Epiküros’un Metafizik Sistemi

Epiküros’un Metafizik Sistemi
Modern metafizik teori ve problemlere geçmezden önce, gerçekliğin
nasıl olup da, aynı zamanda kalıcı ve sürekli olmayı sürdürürken,
sabit bir değişme hâli içinde olabildiğini açıklamaya ça –
lışmış başka bir antik teoriyi daha ele alacağız. Epiküros’un metafizik
sistemi ilk kez onun tarafmdan öne sürülmüş özgün bir
teori değildi. Onun görüşlerinden önemli bir bölümü atomcu
Demokritos’tan alınmıştı. Bununla birlikte, günümüze kadar
ulaşmış olan antik atomcu öğretiyi, Epiküros’un üç mektubundan
ve Romalı bir Epikürosçu olan Lucretius’un “On the Nature of
Things” adlı ünlü şiirinden öğreniyoruz.
Epiküros (M. Ö. 341 – 270), Atina’nın bir kolonisi olan Sisam
adasmda doğmuştu. Bir rivayete göre, gençliğinde okuldaki hocası
ona “dünyanın başlangıcında sadece kaosun olduğunu” söylediği
zaman, Epiküros “Ya kaos, o nereden geliyordu?” diye sormuş.
Hocası cevabı bulamayınca da, filozof sorusuna tatmin edici bir
cevap bulmak amacıyla, oradan ayrılmış. Cevabı bildiğini söyleyen
bazı insanlarla epey bir mücadele ettikten sonra, Epiküros en
sonunda, Demokritos’un, küçük kimi değişikliklere gittiği teorisini
benimsemiş. Bunun ardından da, öğretiyi Milattan Önce dördüncü
yüzyılın sonlarında, Atina’daki, öğrencilerinin yaşadıkları
ve öğretilerini ele alıp tartıştıkları, “Epiküros’un Bahçesi” diye
bilinen bir bahçede kurduğu kendi okulunda geliştirmeye devam
etmiş.
“Gerçeklik nedir?” sorusuna Epiküros’un cevabı gerçek dünyanın
farklı büyüklük ve şekillerdeki atomlarla boşluktan meydana
geldiği şeklindeydi. Bölünemez atomik birimlerin şekil ve
büyüklükleri (ve muhtemelen ağırlıkları) dışında hiçbir özellikleri
yoktur. Onlar bir bütün olarak gerçekliği meydana getirmekte
olup, eylem ve etkileşimleri evrenin bütün yön ve özelliklerini
açıklar. Atomlar ezelî-ebedî olup, kalıcı ve süreklidirler.
Onlar ne yaratılabilir, ne de yok edilebilirler. Ve Epikürosçu
atomlar, Aristoteles’in doğal nesnelerle ilgili görüşünün tam
tersine, mutlak bir biçimde amaçsız gerçeklikler olarak tasarımlanır.
“Atom’un özgün Yunanca anlamı “parçalanamayan veya bö –
lünemeyen”di. Bundan dolayı, Epiküros’a göre, atomdan daha temel
bir birim olmadığı gibi, atomların parçaları da yoktur.
Atomlar gerçekliğin temel bileşenleri olduklarından, bir atomdan
daha büyük her nesne, atomların bir toplamından meydana
gelir. Atomların sonsuz bir çeşitlilik arzeden şekil ve büyüklükleri
vardır. Bazıları küp, bazıları silindir, bazıları silindir şeklinde
olup, bir kısmı küresel, bir kısmı çengellidir, vb. Algıladığımız
bütün nesneler çeşitli atomların toplamlarıyla boş mekândan
meydana gelir. Sadece taşlar benzeri fizikî nesneler değil,
fakat hayvanlar ve insanlar da salt atom toplamlarından ibarettir.
Evrenin atomik düzeyi her zaman aynı kalır. Her ne olup biterse
bitsin, dünya hep atomlarla boş mekândan meydana gelir.
Atomlar asla değişmezler. Varlığa gelen yeni hiçbir atom olmadığı
gibi, yok olup giden eski atomlardan da söz etmek mümkün
değildir. Gerçek dünyada değişen sadece atomların düzeni, atomlarla
ilgili düzenlemelerdir. Atomların toplamları ve düzenlemeleri
değiştiği zaman da, dünyada görünen çok çeşitli nesneler
de değişikliğe uğrar. Öyleyse, gerçek dünya yapı ve kompozisyon
bakımından hep aynı kalır, fakat konum itibariyle değişir. Nesnelerin,
sadece atomik evrenin belli bir durumunun sonucu olan, gö –
rünen dünyası, atomlarla ilgili bir düzenlemeyi başka biri izlediği
için, sabit bir akış içindedir.
Atomların, şekil ve büyüklükleri kadar, hareketleri de gerçek
evrenin temel bir boyutunu meydana getirmektedir. Atomlar hep
aşağıya doğru hareket ediyorlardı ve hareket etmeye devam edeceklerdir.
Demokritos’un kendi atom teorisinde, atomların, muhtemelen
ağırlılıklarındaki farklılıklardan dolayı, değişen hız
oranlarıyla aşağıya doğru düştükleri düşünülüyordu. Teoriye
göre, atomlar arasında, farklı hızlarından dolayı, çarpışmalar
olmaktaydı. Çarpışmalar, daha soma çarpışan bilardo toplarının
yarattığı etkiye benzer bir sonuca yol açıyorlardı. Buna göre, kendileri
de başka atomlara, onların yönlerini değiştirmelerine yol
açacak şekilde çarpan atomlar farklı yönlere sıçrarlar. Her çarpışma
atomik evrende bir yeni düzenlemeye, ve dolayısıyla da görünen
evrenin kompozisyonunda bir değişmeye yol açar. Ağaçların
büyümesinden, taşların düşüşüne ve etrafımızdaki insanların
hareketlerine kadar- algıladığımız bütün değişmelere atomların
çarpışmaları ve buradan başlayan zincirleme tepkiler tarafından
neden olunur.
Atomcu teorinin Demokritos’taki versiyonunda, gerçek evren
bütünüyle determine, tamamen belirlenmiş bir varlık alanı olarak
düşünülmüştü. Bu, evrenin bir hâlinin zorunlulukla evrenin
kendisinden önceki durumunu takip ettiği anlamına gelir. Buna
göre, bir kimse bütün atomların mevcut konumlarını, hareket ettikleri
yönleri ve hızlarını bildiği takdirde, gelecekte vuku bulacak
bütün olaylarla, geçmişte olup bitmiş olan her olayı, en küçük
ayrıntısıyla ve tam bir dakiklikle hesaplayabilir. Evrenin bütün
bir tarihindeki her olay atomların konumları ve hareketleri
tarafmdan tam olarak belirlenir. (Antik Yunan bilimi söz ko –
nusu olduğunda, bütünüyle deterministik olan bu teorinin maale –
sef hiçbir işe yaramadığı ortaya çıktı, zira atomcular ne atomları
konumlandırmanın, ne de onları ölçümlemenin bir yolunu bilmiyorlardı.
Bundan dolayı, onlar sadece birtakım atomların tikel
bir yerde olmaları ve belirli şekillerde hareket ediyor olmaları
durumunda, belirli bir olayın vuku bulacağını bir varsayım olarak
öne sürebildiler.)
Epiküros, teorinin Demokritosçu versiyonunun tersine, atomların
yalnızca aşağı doğru değil, fakat bazen yollarından, her ne
olursa olsun, nedeni olmayan veya sebebini bilmediğimiz bir
sapma sergileyerek, hareket ettiklerinde ısrar etti. Bir atomun
söz konusu “hafif sapması” vuku bulduğu zaman, her sapma hareketlerin
bir zincirleme tepkisine neden olacağı için, atomların
düzeni de bir bütün olarak değişime uğrar. Sapmanın bir nedeni
olmadığına göre, atomik hareketlerin gelecekteki seyrini ve dolayısıyla
da, olayların gelecekteki akışını önceden bilemeyiz, veya
en azından tahmin edemeyiz. Kişi bütün atomların mevcut konumlarıyla
hareketlerini ne kadar araştırırsa araştırsın, atomlar
yollarından pekâlâ bir sapma gösterebilecekleri için, gelecekte
tam olarak ne olup biteceğine asla karar veremez.
Demokritos ve Epiküros, evrenin tam olarak belirlenmiş olup
olmadığı konusunda her ne kadar farklılık gösterdiyseler de, ev –
renin bütünüyle maddî olduğu konusunda uyuştular. Gerçek yegâne
nesneler maddî nesneler olup, herşey madde birimleri olan
atomların hareketleri yoluyla açıklanabilir. Onların materyalizmleri,
zihin ve zihinsel fonksiyonlar ve hatta Epiküros’un teorisinde,
Tanrı’nın doğası da dahil olmak üzere, herşeyi kapsıyordu.
Cisimler kadar zihinler de maddî nesneler olarak düşünülmekteydi.
Zihinler cisimlerden, ruh atomu adı verilen özel bir
atom türünden meydana gelmek bakımından farklılık göstermek –
teydi. Ruh atomları daha narin ve saf atomlar olup, hepsi de küreseldi.
Düşünceler benzeri zihinsel olaylar da ruh atomlarının
çarpışmalarının bir sonucu olarak görülmekteydi. Bir şey atomların
bir çarpışmasıyla bir duyu organını uyardığı zaman, bu da
ruh atomlarını harekete geçiriyor ve sonuç, diyelim ki bir güzel
sarışın düşüncesi oluyordu. Epiküros bütün düşünce ve duygularımızı,
duyu organlarımız veya içsel duyular üzerindeki, daha
soma ruh atomlarını hareket ettiren, atomik çarpışmaların etki –
leri olarak açıklamaya çalıştı. Atomlar arasında raslantısal
sapma vuku bulduğu zaman, atomik çarpışmalardan beklenecek
olan dışmda farklı bir şeyi düşünme ve irâde etmeyle ilgili aşikâr
özgürlüğümüzü açıklıyordu.
Canlı bir varlıkla cansız bir varlık arasındaki farklılık, Epiküros’un
sisteminde, canlı varlıklarda, cansızların tersine, ruh
atomları bulunmasından oluşuyordu. Bir insan ya da bir hayvan
söz konusu olduğu zaman, olup biten herşey, onun ruh atomlarının,
normal ya da genel atomları geride bırakıp, canlı varlığı
meydana getiren atomlar toplamından ayrılmasıdır. Ruh atomları
bundan sonra başka bir toplamda bir araya gelirler ve böylelikle
de, yeni bir canlı varlık zuhur eder. Diğer atomlar gibi ruh
atomları da ne yaratılabilir ne de yok edilebilirler. Ama onları
ihtiva eden birleşimler, canlı varlıklarda hüküm süren doğum ve
ölüm aşikâr fenomenine yol açacak şekilde değişebilirler.
Maddî bir nesne için söz konusu olan herşey tanrılar için de
geçerlidir. Epiküros, insanlar onları gördüklerini, onlarla konuştuklarını
söyledikleri için, tanrıların varolmaları olgusunu kabul
etmek istedi. İnsanların sahip oldukları deneyimlere, bizdeki
idelere tekabül eden dışsal atonmik toplamlarla olan bazı temaslar
tarafmdan neden olunur. Tanrılar en saf ve en yetkin atomlardan
meydana gelen atomik toplamlar olmalıdırlar. Epiküros
yine, tanrıların çok uzaklarda bir yerlerde, evrenler arasındaki
sınır bölgelerde bulunmaları gerektiğini düşündü. Tanrı dünyada
olup bitenlere, bütün olaylar atomların çarpışmalarının bir sonucu
olduğundan, karışamaz veya müdahale edemezdi. Epiküros-
‘un materyalist teolojisi, insanları ilâhî ceza karşısında kaygıya
kapılmaktan kurtarmak amacı güdüyordu. Materyalist metafiziği
kabul edildiği takdirde, tanrıların, her ne kadar varolsalar da,
evrene hiçbir şey yapamayacakları, ve dolayısıyla insanların hayatları
üzerinde bir etkide bulunamayacakları kolaylıkla görülebilirdi.
Epiküros’un dünyasında, Aristoteles’in dünya resminin tersine,
hiçbir şey bir amaç için varolmaz. Gerek cansız ve gerekse
canlı varlıklar düzeyinde, bütün olaylar, erişilecek herhangi bir
amaçtan dolayı değil, fakat sadece atomların konumları ve hare –
ketleri nedeniyle vuku bulur. Epiküros dünyanın insan için yaratıldığı,
ve onda olup biten olayların insanî ilgiler ve amaçlar nedeniyle
ortaya çıktıkları görüşünü fazlasıyla insanca bir tavır
olarak mahkûm etti. “İnsanmerkezcilik” adı verilen bu görüş,
Epikürosçulara göre, şeylerin gerçek doğasıyla tam bir bağdaşmazlık
içindedir. Olay kümeleri ve dizileri, insanî arzuların ve
kozmik amaçların değil, fakat sadece “atomların raslantısal birleşimlerinin”
bir sonucu olmak durumundadırlar.
İnsanın atomların hareketlerinin sonuçları olarak ortaya çıkan
arzuları, düşünceleri ve idealleri dünyadaki gerçek özellikler
veya faktörler değildirler. Zihinsel dünyamız beden atomlarıyla
ruh atomlarının hareketlerinden doğar ve dolayısıyla, evrenin gelecekteki
akışının ne olması gerektiği konusunda bize hiçbir ipucu
sağlamaz ve rehberlik temin etmez. Düşüncelerimizi gereğinden
fazla ciddiye alacak olursak, gerçekten olup bitenleri görmek yerine,
neredeyse tamamen aldatıcı olan şeylerle ilgili olarak endişeye
kapılırız. Demek ki, olaylar bir kimsenin düşüncelerinden
etkilenmek yerine, sadece maddî nedenlerin etkisiyle vuku bulurlar.
Duyu deneyimimiz de dahil olmak üzere, zihinsel dünyamızın
yegâne gerçekliği, onun da başka herşey gibi, atomların çarpışmalarının
yarattığı bir şey olmasından meydana gelmektedir.
Epiküros’la Demokritos’un metafizik teorisi gerçekliği, hem
Parmenides’in ve hem de Herakleitos’un teorilerini kısmen kabul
ederek açıklamaya çalıştı. Gerçek dünya içeriği itibariyle sürekli
ve değişmezdir. Atomlar her zaman bir ve aynı olup, biricik varlık
formunu oluştururlar. Fakat atomlar çok sayıdadırlar; onlardan
her biri bir diğerinden farklıdır ve sürekli olarak yer değiştirirler.
Atomların hareketleri gerçek dünyanın, algılanan nesnelerin
sabit biçimde değişen görünüşteki dünyasını doğuran, Herakleitosçu
bir boyutudur. Bu nesneler, sadece atomların, atomik bir
çarpışmanın vuku bulduğu her seferinde değişmeye maruz kalan,
geçici düzenlemelerine tekabül eder.
Demokritos atomcu metafiziğin Zenon’un paradoksları tarafından
çürütülmediğini de göstermeye çalışmıştır. O bu amaçla
nesnelerin bir noktadan diğerine, sürekli hareketler yerine, sıçramalarla
hareket ettikleri düşünülen bir hareket teorisi öne sürmüştü.
Bir nesne A’dan B’ye hareket ettiği zaman, Demokritos’a
göre, A ile B arasındaki sonsuz sayıda noktadan geçecek şekilde,
önce mesafenin yarısını, soma onun yarısını, vs., kat ediyor değildir.
Demokritos gerçek nesnenin bunun yerine atomik büyüklükteki
sıçramalar yoluyla hareket ettiğini söylüyordu. O bir an için
bir yerde bulundu, sonra da bundan somaki yer ya da konuma
geçti. Ama hiçbir zaman bu ikisi arasında olmadı. Nesne mesafeyi
çok yalın bir biçimde atladı. Nesne bir mesafe boyunca süreklilikle
hareket etmediği için., Zenon’un ortaya koyduğu problemler
bu hareket teorisinde hiç söz konusu olmaz. Demokritos aynı şekilde
Zenon’un bir nesnenin sonsuz bölünmesine dayanan paradokslarının
da böylelikle geçersiz hâle geldiğini savundu. Nesneler
yalnızca atomik birim ya da parçalara bölünürler. Arşimed’in
-her büyüklük için daha küçük bir büyüklüğün olduğu- aksiyomu,
atomlar gerçekte en küçük birimler oldukları için gerçek fizikî
nesnelere uygulanamaz. Bu teori gerçek dünyada görünen
değişmeden radikal bir biçimde farklı olan bir değişme türünün
hüküm sürdüğünü iddia etmekteydi. Görünüşteki değişme, kesintileri
olmayan sürekli bir değişme olarak algılanır. Onu açıklamaya
kalkıştığımızda, Zenon’un paradoksları çözülmez problemlere
yol açar görünmekteydi. Gerçek dünya sıçramalar şeklinde,
kesik kesik değiştiğinden, aynı türden problemler burada
hiç söz konusu olmaz.
Öyleyse, gerçeklik, yerlerini sürekli olmayan, kesintili bir
tarzda değiştiren, kalıcı atomik birimlerden meydana gelen bir
şey olarak düşünülebilirdi. Hep değişen nesnelerden oluşan algılanan
dünya sürekli olarak değişen bir varlık olarak deneyinden –
mekteydi. Böyle bir dünya, Zenon ve Parmenides’in de işaret etmiş
oldukları gibi, kendisinde anlaşılamazdı. O fiilen yalnızca
atomik dünyadaki gerçek olayların sonucu olan bir yanılsama
olarak anlaşılabilirdi.
Epiküros ve Demokritos’un, gerçekliğin bütünüyle materyalist
ve amaçsız bir varlık alanından oluştuğunu öne süren dünya
görüşü, filozoflarca geliştirilmiş en büyük sistemlerden biridir.
O “Gerçeklik nedir?” sorusuna verilen temel cevaplardan birine
karşılık gelir, çünkü gerçek dünyayı yalnızca maddî parçacıklardan
ve onların yer değişikliklerinden meydana gelen bir varlık
olarak resmeder. Başka herşey, onun gerçek atomların yerlerindeki
değişmeler tarafından meydana getirilme tarzlarıyla anlaşılır.
Herşeyi kucaklayan bu teori gerçekliği betimlemek ve açıklamak
için ihtiyaç duyulan bileşenlerin mutlak bir minumunu ortaya
koyma amacı güder; bu minumum atomlardan, atomların hareketlerinden
ve boş mekândan oluşur. Başka metafizik teorilerde
geçen ideler, zihinler ve amaçlar türünden diğer bileşenler ya
atomların sonuçları ya da ruh atomlarıyla beden atomlarının hareketlerinin
neden olduğu düşünceler olmak dışında hiçbir gerçekliği
bulunmayan yanılsamalar olarak görülür.
Epikürosçu metafizik, kısmen sözü edilen maddî gerçekliğin
fiilî doğasmı betimlemenin bir yolunu veya araçlarını sağlayacak
bir bilim olmadığı için, antik dünyada kendisine pek fazla yandaş
bulamadı. Bu metafizik neredeyse tamamen tahminî bir yapıdaydı.
Pürüzlü şeylerin pürüzlü atomlardan, düz şeylerin dümdüz
atomlardan oluşması gerektiği varsayılmaktaydı. Bal gibi
besinlerin muhtemelen dilin üzerinde kayan yuvarlak atomlardan
oluştukları düşünülüyordu, oysa keskin tatlar damak atomlarına
çarpan sivri atomların bir sonucuydular. Fakat bu nasıl söylenebilir
veya kim bunu test edebilirdi ki? Atomcu teoriyi bilimsel
pratiğe dökmenin hiçbir yolu bulunmuyordu.
Teorinin kullanımıyla ilgili güçlüklere ek olarak, Epikürosçu
teorinin felsefî ilgilerin ahlâkî ve dinî kaygılara doğru kaymakta
olduğu bir zaman diliminde geliştiğini de unutmamak gerekir.
Çok çeşitli dinî hareketlerin, özellikle Musevî-Hristiyan geleneğinin
hâkim olduğu sonraki yüzyıllar boyunca, Epikürosçuluk
dinî dünya resmine karşıt olduğu gerekçesiyle tamamen bir kenara
atıldı. Epikürosçuluğa yönelik ciddî bir ilgi, ancak modern
bilimin geliştiği onaltıncı ve onyedinci yüzyıllarda canlandı.
Gassendi ve Francis Bacon gibi düşünürler onu antik çağların modern
insanları içinde yaşadıkları dünyayla ilgili daha iyi ve daha
sağlam bir kavrayışa götüren bir başarısı olarak gördüler.
Modern Metafiziksel Sistemler
Onyedinci yüzyılın metafizik sistemleriyle başlayan modern sistemler,
bir ölçüde veya kısmen eski teorilere dayanırlar. Bununla
birlikte, temel ilgi konusu artık süreklilik/kalıcılık ve değişme
probleminden ziyade, görünüşü gerçeklikten ayırma ve gerçekliğin
çeşitli yönleri, ve özellikle de zihin beden arasındaki ilişki –
leri açıklama problemidir.
Onaltıncı ve onyedinci yüzyıllar boyunca, okullarda
-Aristotelesçi okullarda- kabul görmüş ve öğretilmiş metafizik
sisteminin uygun ya da kabul edilebilir olmadığmm yavaş yavaş
farkına varılmaya başlanmıştır. Hristiyan Avrupa’da ve İslâm
dünyasında Ortaçağ boyunca ve Rönesans’ta geliştirilmiş olan
zengin metafiziksel spekülasyonlar bütünü (her ne kadar ister
Aristotelesçi, ister anti-Aristotelesçi olsun, bu eski teorilerin
pek çoğu “yeni filozoflar” için önemli vukuflar ve argümanlar
sağlamış olsa da) yeni evren konsepsiyonlarına uyar görünmedi.
Astronomların, fizikçilerin, hekimlerin, kâşiflerin ve diğerlerinin
yeni bulguları ve teorileri, gerçek dünyanın Aristoteles \e
birçok Ortaçağ düşünürü tarafından resmedilen dünyadan kökten
bir biçimde farklı olduğunu gösteriyor gibi görünmekteydi. Ge –
zegenler dairesel yörüngelerde hareket etmiyorlardı. Onların kusursuz
küresel cisimler olmadıkları ve yeryüzündeki cisimlerin
hareketlerinden pek farklılık göstermeyen bir biçimde hareket
ettikleri görülmüştü. Galile’nin, Descartes ve diğerlerinin bulguları
gerçekte, aynı yasalar kümesinin hem göksel ve hem de
yeryüzündeki cisimlerin değişimlerini tanımladığını ortaya koyuyordu.
Bu yasalar değişmenin ereksel nedeni veya amacına yapılan,
her ne türden olursa olsun, hiçbir gönderim ihtiva etmiyorlardı.
Bütün hareketler bunun tam tersine, tamamen matematik –
sel terimlerle ve mekanik yasalara göre tanımlanabilir ve açıklanabilir
görünüyorlardı. Michael Servetus ve Sir William Harvey
gibi bazı tıp teorisyenlerinin bulguları, canlı varlıkların da, teleolojik
değil, fakat mekanik ilkelere göre hareket edip işlediklerini
ortaya koydu. Kâşiflerin keşifleri ise, Aristoteles’in, gerek
dünyanın yapısıyla ilgili ve gerekse dünyadaki organizmaların
türleriyle ilgili görüşlerinden pek çoğununun doğru olmadığmı
gösterdi. Kısacası, onaltı ve onyedinci yüzyıllarda gün ışığına çıkan
oldukça büyük yeni malûmat miktarı dünyaya bakmanın ve
dünyayı anlamanın yeni bir yolunu, eski “Gerçeklik nedir?” soru –
suna cevap verecek yeni bir metafizik talep etmekteydi.
Bilim adamları gerçekliği geometrik terimlerle tanımlarken
inanılmaz bir ilerleme kaydetmişlerdi. Nesnelerin -onların şekillerine,
korumlarına ve hareketlerine tekabül eden- geometrik
yön ya da öğelerine ayrıştırıldıkları zaman, şeylerin hareketlerini
ve değişimlerini yöneten ve olayların gelecekteki seyirlerini
doğru tahmin etme imkânı veren yasalar sistemini keşfetmenin
mümkün olduğunu gösterdiler. “Yeni bilim “in başarısı görünüşü
gerçeklikten ayırmak için yeni bir temel, matematiğin belirli
branşlarını Doğayı analiz etmenin bir yolu diye meşrulaştıracak
bir temel gösterdi. Başkaları yanında, esas Galile, Gassendi,
Mersenne, Hobbes ve Descartes gibi erken on yedinci yüzyıl düşünürlerinden
bazılarınca önerilen yeni metafizik gerçekliği, bir
saat ya da başka bir makineye benzer bir “mekanizma” olarak
gördü. Parçaların geometrik ilişkileri ve hareket etme tarzları
olayların akışı tarafından belirlenmekteydi. Kepler ve Galile
Doğanın Kitabının, Tanrı Büyük Matematikçi olduğu için, geometrik
karakterlerle yazılmış olduğunda ısarlıydı. Onun yaratımı
olan dünya mekanizması tamamen, hareket hâlindeki geometrik
nesnelerin ilkelerine göre işliyordu. Ereksel nedenler
doğada var olmadıkları gibi, onların doğayı anlamada hiçbir yardımları
olmaz. Deneyimin, renkler, ses, kokular ve tatlar benzeri,
geometrik olmayan yönleri gerçekliğin boyutları değil, fakat sadece
“zihinde” varolan yanılsamalardır. Onyedinci yüzyılın hemen
bütün “yeni bilim adamları” ve “yeni filozofları”nca paylaşılan
mekanistik dünya konsepsiyonu doğayı gerçek ve sadece
matematiksel olarak ölçümlenebilir parçalardan meydana gelen
bir şey olarak değerlendirdi. Doğanın deneyimimizde görülen bütün
diğer yönleri görünüş konumu ya da yanılsamalarla ilişkilendirilmişti.