Emir Buhari Hazretleri Kimdir, Hayatı, Hakkında Bilgi

35

Emir Buhari (ö. 922/1516) İstanbul’da ilk Nakşibendî tekkesini kuran mutasavvıf.

Buhara’da doğdu. Hayatıyla ilgili bil­giler, geniş ölçüde müridi LâmiîÇelebi­nin Nefehât Tercümesi’ne dayanmak­tadır. Taşköprizâde’nin eş-Şekaik’te­ki ifadeleri, Lâmiî Çelebi’nin eserindeki bilgilerin tekrarından ibarettir. 922’de (1516) yetmiş üç yaşlarında vefat etti­ğine göre 849 (1445) yılında doğmuş ol­malıdır. Nakşibendiyye silsilesinin büyük şahsiyetlerinden Mahmûd-ı Fağnevî’nin torunu olan Emîr Ahmed-i Buhârî, ilk tahsilini Buhara’da tamamladıktan son­ra Semerkanfta dönemin en meşhur mutasavvıfı Ubeydullah Ahrâr’a intisap etti. Ahrâr’ın dergâhında Anadolu’dan buraya gelmiş olan Abdullah-ı İlâhî ile tanıştı. Seyyid ve Fağnevî’nin torunu ol­ması sebebiyle mürşidinin kendisine özel ilgi göstermesinden rahatsız olduğu için, sülûkünü tamamlayıp Anadolu’ya dön­me hazırlığı yapan Abdullah-ı İlâhî ile birlikte gitmek üzere şeyhi Ahrâr’dan izin aldı. Abdullah-ı İlâhî memleketi olan Kütahya’nın Simav ilçesine yerleşince Emîr Buhârî onun yanından ayrılmadı. Abdullah-ı İlâhî’nin burada açtığı Ana­dolu’daki ilk Nakşibendî tekkesinde ken­disine intisap etti. Sülûkünü tamamlama­ya çalıştığı bu dönemde tekkenin imam­lığını yaptı. Bir müddet sonra hacca git­mek üzere Abdullah-ı İlâhrden izin ala­rak yola çıktı. Kudüs’te Mescid-i Aksâ’-nın yanındaki odalardan birinde oturur­ken vakıf imkânlarından faydalanmayı kabul etmeyip kitap istinsah ederek ge­çimini sağladı. Kutsal beldelerin feyizli ortamından ayrılamayan Emîr Buhârî, Mekke’de kaldığı sürece her gün yedi tavaf yedi sa’y yaptı. Bir yıl sonra Abdul­lah-ı İlâhî’nin daveti üzerine Simav’a döndü. Ardından İstanbul’u görmek is­tediğini şeyhine arzedince şehrin dinî ve tasavvufî durumunu bildirmesi şar­tıyla kendisine izin verildi. Esasen Ana­dolu’da şöhreti hızla yayılan Abdullah-ı İlâhî de ısrarlı bir şekilde İstanbul’a da­vet ediliyordu. Orta Asya, Hicaz bölgesi ve Anadolu’yu yakından tanıyan Emîr Buhârî’ nin İstanbul’da arayıp bulduğu ilk yer Şeyh Vefa Tekkesi’ydi. Şeyh Ve­fa İle görüşen ve bir süre onun misafiri olan Emîr Buhârî birkaç ay sonra şeyhi­ne Farsça bir beyit gönderdi. Bu beyitte gönül rahatlığından, sevgilinin eteğine yapışmaktan ve bir köşeye çekilmekten söz ediliyordu. Lâmiî Çelebi’nin ifadesi­ne göre Abdullah-i İlâhî bu beyti oku­duktan uzun bir müddet sonra İstan­bul’a geldi. Emîr Buhârrye hilâfet vere­rek ardından Evrenoszâde Ahmed Bey’in daveti üzerine Vardar Yenicesi’ne gitti. 1477’den itibaren irşad faaliyetine baş­layan[461] Emfr Bu-hârî, böylece Nakşibendiyye tarikatını İs­tanbul’da yayan ilk mutasavvıf olma özel­liğini kazanmış bulunuyordu.

Muslihuddin Tavîl, Âbid Çelebi. Bed-reddin Baba gibi birçok sûfî de Abdul­lah-ı İlâhrnin yanında başladıkları sülük­lerini Emîr Buhârî’nin tekkesinde ta­mamlamışlardır. Bu yıllarda Fâtih Camii’nin batısın­da [bugün Fevzipaşa caddesinin Malta ke­siminde Emîrbuhârî sokağında! oturan Emîr Buhârî’nin taliplerinin artması üzerine II. Bayezid bir mescidle dervişler için hücreler yaptırarak burasını Nakşibendî tekkesine dönüştürdü. Mensupları gide­rek çoğalınca daha sonra Ayvansaray ve Edirnekapı’da birer tekke daha açılmış­tır.

Emîr Buhârî vefat edince müridlerin-den Bursa Kaplıca Medresesi müderrisi Hızır Bey Çelebi “Vah Şeyh”, Lâmiî Çele­bi ise “Ey Seyyid Buhârî âh vâh” ifade­lerini tarih düşürmüşlerdir. Abdürrezzak Efendi adlı bir kişi onun hakkında bir menâkıbnâme kaleme almıştır. Lâmiî Çelebi, mürşidinin özellikle üzerin­de durduğu, esasen Nakşibendiyye’nin prensipleri olan konuları şöyle sıralamak­tadır: Sohbet, uzlet, tevekkül, sünnete bağlılık, zikr-İ hafîye devam, az yemek, az konuşmak, az uyumak, şekil ve sure­te önem vermemek, bid’atlardan kaçın­mak, teheccüd namazı kılmak, ibadet­lerde azimet yolunu tercih etmek.

Mecdî, Emfr Buhârî’nin Mevlânâ’ya ait bazı gazelleri şerhettiğini, tasavvufı mu­hitlerde çok yaygın olan dünyayı, âhire-ti, varlığı ve terki terk olarak bilinen dört çeşit terk konusunu işleyen Farsça bey­tin ona ait olduğunu söyler. Hüseyin Vassâf, Risâle-i Hazret-i Sünbül Sinan adlı ese­rin sonunda onun divançesini gördüğü­nü söyleyerek buradan bir şiiri iktibas etmiştir.

Emîr Buhârî’nin, şeyhi Abdullah-ı İlâ­hî1 nin Nakşibendiyye’nin Anadolu’daki ilk büyük temsilcisi olması sebebiyle bu tarikatın silsilesinde önemli bir yeri var­dır. Hatta onun için “pîr-i sânî” unvanı da kullanılmıştır. Nakşibendiyye silsile­si, bu tarikatın Müceddidiyye ve Hâlidiyye kolları Anadolu’ya girene kadar Ubeydullah Ahrâr, Abdullah-ı İlâhî ve Emîr Buhârî şeklinde yürümüş, daha sonra Hâlid el-Bağdâdî ile (ö. 1242/1827) başlayan Nakşibendî- Hâlidî silsilesinin yaygınlaş­masıyla bu silsile terkedilerek Ahrâr’-dan sonra diğer halifesi Muhammed Zâhid ile devam ettirilmiştir.

Emîr Buhârî vefat ettiğinde Fatih’teki tekkenin bahçesine gömülmesini, bura­daki defne ağacının kesilmemesini vasi­yet ederek ima yoluyla kendisine türbe yapılmamasını söylemişse de sonraki yıl­larda ağacın kesilerek orada bir türbe yapılması dervişler arasında bazı sıkıntı­lar meydana getirmiştir. Emîr Buhârî’-den sonra damadı Mahmud Efendi (ö. 938/ 1531) Fatih ve Edirnekapı’daki tek­kelerde şeyhlik görevini sürdürmüştür.

Emîr Buhârî’nin halifelerinden Hekim Çelebi (ö. 974/1566), Fatih Halıcılar’da kendi adıyla anılan bir dergâh açarak İrşad faaliyetini sürdürmüş. Lâmiî Çele­bi de (ö. 938/1531) Bursa’da Nakkaş Ali Tekkesi’nde hizmet etmiştir.

Emîr Ahmed-i Buhârî ile Bursa’da med-fun Emîr Sultan (ö. 833/1429) ve İstan­bul Unkapanında dergâhı olan diğer bir Nakşî şeyhi Ahmed Buhârî (ö. 994/1586) zaman zaman birbirine karıştırılmıştır.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi