Ensar Nedir, Ne Demektir, Anlamı, İslam Tarihinde Ensar Hakkında Bilgi

40

Ensâr. Hz. Peygamber’e ve muhacirlere yardımcı olan Medineli müslümanlar.

Ensâr kelimesi, “yardım etmek” anla­mındaki nasr kökünden türeyen nasır ve­ya nasır sıfatının çoğulu olup ism-i men­subu ensârîdir. İslâm literatüründe ensar, Hz. Peygamber’İ ve muhacirleri yurt­larında barındırmak ve korumak sure­tiyle onlara büyük yardımda bulunan Evs ve Hazrec kabilelerine mensup Yesribli (Medineli) müslümanlar için kullanılmış­tır. Enes b. Mâlik’in belirttiğine göre bu isim ilk defa Kur’ân-ı Kerîm’de yer almıştır. Ensar bu anlamıyla Kur’an’da iki âyette(Tevbe 9/100, 117) muhacirlerle bir­likte geçmekte ve Allah’ın her iki topluluktan da hoşnut olduğu belirtilmekte­dir. Ayrıca Haşr sûresinin 9. âyetiyle En-fâl süresinin 72 ve 74. âyetlerinde en­sar kelimesi zikredilmemekle birlikte Hz. Peygamber’e ve muhacirlere yaptık­ları hizmetler, gösterdikleri fedakârlıklar belirtilerek kendileri övülmüştür. Öte yandan muhacir veya ensar ayırımı yap­maksızın genel olarak Resûl-i Ekrem’in ashabından övgüyle söz eden âyetlerin ashabın bir bölümünü teşkil eden ensar-la da ilgili olduğuna İşaret etmek gerekir.(Meselâ bk. Bakara 2/218; Âl-i İmrân 3/ 169-174; A’râf 7/157; Enfâl 8/26. 64; Tevbe 9/88-89; Feth 48/ 18-19, 29)

Ensarın mensup olduğu, Kahtânîler’in Ezd kolundan gelen Evs ve Hazrec kabi­leleri, dedeleri Sa’lebe b. Amr döneminde muhtemelen milâdî II veya III. yüzyıl­larda Yemen’deki arim selinden sonra Yesrib’e göç etmişler, uzun süre Yesrib-deki yahudilerin siyasî ve iktisadî baskı­sına mâruz kalmışlardır. Suriye tarafla­rına yerleşen akrabaları Gassânîler’in de yardımıyla ancak VI. yüzyılın ortala­rında şehrin idaresinde söz sahibi olabil­mişlerdir. Câhiliye döneminde sürekli savaş halinde bulunan iki kardeş kabile arasındaki en son mücadele uzun süre devam eden Buâs Harbi’dir.

Hz. Peygamber, nübüvvetin on birinci yılının (620) hac mevsiminde Akabe’de karşılaştığı Hazrec kabilesinden altı ki­şiyi İslâmiyet’e davet etti. Müslümanlığı hemen kabul eden bu kişiler yeni din­lerini Medine’de yaymak için harekete geçtiler ve bu sayede birçok kişi müslüman oldu. Ertesi yıl yine hac mevsimin­de onu Hazrec ikisi Evs kabilesinden ol­mak üzere on iki kişilik bir heyet Mek­ke’ye gelerek Hz. Peygamber’le yeni bir görüşme yaptı. İslâm tarihinde Birinci Akabe Biati adıyla anılan bu toplantıdan bir yıl sonra yetmiş beş Medineli’nin katılmasıyla yapılan İkinci Akabe Biatı’nda Hz. Peygamber’in yanında sadece am­cası Abbas bulunuyordu. Medineliler Re-sûlullah’ı şehirlerine davet ettiler. Ab­bas burada yaptığı konuşmada, bu hic­retin gerçekleşmesi halinde onların ağır bir düşman baskısına mâruz kalacakla­rını hatırlatarak gevşeklik gösterecek-lerse şimdiden bu davetten vazgeçme­leri hususunda kendilerini uyardı. Bunun üzerine Medineliler Hz. Muhammed’i can­larını, mallarını ve ailelerini korudukla­rı gibi koruyacaklarına, kendisine itaat edeceklerine ve her türlü yardımı yapacaklarına, hiç kimseden çekinmeden hak yolda yürüyeceklerine dair ant içip ona biat ettiler(Bk. Akabe biatları). Bu biatlar sonunda Hz. Peygamber Mekkeli müslümanlara Medine’ye hicret edebi­leceklerini bildirdi. Onlar da bu emre uyarak Mekke’yi terketmeye başladılar; daha sonra Resûl-i Ekrem de Ebû Be­kir’le birlikte Medine’ye hicret etti.

Hz. Peygamber, hicretten hemen son­ra gerçekleştirdiği kardeşlik akdi mera­siminde her Mekkeli’yi bir Medineli ile kardeş ilân etti (bk muahat). Böylece bütün varlıklarını Mekke’de bırakıp ge­len muhacirlere büyük ölçüde maddî ve manevî destek sağlanmış oldu. Medine­li müslümanlar muhacirleri öz kardeş­leri gibi kabul eltiler ve ellerindeki her imkânı onlarla paylaşmak istediler. Bu arada yardımlarını,  muhacirleri  kendi hurmalıklarına ve evlerine ortak etme noktasına kadar götürmek istemişlerse de Resûlullah’ın mülkiyet ortaklığına ra­zı olmaması üzerine muhacirler ensara ait hurmalıklarda çalışarak emeklerine karşılık mahsulden pay almışlardır. Ay­rıca başlangıçta kardeşler arasında mi­ras câri iken Bedir Gazvesi’nden sonra nazil olan Enfâl sûresinin 75. âyetiyle bu uygulamaya son verildi. İnsanlık tarihin­de benzeri görülmeyen bu İslâm kar­deşliği Kur’ân-ı Kerîm’de şu âyetle dile getirilmektedir: “İman edip hicret eden­ler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıy­la cihad edenlerle bunları barındırıp yar­dım elini uzatanlar, işte onlar birbirleri­nin gerçek dostlarıdır”(Enfâl 8/72). Ensar-muhacir dayanışması sonucunda-Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu çarşıda ticarî hayat canlanmış ve Medineliler yahudilerin iktisadî hâkimiyetin­den kurtulmuşlardır.

Kaynaklarda ensarın Hz. Peygamber’e ve muhacirlere gösterdikleri yakın ilgi ve sevgiyi gösteren pek çok olay nakle­dilir. Özellikle hicret sırasında Medineli-ler’in Resûlullah’ı ve diğer muhacirleri heyecanlı bekleyişleriyle başlayıp ardın­dan devam eden son derece duygulu ve etkileyici olaylar yaşanmıştır. Hicretten sonra Hz. Peygamber’in Ebû Eyyûb el-Ensârînin evinde kaldığı süre İçinde en­sarın çeşitli kollarına mensup aileler ona sırayla yemek getirmiş ve hediyeler sun­muşlardır. Bu yiyeceklerin pek azıyla ye­tinen Resûl-İ Ekrem geri kalanını da yok­sul muhacirlere dağıtmış veya onları evi­ne çağırarak kendi sofrasında ağırlamış­tır. Ensardan Ümmü Süleym’in, dokuz on yaşlarındaki oğlu Enes’i Hz. Peygam­ber’in huzuruna getirip ensar kadınları­nın ona sundukları hediyelerle övündük­lerini, kendisinin İse oğlunu hizmetine sunmaktan başka ikramda bulunma imkânı olmadığını söylemesi, ensann Hz. Peygamber’e ve onun şahsında bütün muhacirlere karşı nasıl bir ilgi, yardım ve destek yarışına girdiklerini göster­mesi bakımından ilgi çekicidir. Kur’ân-ı Kerîm’de ensann bu fedakârlığı şöyle belirtilmiştir: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yer­leştirmiş olan kimseler kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara veri­lenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri zaruret içinde bu­lunsalar bile onları öz canlarına tercih ederler”.(Haşr 59/9)

Ensar Akabe’de Hz. Peygamber’e ver­diği sözü tutarak onu her türlü tehlikeden korumuş, gerek Medine’deki yahudilere ve münafıklara, gerekse Bedir Gazvesi’nden itibaren Mekkeli müşrik­lere ve diğer düşmanlara karşı yapılan silâhlı mücadelelerde daima Resûl-i Ek­rem’in ordusunda yer almış, birçok kah­ramanlık örneği vermiştir. Bedir Gazve­si’nden önce Kureyş ile savaşacağını ha­ber veren Hz. Peygamber ileri gelen ba­zı sahâbflerin düşüncelerini sorunca ensarın liderlerinden Sa’d b. Muâz daha önce kendisine iman edip destekleme­ye söz verdiklerini, bu sebeple düşma­na karşı koymaktan çekinmeyeceklerini söylemiştir. Aynı şekilde ensann hanımları da büyük fedakârlıklar göstermiş­ler, İslâm’ın gelişip güçlenmesine des­tek olmuşlardır.

Ensann fedakârlığını her fırsatta dile getiren Hz. Peygamber onlan ancak mü­minlerin seveceğini, ensarı sevenlerin mü­kâfatının Allah tarafından sevilmek, nef­ret edenlerin cezasının da Allah’ın buğzu-na uğramak olduğunu belirtmiş, bir düğünden dö­nen Medineli çocuktan ve kadınları gö­rünce doğrulup ayağa kalkarak dünyanın en değerli ve makbul insanlarının ensar olduğunu söylemiş ve Cenâb-ı Hakk’a dua ederek ensarı ve onların nesillerini bağışlamasını dilemiştir, Ensar evlerinin hepsinde hayır bulunduğunu, özellikle de Benî Neccâr, Benî Abdüleşhel, Benî Ha­ris b. Hazrec ve Benî Sâide kabilelerine ait evlerin hayırlı olduğunu ifade etmiş­tir.

Ensann feragat ve fedakârlıkları Resûlullah tarafından olduğu gibi diğer bü­tün müslümanlar tarafından da daima takdirle anılmış, İslâm kardeşliğinin ideal bir uygulaması olarak görülmüş ve ör­nek alınmaya çalışılmıştır.

Hz. Peygamber’in, yeni müslüman olan bazı Mekkeliler’e (müellefe-i kulûb) gö­nüllerini İslâmiyet’e ısındırmak İçin bol miktarda ganimet malı vermesi üzerine bir kısım cahil Medineliler onun hemşeh­rilerini tutup kendilerini bırakacağını ileri sürdükleri zaman Resûl-i Ekrem bunun doğru olmadığını söylemiş, başkalan ga­nimet mallarıyla evlerine dönerken onla­rın Allah elçisiyle birlikte dönmelerinin daha hayırlı olacağını belirterek gönülle­rini almıştır. Bütün insanlar bir vadiye, ensar başka bir vadiye girse kendisinin ensarla beraber gideceğini ve hicret dinî bir emir ve ibadet olmasaydı kendisini ensardan biri sayacağını İfade ederek on­ları sevindirmiştir. Hz. Peygamber, son hastalığı sırasında en­sardan bazı kimselerin kendisini ebedi­yen kaybedecekleri korkusuyla toplanıp ağladıklarını öğrenince son defa Mescid-i Nebevî’nin minberine çıkarak ensar hak­kında bir konuşma yapmış, gittikçe aza­lan ensarın kendi cemaati, sırdaşları ve güvendiği kimseler olduğunu, üzerlerine düşen görevleri hakkıyla yaptıklarını söy­leyerek onlara iyi davranılmasını, hatta kötülük yapanlarının bile bağışlanması­nı tavsiye etmiştir.

Hayatı boyunca Resûl-i Ekrem’e sa­hip çıkarak daima onun yanında olan ensar vefatndan sonra da hadislerini titizlikle koruyup daha sonraki nesillere aktarmıştır. En çok hadis rivayet eden yedi sahâbîden biri olan İbn Abbas as­hap içinde en fazla hadis bilenlerin ensar olduğunu söylemektedir.

Ensann ileri gelenleri arasında, başta Hz. Peygamber’i hicretten sonra evinde misafir eden Ebû Eyyûb el-Ensârî ol­mak üzere Sa’d b. Muâz, Oseyd b. Hu-dayr, Es’ad b. Zürâre, Übey b. Kâ’b, Zeyd b. Sabit, Külsüm b. Hidm, Ebû Dücâne, Ebû Talha, Enes b. Mâlik, Ubâde b. Sâmit, Abdullah b. Revana, Hassan b. Sa­bit, Abdullah b. Zeyd, Ebü’d-Derdâ, Es­ma bint Yezîd, Ümmü Süleym, Ümmü Haram bint Milhân gibi sahâbîleri zikretmek mümkündür. Ensar, Hz. Peygam­ber ve muhacirlerin Medine’ye hicretle­rine imkân sağlamanın bir sonucu ola­rak İslâm tarihinin seyrini değiştirmiş, Medine’de ilk müslüman devletinin ku­rulmasına da zemin hazırlamıştır. Resûl-i Ekrem, İslâm’ın tebliği ve uygulanması için ihtiyaç duyduğu pek çok imkâna, in­san ve yurt unsurlarını ensann sağladı­ğı bu devlet sayesinde ulaşabilmiştir. Ensar, Hz. Peygamber’den sonra devle­tin yönetimini ele geçirme hususunda ısrarlı olmamış, Saklfetü Benî Sâide’de Sa’d b. Ubâde’ye biat etmek üzere iken Hz. Ömer’le Ebû Bekir’in müdahale et­mesi üzerine biattan vazgeçmiş, muha­cir dostlannın değerini takdir edip onla­rın lehine fedakârlıkta bulunmuştur. Hz. Ebû Bekir’den sonra da hilâfet mesele­sinde herhangi bir iddiaları bulunmadığı gibi bu mühim meselenin çözümü husu­sunda söz sahibi olmamanın ezikliği gibi bir psikolojinin esiri de olmamışlardır.

Hz. Ali’yi daima destekleyen ensar Hz. Osman’a karşı girişilen harekette isyan­cılara katılmamış, Hz. Osman’dan şikâ­yetçi olmalanna rağmen genellikle bu işe karışmamış, Emevîler’e karşı Haricî, Alevî ve Hâşimîler’İn çıkardıkları ayak­lanmalarda da yer almamıştır. Hz. Pey­gamber’den sonra ensar umumiyetle si­yasetten uzak bir hayat yaşamış, ticaret­le uğraşmış, dinî İlimlerle ve bilhassa ha­dis rivayetiyle meşgul olmuş, bu arada bazılan da fetihlere katılmıştır. Emevî-ler zamanında ise siyasî ve dinî gelişme­ler sonucunda bir muhalefet merkezi haline gelen Medine’de bulunmanın çi­lesini çekmişler, zulme ve baskılara mâ­ruz kalmışlardır.

Ensann faziletine, soyuna ve ensar­dan bazı şahsiyetlerin hayatına dair çe­şitli eserler kaleme alınmıştır. Hz. Peygamber’in meşhur şairi Kâ’b b. Züheyr’in Kaside râ’iyye fî medhi’l-enşâr ve el-Kaşîdetü’l-mîmiyye fî medhi’l-enşâr ad­larında iki kasidesi. Muvaffakuddin İbn Kudâme el-Makdisî’nin el-îstibşâr fî nesebil-enşâr adlı eseri, Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’nin el-‘Âbir fi’l-en-şâr ve’l-muhâcir ve’l-cihâd ve’1-ğazv ve’ş-şühedd adlı risale­si, Abdülmün’im el-Hâşimrnin Nisâ’ü’l-enşâr ve Hüseyin Mü’-nis’in eş-Şohâbe mine’l-enşât adlı kitapları bu eserlerden bazılarıdır.

TDV İslam Ansiklopedisi