Endüstri Sosyolojisi: Türkiye’de Sanayileşme

Türkiye’de Sanayileşme

Anadolu topraklarında sanayileşmeye ilişkin
ilk girişimin 1863 yılında Islahı Sanayi Komisyonu’nun kurulmasıdır.

Sanayileşme
Kavramı
: Sanayileşme, üretim faktörlerinin
kullanılarak hammaddelerin daha faydalı ürünlere dönüştürüldüğü ve ara veya
nihai malların imal edildiği sınaî faaliyetleri içermektedir.

Dar anlamda sanayileşme, sanayi
sektöründeki toplam üretimin ve/veya bu üretimin milli gelir içindeki payının artmasıdır.

Gelişmiş ekonomilerin önemli bir bölümünde
sanayi sektörü göreceli üstünlüğünü kaybetmekte ve yerini hizmetler sektörüne bırakmaktadır.

Sanayileşme
göstergeleri
: Bir ülkede bir yıl içerisinde
üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin piyasa fiyatlarıyla değeri, milli gelir
ile ölçülmektedir. Milli gelirin yıllar itibarıyla gösterdiği değişim ise
büyüme kavramı ile ifade edilmektedir.
Sanayi
sektörünün büyümedeki payının artması, sanayileşmenin geliştiği anlamına gelmektedir.

Sanayileşmenin temel göstergeleri; milli gelirde
sanayi sektörünün payının artması, toplam istihdamda sanayi sektörünün oranının
genişlemesi, ihracat içerisinde sanayi ürünlerinin payının yükselmesi ve imalat
sektöründe tüketim, ara malların ve yatırım mallarının dağılımının yatırım
malları lehine genişlemesidir.

OSMANLI’DA
SANAYİLEŞME

Üretimde makineleşmeye geçilmeden önceki
dönemde Osmanlı Devleti, sanayisi gelişmiş bir ülkedir. Endüstri devriminden
sonra Batı’da kısa sürede hızlı bir sermaye birikimi yaşandı. Kırılma noktası
tam da budur; para ve daha çok para Osmanlı ülkesinde hem kabul edilir bir
motivasyon değildi hem de zekât, miras ve çeşitli vakıf sistemleri sermayenin
bir elde birikimini engellemekteydi.

Sanayi devrimini ıskalayan Osmanlı Devleti,
Tanzimat’tan itibaren ne yapacağı konusunda Batılı seslere kulak vermeye
başlamış ve bunun sonucunda da sanayi atılımı yapamamış bilakis tamamen yıkılmıştır.

Sanayileşmede geri kalmanın en önemli
nedenlerinden birisi İngilizlerle yapılan 1838 tarihli Serbest Ticaret
Anlaşması’dır. Bu anlaşmayla Osmanlı ülkesi, İngilizlerin pazarı haline
gelmiştir. Osmanlının yerli üreticileri hatta geleneksel zanaatları bile bu
anlaşmanın yol açtığı kırımla ortadan kalkmıştır.

Serbest Ticaret Anlaşması’ndan sonra oluşan
ticaret açığı önce kıymetli madenlerle ardından da dış borçla finanse
edilmiştir.

Osmanlı Devleti, yerli sanayinin geliştirilmesi
için çeşitli girişimlerde bulunulmuş 1863 yılında Islahı Sanayi Komisyonu kurulmuş,
1913 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkarılmıştır. Sanayileşme yönünde
kararlılığı işaret eder gibi görünen bu kanun pratikte sadece devletin
imkânlarının belli kişilere peşkeş çekilebilmesine imkân vermiştir.

I. Dünya Savaşı nedeniyle kapitülasyonların
fiilen sona ermesinden sonra sanayinin mevcut durumunu saptamak amacıyla
Ticaret ve Ziraat Vekâleti tarafından sanayi sayımları yapılmış ve 1913-1915
Sanayi Tahriri adı altında bu sayımın sonuçları ilan edilmiştir.  

Buna göre:

Osmanlı Devleti’nin ekonomik yapısı
içerisinde tarım sektörünün önemli bir payı olduğu için sanayi de doğal
olarak ham maddesi tarıma dayalı sektörler üzerinde yoğunlaşmıştır.

Osmanlı sanayisinin önemli bir özelliği de bölgesel
yoğunlaşma
içerisinde olmasıdır.

Osmanlı
Sanayisinde Sermaye ve Emek Açısından Milliyetlerin Dağılımı

Milliyet

Sermaye
%

Emek
%

Türk

15

15

Rum

50

60

Ermeni

20

15

Yahudi

5

10

Yabancı

10

Osmanlı sanayisi içerisinde ara malı ve yatırım
malı üretimi yok denecek kadar az olduğu için sanayi malları üretimi içerisinde
tüketim mallarının oranı çok yüksektir.

Yabancı girişimcilerin Osmanlı topraklarına
yönelik yatırımları, dış borçlanmanın artmasıyla yükselmiştir. Ancak bu
yatırımlar finans ve ulaşım gibi sanayiye katkı yapmayan alanlara olmuştur.

1880 yılında Osmanlı Devleti’nde kişi başına
düşen milli gelir (satın alma gücü paritesine göre) 900 ABD doları iken 1913 yılında
1200 dolar civarına yükseldiği tahmin edilmektedir.

CUMHURİYET’İN
İLK ON YILINDA SANAYİLEŞME

Uzun süren savaşlar, insan kayıpları ve
sanayi faaliyetlerinde ağırlığı olan gayrimüslimlerin ülkeden ayrılması
cumhuriyet Türkiyesinin kuruluş yıllarında karşısında bulduğu iktisadi
manzaranın tasviri olarak okunmalıdır.

Cumhuriyetin yönetiminde söz sahibi olan
kadrolar, iktisadi gelişme ile sanayileşmeyi özdeş kabul etmiş ve kapitalist
bir sanayileşme tarzıyla gelişmeyi amaçlamışlardır.
17 Şubat 1923 tarihinde İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde bu
hedef ve politikalar ilgili kesimlere duyrulmuştur.
Türkiye İktisat Kongresi, Türkiye Cumhuriyeti’nin uygulayacağı
iktisat politikalarının serbest girişime dayalı, ithal ikameci, yabancı sermayeye
izin veren ve iktisadi hayatın Müslüman-Türk tüccar ve sanayiciler eliyle
yürütülmesini savunan esasların deklare edildiği bir toplantı olarak gerçekleşmiştir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında hem genel
alanda hem de sanayileşme alanında kurumsal yapının oluşturulmasına gayret
gösterilmiştir.

1924 yılında yarı resmî bir hüviyet taşıyan
İş Bankası ve 1925 yılında Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuş, 1913 tarihli Teşviki
Sanayi Kanunu revize edilerek 1927 yılında yeniden uygulamaya konmuştur.

1929 yılında çıkarılan yeni gümrük kanunu ile gümrük
vergileri yükseltilmiştir.

1925 yılında çıkarılan bir kanunla, şeker
fabrikalarının kurulması teşvik edilmiştir. Cumhuriyet döneminde geniş teşviklerle
geliştirilmesine çalışılan ilk sanayi alt sektörü, şeker üretimidir.

1927 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin sahip
olduğu beşeri ve ekonomik varlığın bir envanterini çıkarmak amacıyla nüfus, tarım
ve sanayi sayımı yapılmıştır. Bu sayıma göre istihdamın % 80.9’u tarım, % 8.9’u
sanayi ve % 10.2’si hizmetler sektöründe çalışmaktadır. Gayri safi yurt içi hasıla
içerisinde tarımın payı % 49, sanayinin payı % 14 ve hizmetler sektörünün payı
ise % 36’dır
.

1948 fiyatlarıyla hesaplanan 1923 yılı GSMH
2.9 milyon TL iken 1932 yılında 5.2 milyon TL olmuş, kişi başına düşen gelir ise
45 USD’den 39 USD’ye düşmüştür.

Sanayi sektörüne yönelik verilen teşviklere
ve korumacı tedbirlere rağmen serbest girişimcilerden beklenen atılım
gerçekleşmeyince devletçilik ilkesi yürürlüğe girdi.

DEVLETÇİLİĞE
GEÇİŞ VE SANAYİLEŞMEDE İLK PLANCILIK DENEYİMLERİ

Cumhuriyetin modern bir kapitalist
ekonominin oluşması için öngördüğü mekanizmanın iktisadi kökleri,
1923 Türkiye İktisat Kongresi’nde oluşmuştur. Ancak özel
teşebbüsün gelişememesi (zaten hiçbir zaman yatırıma hevesli olmadılar bu
ülkede) devlet eliyle kalkınma programını devreye sokulması sonucunu doğurdu.
İlk etapta hesaplı yaşamaya ve milli ürünleri kullamaya teşvik amacıyla ileride
Türkiye Ekonomi Kurumuna dönüşecek olan Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti
kuruldu (1929).

Devletin iktisadi yaşama müdahalesi T.C.
Merkez Bankası Kanunu (1930) ve Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu (1930) ile
para piyasalarında, taban fiyat uygulamaları ve Toprak Mahsulleri Ofisinin
(1938) kuruluşu ile tarım sektöründe gerçekleşmiştir. Devlet Sanayi Ofisinin
(1932), Türkiye Sınai Kredi Bankasının (1932), Maden Tetkik ve Arama Enstitüsünün
(1935) ve Etibank’ın (1935) kuruluşu ve uygulanmaya başlayan sanayi planları
ile sanayi sektöründe kamunun ağırlığı giderek artmaya başlamıştır. Devlet
Sanayi Ofisi Türkiye Sınaî Kredi Bankasının 1933 yılında kurulan Sümerbank’a
devriyle bu kurum, Cumhuriyet tarihi boyunca devletin sanayi alanındaki en
önemli girişimi olmuştur.

1933 Haziran’ında kurulan Sümerbank’ın
temel görevi, devlet imalat sanayisi yatırım programlarını uygulamak ve
kurulacak devlet fabrikalarını işletmektir.

Sanayi planlaması, yapılan uygulamalar ve
özel kesimin sanayi faaliyetlerini düzenleme girişimleri devletçilik
politikalarının sanayi üzerindeki etkileridir.

1934 yılında uygulamaya konulan Birinci Sanayi Planı, ham maddesi yurt içinde bulunan
tüketim mallarının üretilmesine yönelik ithal ikameci bir sanayileşme
stratejisine dayanmaktadır.

Banka, dokumacılık ve madenciliğin yanı sıra
şeker üretiminde Türkiye İş Bankası aracılığıyla yatırımlar gerçekleştirilmiştir.
İlk şeker fabrikaları Alpullu ve Uşak’ta kurulmuş, bu fabrikaları Eskişehir
(1933) ve Turhal (1934) fabrikaları izlemiştir.

1936’da Ankara’da toplanan Sanayi Kongresi’yle
başlayıp 1938 yılında yürürlüğe konan İkinci Sanayi Planı, birinci planın hâlen
devam etmesi ve İkinci Dünya Savaşı koşulları nedeniyle fiilen uygulanması söz
konusu olmamıştır.

1946 İvedili Sanayi
Planı
, Kadro Hareketi’nin önemli temsilcileri tarafından hazırlanmış ve
“Kadrocu Planlama” anlayışı geniş ölçüde uygulanmak istenmiştir.

1948 fiyatlarıyla hesaplanan 1933 yılı
gayri safi milli hasılası (GSMH) 6 milyon TL iken 1947 yılında 8.1 milyon TL’ye
yükselmiş, kişi başına düşen gelir ise 45 USD’den 170 USD’e çıkmıştır.

Hükümetin ekonomiye müdahale amacıyla 1940
yılında çıkardığı Milli Korunma Kanunu; hangi malın, kimin için ve nasıl
üretileceği sorularına piyasanın verdiği cevaba göre hareket eden kapitalist
sistemin sınırlarını zorlayan bir uygulama olmuştur.

Milli Korunma Kanunu, Varlık Vergisi Kanunu
(1942) ve Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu (1945) nedeniyle gerçekleştirilen
uygulamalar; geniş halk kitleleri üzerinde tepkilere neden olmuştur.

Batı Blok’unun II. Dünya Savaşı’nda harap olan
Avrupa’nın yeniden imarında Türkiye’ye biçtiği rolde ise sanayi sektörü değil
tarım sektörü ön planda tutulmuştur.

1950-1960
DÖNEMİNDE SANAYİLEŞME

Demokrat Parti dönemiyle birlikte liberal
politikalar benimsenmeye başlanmıştır.

Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB), bu dönemde sanayi sektöründeki özel girişimciliğe
finans ve teknik destek sağlamak üzere kurulmuş ilk özel yatırım ve kalkınma
bankasıdır.

1950-1953 döneminde tarıma yönelik dış yardımlar,
makineleşme ve iklim koşulları nedeniyle üretimde önemli bir artış meydana
gelmiştir.
Kırsal kesimdeki refah artışı, göçleri
beraberinde getirmiş ve sonuçta istihdam içinde tarım sektörünün payı azalmıştır.

Sanayi sektöründe kamu sektörü ve özel
sektör arasında karşılıklı olarak bir işbölümü ve bütünleşme oluşmuştur.

1956’dan sonraki dönemde ortaya çıkan
ekonomik istikrarsızlıklar, döviz darboğazı ve dış ticaretteki tıkanıklıklar
sanayi sektörünü olumsuz etkilemiştir.

1958 yılında kurulan Koordinasyon Bakanlığı,
uluslararası kredi çevrelerinin taleplerine uyum sağlamayı, ekonomik eşgüdümü
sağlamayı ve 1950’lerin ikinci yarısında Türkiye ekonomisinde görülen istikrarsızlıkları
ortadan kaldırmayı amaçlamıştır.

1968 fiyatlarıyla hesaplanan GSMH, 1948 yılında
37 milyon TL iken 1960 yılında 70.8 milyon TL olmuştur. Kişi başına düşen gelir
ise 170 USD’den 350 USD’e yükselmiştir.

PLANLI
KALKINMA VE SANAYİLEŞME

1950’li yılların ikinci yarısında ortaya çıkan
ekonomik darboğazların giderilmesi konusunda geniş kesimlerin üzerinde ittifakla
kabul ettiği görüş, plancılıktır.

Kalkınma planlarını hazırlaması için 1960 yılında
Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kuruldu.

Kalkınma
planlarının özellikleri ve temel hedefleri
:

Sanayileşme ekonomik gelişmeyle özdeş
olarak görüldüğü için kalkınma planlarında sanayileşme birincil amaç olarak belirlenmiştir.

Kalkınma planlarında tercih edilen model,
döviz tasarrufuna dayalı, yerli sanayiyi dış rekabetten koruyarak rekabet
üstünlüğü elde etmesini amaçlayan ithal ikameci bir sanayileşme modelidir.

Planlarda kamu kesimi yatırımlar yoluyla doğrudan,
özel kesim ise teşvik, özendirme ve koruma politikaları yoluyla dolaylı biçimde
planlanmaktadır.

1963-1978 yıllarını kapsayan ilk üç plan
döneminde sektörler arası dengeli bir gelişme öngörülmüş ise de uzun vadede
sanayi sektöründeki gelişmenin diğerlerinin önüne geçeceği vurgulanmıştır.

Büyüme hedeflerinin tutturulamamasının
nedenleri şunlardır:

1. Hedeflenen yatırım miktarına ulaşılamaması,

2. Yatırımların sektörel dağılım hedeflerinin
tutturulamaması,

3. İç tasarrufların yetersiz oluşu,

4. Sermaye/hasıla katsayılarının yanlış
hesaplanması.

1950’li yıllarda zenginleşen büyük toprak
sahipleri, yabancı şirketlerin temsilciliğini alan tüccarlar ve genişleyen eğitilmiş
insan gücü tabanından gelen meslek sahipleri; 1960’larda yeni sanayi burjuvazisini
oluşturmuşlardır.

İthal ikamesine dayalı sanayileşme
politikası; rekabetçi olmayan, geri teknoloji kullanan rekabet ve maliyet endişesinden
uzak yer seçimi yapan bir sanayi ortaya çıkarmıştır.
Türkiye’nin bu krizi atlatmaya yönelik çabaları sonuç
vermeyince ekonomide radikal dönüşümleri ve neo-liberal bir iktisat felsefesini
içeren kararlar 24 Ocak 1980’de kabul edilerek uygulamaya sokmuştur.

24 Ocak 1980 kararlarının alınmasında dış
baskıların yanı sıra iç baskıların da etkisi olmuştur. Dış baskılar,
IMF, Dünya Bankası ve OECD üçlüsünden gelmiştir. İç baskılar
ise ekonomideki devlet müdahalelerinin en aza indirilmesini isteyen atılımcı
bir girişimci sınıftan gelmiştir (hâlbuki öyle bir sınıfımız hiçbir zaman
olmadı).

SANAYİLEŞME
POLİTİKASINDA DÖNÜŞÜM

24 Ocak 1980 Kararları’nın üç temel amacı
vardır: Bunlardan birincisi piyasa mekanizmasının işlerliğini sağlamak ve bunun
önündeki engellerin kaldırılması suretiyle ekonominin yeni koşullara
adaptasyonunu hızlandırmaktır. İkincisi amaç, enflasyonist eğilimleri kırmaya
yönelik olarak toplam talebin kısılmasıdır. Son amaç ise devalüasyon yoluyla dış
ödemeler dengesi açıklarının kapatılmasıdır.

24 Ocak 1980 Kararları, bir yandan ulusal
ekonominin birikim ve kaynakların dağılımı mekanizmalarında piyasanın
belirleyici rolünü artırmış, diğer yandan da mal ve hizmet ihracatını artırmaya
yönelik yoğun bir devlet desteği ile sürdürülen dışa açılma stratejisi olarak
uygulanmıştır.

1980 yılında kişi başına düşen milli gelir 1539
USD iken 2006 yılında 5477 USD’ye yükselmiştir.

2002 genel sanayi sayımına göre sanayi
sektöründe faaliyet gösteren iş yerlerinin %96’sı 10 kişiden daha az işçi çalıştırmaktadır.

24 Ocak 1980 İstikrar Programı, 5 Nisan
1994 İstikrar Programı, 2000 Enflasyonla Mücadele Programı ve 2001 Güçlü
Ekonomiye Geçiş Programı uygulanmaya konmuştur.

Türkiye’de dört teknoloji grubuna giren
malların imalat sektörü içindeki payları incelendiğinde düşük teknoloji grubuna
giren malların toplam imalat sektörü katma değeri içindeki payında 2000 yılından
sonra yükselme eğiliminin ortaya çıktığı görülmektedir. Yüksek teknoloji
grubuna giren malların imalat sektörü katma değeri içindeki payı dalgalı bir
seyir izlemekle birlikte %3’ün altında kalmaktadır.

1980 sonrasında kamu sektörü adım adım
sanayiden çekilmeye başlamış ve 2000’li yıllar da bu süreç hızlanmıştır.
Sanayileşme sürecinin özel sektöre bırakıldığı bu dönemde üretimin yanı sıra
ihracatın da ithalata bağımlılığı devam etmiştir. Ara ve yatırım malı gereksinimi
Türkiye’nin dış ticaret açığını artırmıştır.

Türk sanayisinin problemlerini üç temel başlık
altında sıralamak mümkündür. Bunlar; yatırım yetersizliği, teknoloji
konusundaki gerilik ve yeniden yapılanma gereğidir.

TÜRKİYE’NİN
REKABET GÜCÜ

Düşük maliyetlerle ve fiyatla, üstün
nitelikli mal veya hizmet üreterek global ölçekte yüksek bir rekabet gücüne
sahip firmalar; içinde bulunduğu sektörün ve ülkenin rekabet gücünü oluşturmada
belirleyici bir konumda bulunmaktadırlar.

Dünya Ekonomi Forumu’nun 2009-2010 Global
Rekabet Raporu’na göre ilk on sırayı İsviçre, ABD, Singapur, İsveç, Danimarka,
Finlandiya, Almanya, Japonya ve Kanada alırken Türkiye, 4.16 indeks değeri ile
133 ülke arasında 61. sırada yer almaktadır.

Endüstri Sosyolojisi

Editör: Prof. Dr. Veysel Bozkurt &
Prof. Dr. Nadir Suğur

Anadolu Üniversitesi Yayını, Yayın No: 2327

Kasım 2011