ENDÜSTRİ TOPLUMUNDA İŞİN ÖRGÜTLENMESİ

Weber’den farklı olarak Taylor bilim adamı değil bir mühendistir. Dolayısıyla Weber’in örgütlere ilişkin çalışmalarındaki teorik boyuttaki ağırlığın yerini Taylor’da daha çok uygulamaya yönelik boyut alır.
Bunun yanında Taylor, işin örgütlenmesi konusunda Weberyen teoriden büyük ölçüde etkilenmiştir. Dolayısıyla Taylor’un bilimsel yönetim yaklaşımı ile Weber’in bürokratik örgüt kuramı arasında büyük ölçüde benzerlikler söz konusudur.
Taylor örgütlere ilişkin çalışmalarını uygulamaya yönelik yapmıştır.

Bilgiyi işin incelenmesine uygulayan Taylor,önce işin analizini daha sonra da mühendisliğini yapmıştır. Bilindiği gibi Taylor’un iş kavramı-
nı incelemeye başladığı dönemde işçilerle işverenler arasında oldukça şiddetli gerilimler mevcuttur. Ancak Taylor’a göre bu çatışma gereksizdir. Eğer verimlilik artırılabilirse hem işçiler hem
de işverenler bundan kazançlı çıkacaktır. Nitekim daha sonra uygulamaya geçirilen Taylor’un
bu görüşleri kadar çok az insanın görüşlerinin entelektüel tarihte etkili olduğu, bazı yazarlar
tarafından iddia edilmektedir (Drucker,1994:55). Taylor ve onu izleyenler incelenen konuyu çok daha fazla sınırlayarak bir ta-
raftan içinde bulundukları durumun tarihsel özelliklerini ve kişisel formasyonlarını, öte yandan da rutin üretim işinin gerçekleştirilmesinde makinelere ek olarak in-
    san kullanımını incelemişlerdir. insanların istihdamına ilişkin temel sorunları ortaya koymaya çalışarak bunlara ilişkin çözüm yolları getirmiş ve rutin üre-
Taylor işlerin atölye ve bürolarda önemli    tim işlerinde yapılan faaliyetlerin belirlenmesinin mümkün olduğunu göstermişler ve daha çok örgü-
bir hüner gerektirmeden sürekli tekrarlanan şekilde    tün mekanik boyutu ile ilgilenmişlerdir (March & Simon, 1975:14). Atölyelerde ve bürolarda yapılan ve
yapılmasını gerçekleştirmiştir.
önemli bir hüner gerektirmemekle birlikte sürekli tekrarlanan işleri inceleyen Taylor’un önermeleri
(ya da daha doğru bir ifade ile yöntemleri) şunlardır (March & Simon,1975:21; Etzioni,1964:22):
teorilerianasayfateoriler.htm    •Bir işi yapmak için “en iyi tek yolu” bulmak amacıyla zaman ve yöntem araştırmasını kullanın. En iyi
yöntem, günlük üretimi en yüksek ortalama düzeye çıkaran yönetim anlayışıdır.
•işçiler, her iki el hareketlerini anında doğal olarak yapabilir hâle gelmelidir.  •işi en iyi ve en hızlı bir biçimde yapabilmesi için işçiyi özendirin. Bu amaç-
la bütün aletlerin yerleri sabit ve tanımlanmış olmalıdır.
•işçiye verilen ücret ile onun performansı arasında yakın ilişki olmalıdır. işçi
standart üretim düzeyine eriştiği zaman, günlük ücret dışında belli bir ek prim verilerek motive edilmelidir.

işçinin çalışmasını kuşatan yöntemde, makinelerin hızı, iş öncelikleri gibi koşulları düzenlemek için uzmanlaşmış kimseler kullanılmalıdır. Özetle belirtmek gerekirse mevcut teoriler içinde en deterministik ve teknokratik karakterli olan (Grint,1992:117) Taylor’un bilimsel yönetim anlayışının temel karakteristikleri şunlardır ( Hicks&Gullett, 1992:117):
•Babadan kalma yönetim anlayışı yerine bilimsel yönetimin tesisi •Çatışma değil uyum
•Bireycilik değil iş birliği
•Sınırlı üretim yerine, maksimum üretim
•Her insanın etkinliğinin ve refahının maksimum düzeyde artırılmasıdır. Bu anlayış büyük ölçüde, hem sosyalist hem de kapitalist sistemlerde işçinin
tembel olduğu, insanın doğası gereği çalışmayı sevmediği ve sorumluluktan kaçındığı varsayımlarına dayanır. Nitekim insanın işten kaytarmasının genel bir kural olduğunu söyleyen Troçki’nin “insan tembel bir hayvandır” sözü büyük ölçüde bu mantalitenin bir ürünüdür.
Taylor’un görüşleri sendikalar tarafından büyük tepki görmüş olmasına rağmen uygulamada öncelikle ABD’de büyük rağbet görmüştür. Özellikle Henry Ford’un kitle üretimini öngören ve 20. yüzyıla damgasını vuran yönetim anlayışının temellerini; bu işin değerlendirilerek küçük parçalara bölünmesini ve standartlaştırılmasını öngören yönetim anlayışına dayandırdığını görüyoruz. Bu sayede endüstri öncesi toplumun çalışma alışkanlıklarına sahip işçilerin verimlilikleri çok daha kolay bir şekilde artırılabilmiştir. Taylor’un fikirlerinin uygulamaya geçirilmesinden sonra tüm ileri ülkelerde verimlilik elli kat artmıştır. Bu verimlilik patlamasından işverenler kadar işçiler ve toplumun diğer üyeleri de faydalanmıştır. 1930 yılına geldiğimiz zaman Taylor’un bilimsel yönetimi gerek sendikaların gerekse aydınların karşı çıkmalarına rağmen, gelişmiş ülkelerin tümünü sarmıştır. Sonuçta Marx’ın proleteri  artık  orta  sınıfın  temsilcileri  hâline  gelmeye  başlamıştır  (Drucker, 1994:62).    Proleterya: işçi Sınıfı
Daha sonraki yıllarda ise gerek Taylor’un ilkeleri doğrultusunda, gerekse Mayo ve haleşerince farklı bir çizgide, endüstriyel işin örgütlenmesi konusunda endüstri sosyolojisinin teorisine önemli katkılar yapılmıştır (Öncü,1982:30). Örgüt teorisinde “insan ilişkileri” ekolü olarak anılan bu teori, Taylorist ilkelere göre örgütlenmelerin çalışanları ihmal ettiğini, onları sadece maddi unsurlarla motive edilebilecek bir homo economicus olarak ele aldığını, oysa çalışan kişilerin her şeyden önce insan olduğu ve bunun ihmal edilmesinin işçiler kadar verimliliği artırmak isteyen işletmeler açısından da sakıncalar yaratabileceğini ileri sürmüştür.    Homo Economicus: Maksimum fayda peşinde koşan, akılcı hareket eden
ve kendi çıkarlarını düşünen insan.
Teorik planda büyük yankılar yapan “insan ilişkileri ekolü”nün temel varsayımlarını Douglas McGroger (1970: 39-40) şu şekilde sıralamaktadır:
•işte fiziki ve zihni çabanın harcanması oyun ya da dinlenme kadar doğaldır. Tayloristlerin görüşlerinin aksine sıradan bir insan, doğuştan işten nefret etmez. iş bir doyum kaynağı olduğu müddetçe işçi onu severek yapar ancak ceza kaynağı hâline dönüştüğü zaman yapmaktan kaçar.
•Dışarıdan denetim ve ceza ile korkutma çalışanları örgütsel amaçlara yöneltecek tek yol değildir. Bağlı oldukları amaçlar doğrultusunda çalışan insanlar, kendi kendilerini yönetme ve kendi kendilerini denetim yollarını kullanırlar.
•Amaçlara bağlılık onların elde edilmeleriyle ilgili olarak ödüllere bağlıdır. Bu ödüllerin en önemlisi ise benliğin doyurulması ve gerçekleştirilmesidir. Bu örgütsel amaçların gerçekleştirilmesi ile de sağlanabilir.
•Uygun bir ortamda sıradan bir kişi sorumluluğu sadece kabul etmeyi değil, aynı zamanda aramayı da öğrenir. Sorumluluktan kaçınma, hırs yoksunluğu ve güvenliğe aşırı önem verme gibi özellikler genellikle tecrübeler sonucunda elde edilir; yoksa doğuştan gelen özellik değildirler.
•Örgütsel sorunların çözümünde insanlar gerekli yaratıcılık ve ustalığa sahiptirler.
•Çağdaş endüstri toplumunda normal insanın yeteneklerinin sadece bir kısmından yararlanılmaktadır.
Örgütü ve çalışanları âdeta mekanik unsurlar olarak gören Taylorist görüşlerden farklı olarak işin örgütlenmesinde sosyolojik ve psikolojik unsurları ön plana çıkartan “insan ilişkileri” ekolünün günümüzde çok daha fazla doğrulanan bu varsayımları 1930’lu yıllarda ortaya atılmasına rağmen uygulamada Taylorist görüşler kadar etkili olmamıştır.

Fordizm: Kitle Üretimi
Taylor’un bilimsel yönetim anlayışının uygulamadaki temsilcisi Henry Ford olmuştur. Ford bu ilkelerden hareketle kendi otomobil fabrikasında sipariş usulü üretimden kitle hâlinde seri üretime yönelmiştir. ileri düzeyde iş bölümü ve standartlaşmayı, son derece katı bir biçimde uygulayarak verimlilikte büyük artışlar sağlamıştır.
Bu üretim biçiminde en önemli unsur, birçok kişinin inandığı gibi hareket eden montaj hattı değildir. Daha çok parçaların birbirlerinin yerine tam ve uyumlu bir biçimde konulabilecek şekilde değiştirilebilir ve birbirine bağlanmasının son derece basit olmasınin çok daha önemli olduğu iddia edilmektedir. Yine kitle üretim biçiminde montajcının, cıvata sıkmak ya da üretilen her
Henry Ford:  Fordist  üretim modelinin    arabaya bir tekerlek takmak gibi, sadece tek
bir işi vardır. Montaj işçisinin parça ısmarlaması, aletlerini tamir etmesi, kalite kontrolü yapması ve hatta yanındaki işçilerin ne yaptığını bilmesi dahi gerekmemektedir. Bunun yerine kafasını önüne eğip başka şeyler düşünmekte-
dir. Bu parçaların nasıl bir araya geldiğini düşünmek ise endüstri mühendisinin görevidir.
Buna karşılık sadece birkaç dakikalık eğitimden geçen montaj işçisi son derece katı bir disiplin
içinde belirli rutin işleri tekrar tekrar yerine getirmektedir. Montaj hattındaki işçiler araba par-
çaları kadar kolay değiştirilebilmektedir. Bu süreçte işçinin herhangi bir görüş bildirmesi söz konusu değildir. Örneğin, işçi bir aracın hatalı çalışmasını dahi bildirememekteydi. Bu tür görevler ustabaşı ve endüstri mühendisine aitti. Ayrıca Ford işgücünü, sadece işçiler arasında değil mühendislerde de bölmüştür. Bazı endüstri mühendisleri montaj işlemlerinde uzmanlaşırken diğerleri de tek parçaları imal etmeye tahsis edilmiş makinelerin işletiminde uzmanlaşmıştır. Bazı imalat mühendisleri montaj donanımının tasarımında uzmanlaşırken diğerleri her özel parça için belli makineler tasarlamaktadırlar. Bazı ürün mühendisleri motorlar üzerinde, bazıları gövde üzerinde, bazıları da elektrik sistemleri üzerinde uzmanlaşmışlardır. Bilgileri ve fikirleri yönlendiren fakat gerçekte bir otomobile hiç dokunmamış ya da fabrikaya girmemiş olan endüstri toplumunun bu “bilgi işçileri” emek sanat bağımlı geçmişin eğitimli atölye sahiplerinin ve eski tip fabrika ustabaşlarının yerlerini almışlardır. Her işi kendileri yapan bu işçi yöneticiler montajcı ile anlaşmakta parçaların tasarımını yapmakta, onu yapacak makineleri getirmekte ve çoğu zaman atölyede makinelerin işletimini yönetmektedirler. Bu yeni uzmanların görevi endüstride vasıfsız işgücünün kullanacağı makineleri tasarlamaktır (Womack&Jones,1993:27-33).
Kitle üretimi sürecinde kullanılan makineler niteliksiz işçilerin kullanabileceği şekilde dar amaçlı olarak tasarlanmıştır. Emek ile sermaye arasında yaşanan yoğun gerginliklerin de etkisiyle Fordist kitle üretiminde iş, belirsizliklerden korunmaya çalışılmış (Stinch-Combe,1990:62-3) ve işçiler birbirlerinin yerine kolayca ikame edilebilecek şekilde örgütlenmiştir. Bunun yanında işçi, karar sürecinin de bütünüyle dışında tutulmuştur. Diğer bir ifade ile işçinin üretim üzerindeki kontrolü tamamen ortadan kaldırılmaya çalışılmış ve işçilerin tatmini büyük ölçüde ücret artışıyla sağlanmaya çalışılmıştır (Yentürk,1993:44).
Özetle belirtmek gerekirse kitle üretim biçiminin temel özellikleri şunlardır (Allen, 1992:185):
•Standart parçaların birleştirilmesi, özel amaçlı makinelerin kullanımı, işgücünün vasıf yönünden fragmantasyonu ve montaj hattı,
•Büyük hacimli kitle üretimi yoluyla sağlanan ölçek ekonomileri, •Gümrük duvarları yoluyla korunan pazarlarda, uzun süreli standart mal
üretimi,  
•Büyük fabrikalarda yarı vasışı kitle işçileri ile yüksek ücretli işçilerin kon-
santrasyonu,
•Merkezî yönetim tarafından karakterize edilen işin örgütlenmesinin hiyerar-
şik ve bürokratik biçimi,
•Arz, talep ve refah dengeleri ve Keynezyen politikalar tarafından düzenle-
nen ulusal devlet ekonomilerinin yönetimi,
•Kitle üretimi ve kitle tüketimi arasındaki bağlantının mevcudiyeti.
Endüstri toplumunun şekillenmesinde oldukça etkili olan Fordist üretim biçiminin yaygınlık kazanmasıyla birlikte fabrika endüstri toplumunun merkezi hâline gelmiştir. Böylece fabrika, endüstri toplumunda eğitim kurumlarından aile yapısına kadar her alana daha çok nüfuz eder olmuştur. Örneğin; eğitim kurumları bir taraftan kitle eğitimi çerçevesinde okuma-yazma, hesap ve biraz da tarih bilgisinin yanı sıra öğrencilere endüstrinin gerektirdiği; her şeyi zamanında yapmak ve söz dinlemek gibi montaj hattının taleplerine uygun bireyler yetiştirmiştir. Bununla işçinin işe zamanında gelip gitmesi, amirlerinin ve yöneticilerinin vereceği emirleri tartışmadan yerine getirmesi, büroda ya da makinenin başında standartlaştırılmış rutin işleri bıkmadan yapmasının öğretilmesi amaçlanmıştır (Tofşer, 1981:53). Aslında bu süreç 19. yüzyılda başlatılmış olmakla birlikte 20. yüzyılda Fordist kitle üretim süreci ile birlikte çok daha yaygınlaştırılmıştır.
Bunun yanında Fordist kitle üretiminin yaygınlaşması endüstri toplumunda sendikalar, meslek kuruluşları gibi kitle örgütlerinin de güçlenerek gelişmelerine ve bunların yanı sıra kitle iletişim araçları ile kitle kültürünün de yükselişine yol açmış; toplumsal yapıda çok köklü dönüşümleri beraberinde getirmiştir.
 

Kitle Üretimi: işin küçük parçalara bölünerek büyük    Kitle üretimi 20. yüzyılda egemenliğini büyük ölçüde sosyo-kültürel unsurların varlığı ile sürdürebilmiştir. Örneğin; kitle tüketimi anlayışındaki bir gerileme 70’li yılların sonrasında görüldüğü gibi kitle üretimi sürecinde de oldukça ciddi krizlerin yaşanmasına yol açmıştır.
miktarlarda üretilmesi

Durkheim’in toplumsal farklılaşma sürecinin artışıyla birlikte ortaya çıktığını söylediği “bireysellik” olgusu, kitle üretiminin yaygınlık kazanmasıyla yani fabrikada, eğitimde, iletişimde, mimaride ve tüketimde giderek artan standartlaşma ile birlikte son derece zayışamıştır. Rejimleri ne olursa olsun bu kitleselleşmenin etkisiyle Kerr ve arkadaşlarının (1960) vurguladığı şekilde endüstrileşmiş ülkeler arasında da giderek artan bir benzeşmeye tanık olunmuştur.
Öte yandan kitleselleşmiş endüstriyel standart üretim düzeniyle bu toplumun kültürel ve siyasal mantığını oluşturan modernizm teorileri arasında da büyük paralellikler söz konusu olmuştur (Jeanniere, 1993:21). Yükselişiyle üretim sürecinde maliyetlerin düşüşünde ve toplumsal yapıların değişmesinde büyük rol oynayan kitle üretimi zamanla tüm dünyaya yayılmıştır ve bunu ilk kullanan firmalar açısından söz konusu rekabet avantajı da böylece ortadan kalkmıştır.

Fordizmin Krizi
1970’li yıllar dünyada genel ekonomik krizle birlikte kitle üretiminin de krize girdiği yıllardır. Kitle üretiminin varlığını sürdürebilmesi standart tüketim kalıpları ve istikrarlı pazarların mevcudiyeti ile yakından ilgilidir. Ayrıca kitle üretiminde pazarlar hem kitlesel olarak üretilmiş mallar için yeterli hem de büyük ölçekli firmaların maliyetlerini amorti edebilmesi için istikrarlı olmalıdır. 1970’li yıllara kadar gerek ulusal gerekse uluslararası piyasalar kitle üretimi için oldukça müsait olmuştur (Yentürk, 1993:44). Bu dönemde uygulanan Keynezyen politikalarla desteklenen “refah devleti” uygulamaları piyasaları genişleterek kitle üretimi için oldukça uygun bir ortam sağlamıştır (Loveman&Sengenberger,1990:2).
Yukarıda belirtilen tarihten sonra ise piyasalarda genel bir istikrarsızlık görülmeye başlanmıştır. Ayrıca giderek ucuzlayan teknolojinin küçük ve orta ölçekli firmalara geçmişten farklı olarak büyükler karşısında rekabet edebilme şansı vermesi piyasalarda rekabetin daha çok kızışmasına ve dolayısıyla kitle üretiminin de daha çok krize girmesine yol açmıştır. Rekabetin arttığı bu dönemde giderek daha
 

çok seçeneğe sahip hâle gelen tüketici de daha fazla “nazlanır” hâle gelmiştir. Dolayısıyla esnekliği olmayan ve büyük stoklarla çalışan dev firmalar, talepleri kısa sürede değişen oldukça “nazlı” tüketicilerden oluşan istikrarsız piyasalarda eski avantajlarını kaybederek yaşam mücadelesi vermeye başlamışlardır.
1970’li yıllar dünyada genel ekonomik krizle birlikte kitle üretiminin de krize girdiği yıllardır.    
Bunun yanı sıra 70’li yılların sonundan itibaren bazı ülkelerin, talebi canlandırmayı öngören Keynesyen politikalardan sıkı para politikasını öngören Friedmancı politikalara yönelmiş olmasının etkisiyle, talepte daralmaların da ortaya çıkması kitle üretiminin çok daha olumsuz etkilenmesine yol açmıştır (Yentürk, 1993:47). Özellikle petrol fiyatlarının artışı devletlerin sosyal refah harcamalarını kısmalarına neden olmuştur. Ancak kitle üretiminin çözülmesinde yukarıda anılan faktörlerin dışında teknolojik gelişmenin çeşitliliği ve “sipariş usulü çalışma”yı ucuzlatmış olması, kitle üretiminin avantajlarını ortadan kaldırmıştır. Böylece geçmişte kitle üretiminin rasyonel örgütlenmesi olarak kabul edilen katı bürokratik yapılanmalar yeni toplumun ve ekonominin gereksinimlerine cevap veremez olmuştur. Diğer bir ifadeyle, 70’lerdeki petrol krizi aynı zamanda eski endüstri toplumunun da ölümü anlamına gelmiştir.