaşmasıdır. (s. 152)

Lirizm, oluşta örtüsü kaldırılan şeyden başka hiçbir varlıktan haberdar değildir. Ve bu oluş, şeylerin nesnel değişimi olmayıp, ben’in hareketidir. (s. 162)

Yaratıcı hareket, kendini bilinmeyen güçleri keşfederek yeni bir çaba göstermeye ve buna teşvik etmeye zorunlu hisseder. (s. 164)

Hissedilen-düşünülen-istenen şey, eserde nesnel hale gelir. (s. 167)

Esas itibariyle eser, varlığın yoğunlaşması olan ama bu yoğunlaşmada da kendi orijinalliğini gizlemeyen insani bir eylemden başka bir şey değildir. Eseri ortaya çıkartan güç ve irade, eserin içinde yaşamayı ve etkin olmayı sürdürür ve yeni üretimlerde daima temel oluşturur. (s. 168)